RÜYA
Breathe_Fleurie
Norah Dimitre
Devasa bir ordu arkamda duruyordu. Nefesler tutulmuş, etrafa ağır bir sessizlik çökmüştü. Darvell kapısının önünde hazır olda bekleyen askerlerin ağır zırhlarına çarpan kalp atış sesleri dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Ortamdaki gerginlik elle tutulur derecedeydi.
Elerim bana ait değildi, zihnim ve düşüncelerim de öyle… Bana ait olmayan bir bedendeydim. Omuzlarımda ağır bir yük varmış hissiyle eziliyordum sanki. Bana ait olmayan sinirlerim sonuna kadar gerilmişti, kanı çekilmiş ellerimse buz gibi olmuştu.
Günün ilk ışıkları gökyüzünü kaplamaya başladığında gök ada hiç olmadığı kadar soğuktu. Fakat bu uzun sürmeyecekti. Ufukta beliren başka bir ordu her geçen saniye gök adaya yaklaşıyordu ve bu ordu askerlerinin alevle çevrelenmiş bedenleri tüm Planicia’yı kasıp kavuracaktı.
Sağımda Planicia kralı ve onun da sağında veliaht prens duruyordu. Solumda ise…
Onun kim olduğundan emin değildim. Onu daha önce görmüşüm hatta onu çok iyi tanıyormuşum gibi bir hisse kapılmıştım fakat onu daha önce hiç görmemiştim. Buna emindim çünkü kolay unutulmayacak kadar yakışıklı bir çehreye sahipti.
Kendinden emin keskin bakışlarını yaklaşmakta olan orduya dikmişti. Ona baktığımı fark ettiğinde bana döndü. O derin buz mavisi gözlerini bana çevirdiğinde o dik bakışlar yerine yumuşak bakışlarla karşılaşmıştım. Anlaşılan o da şu an içinde olduğum ve bana ait olmayan bu bedenin sahibini tanıyordu.
Bakışları içimde bir şeylerin kıpırdanmasına neden olmuştu. Ona ulaşmak istiyordum sanki ama aramızdaki bir adımlık mesafe bile ona ulaşmak için aşmam gereken engellerden biri değildi. Sanki ona ulaşmak için aşmam gereken mesafeler fiziksel değildi. Kafamın içindeki düşünceler dağ gibi olmuştu. Aşmam gereken şey işte bu dağdı. Ama bunu yapabilmem mümkün müydü? Yolun sonunda karşılaşacağım sonuç beni mutlu edecek miydi? Şu ana dek sürekli arayıp durduğum şey o muydu?
Düşüncelerimi bir kalıba sokmak çok zordu. Özellikle de onunla ilgili olanları.
Nasıl olur da daha önce hiç görmediğim biri içimde bu derece yoğun hisler uyandırabilirdi? O kimdi? Ya da şöyle sormalıyım.
Ben kimdim?
Elimde tuttuğum, soğuk havanın etkisiyle buz gibi olan miğferimi kafama geçirmeden önce parlak metal yüzeyine baktım ve bana ait olmayan o yüzü gördüm. Bu bedenin asıl sahibine ait olan ve benim de aşina olduğum o yüzü.
Onun yüzünü.
Katerina Blacklight’ın yüzünü.
***
“Norah, tatlım! Bugün erken kalkmak istediğini söylememiş miydin?”
Bütün bedenimi saran bir acıyla uyandım. Acı yüzünden bütün bedenim gerilmişti. Aralanmış dudaklarım arasından hızla nefes alıp verirken tek düşünebildiğim gördüğüm rüyaydı, annemin sesi tüm düşüncelerimi bölmeden önce.
“tatlım, uyandın mı?”
Yatağımın yanında duran komodindeki telefonuma uzandım ve saate baktım. Uyku sersemiydim ve rüyanın etkisinde kalan pekmezi akmış beynim yüzünden kafamı toparlayamıyordum. İşte tam da bu yüzden saate baktığımda sekizde başlayacak olan okçuluk eğitimime geç kaldığımı sanarak yataktan fırladım.
Aceleyle üzerimi değiştirip çantamı hazırlamaya koyuldum. Tam ayılamamış olmanın da verdiği kafa karışıklığıyla elime geçen eşyaları çantama tıkmaya başladım. Neredeyse belime uzanan kumral saçlarımı bir hışımla taradım ve ardından örmeye geçtim. Uzun saçlarımı ancak bu şekilde, örerek, muhafaza edebiliyordum. Aksi halde eğitimde kullandığımız yaylara, daha fenası kılıçlara dolanıyordu.
Saçlarımı tamamen ördüm ve çantamı sırtlanıp hızla odamın kapısına yöneldim. Son anda aklıma gelen, aceleyle nereye fırlattığımı bilemediğim telefonumu aramak için geri döndüm. Yatağımın örtüsünü biraz karıştırdım ve sonunda telefonumu buldum. Telefonumu bulduğum gibi aşağı kata koştum.
Dış kapıya vardığımda “anne! Geç kaldım, ben çıkıyorum!” dedim ve kendimi kapıdan dışarı attım. Annem arkamdan saatle ilgili bir şeyler derken kapıyı kapattığım için ne söylediğini anlayamamıştım. Pek umursamamıştım da.
Cervus sokaklarında hızla koşarken muhtemelen hiç işime yaramayacak eşyaları da doldurduğum çantam bir o yana bir bu yana zıplıyor ardından sırtıma çarpıyordu. Bay Butler’ın, antrenörümüz, bir daha geç kalırsam antrenmandan atılacağımla ilgili sözleri kafamın içinde yankılanırken kasabanın dışına çıkan son sokağa girmek için bir köşe daha döndüm. Nefes nefese antrenman sahasına ilerlerken ne kadar geç kaldığımı öğrenmek için saate baktığımda annemin ben kapıdan çıkarken ne demeye çalıştığını ancak o zaman anlamıştım. Saat daha yedi buçuktu. Geç kalmakta üstüme adam tanımazdım fakat bugün yine geç kaldığımı zannederken tam aksine hiç olmadığım kadar erken yola çıkmıştım.
Adımlarımı yavaşlatıp nefesimi düzene sokmaya çalışırken yaklaşık on dakikalık bir yürüyüşün sonunda antrenman sahasına varmıştım. Antrenman sahası yaklaşık elli kişinin rahatça çalışabileceği genişlikteydi. Aynı anda dört kişinin geçebileceği giriş kapısı kasabaya dönüktü. Giriş kapısının solunda geniş bir depo ve depo kapısının her iki yanına, oraya sonradan koyulduğu belli olan yepyeni banklar yerleştirilmişti.
Yine sahanın sol tarafında kalan, depoya bitişik bir revir vardı. Buradaki revir herhangi bir revirden çok daha büyüktü. Burası yüzlerce yıl önce yapılmış Yer ve Gök Ada Savaşlarında temeli atılmış bir asker üssüydü. Daha sonra çıkan iç savaşlarda yaralı askerlerin tedavi edilebilmesi için yataklı bir revire çevrilmiş ve daha sonra da yapı güçlendirmesi yapılarak günümüzdeki halini almış. Antrenmanda yaralanan öğrencilerin Bayan Lupucade tarafından tedavi edildiği ve haftada bir gün hikâye köşesi olarak kullanılan bir revir. Geçmiş zamandan günümüze kadar gelen savaş hatıralarından biri.
Savaş.
Rüyam tekrar aklıma geldiğinde irkildim. Gördüğüm şey bir rüyaydı farkındaydım ama uyandığım anda hissettiğim acı bu gördüğüm şeyin sadece bir rüya olmadığını söylüyordu.
Umarım sadece bir rüyadır diye geçirdim içimden
Umarım hissettiğim acı sadece kötü bir tesadüftür.
Gerçekten de bir tesadüf olabilir miydi? Muhtemelen öyleydi. Gerçekleşme ihtimali neydi ki zaten? Ama rüyamdaki her şey çok gerçekçiydi. Etrafımda olan biten her şey kadar. Bana ait olmayan o bedendeki tüm hisler, tüm duygular hepsi şu an hissettiklerim ve düşüncelerim kadar gerçekçiydi.
Bu düşünceler aklıma o kadar çok aklıma takılmıştı ki antrenman sahasına giriş kapısının karşısına, sahanın öbür ucuna sıralanmış soyunma odalarına varmış olduğumu soyunma odasının kapısına çarpmadan hemen önce fark etmiştim. Fakat bunu fark etmekte geç kalıştım. ”Ah!”
Kafamı çarptığımda düşüncelerim buhar olup uçtu. Sonunda kafamı toparladığımda hemen etrafıma bakındım. Dalgınlıkla kapıya çarptığım için sahadaki birkaç kişinin ilgisi bu tarafa yönelmişti fakat pek umursamadan kendi işlerine döndüler. Daha fazla rezil olmamak adına ben de hiçbir şey olmamış gibi sessizce kendi işime döndüm.
Soyunma odasına girdiğimde çantamı orada bulunan askıya astım ve daha önceden buraya bıraktığım sadağım ve yayımı alarak tekrar sahaya döndüm. Güne atış yaparak başlamak istiyordum.
Atış alanına yönelirken bir yandan da göz ucuyla arkadaşlarımı aramaya başladım. Görünüşe göre herkes çoktan gelmişti. Kimisi antrenmana başlamış kimisi daha ısınma hareketi yapıyordu. Ve işte arkadaşlarım da orada, atış alanındaydılar. Onlar da antrenmana atış yaparak başlamak istemişlerdi anlaşılan.
Gerçi bu düşüncemden çok da emin değildim çünkü atış yapan tek kişi Kate’di ve diğerleri de adeta büyülenmiş gibi onun fırlattığı okların atış tahtasının tam ortasına saplamasını izliyordu. Kate gerçekten de bu işte çok iyiydi. Tıpkı herkes gibi ben de ona imreniyordum. Keşke ben de onun kadar yetenekli olabilseydim.
Onun aksine ben; her yere geç kalan, derslerde uyuyan, ilgi alanı yok denecek kadar dar olan birisiydim. Şu hayatta tek ilgi alanım sayılabilecek şeyler atış ve dövüş eğitimleriydi. Bir gelecek planım yoktu. Ulaşmak istediğim bir hedefim, başarılı olduğum bir ders veya kazanmak istediğim bir akademi yoktu.
Ben sadece düz bendim işte. Fakat o Kate’di. O her konuda yetenekliydi.
Kate elindeki son oku atmak için yayını gerdiği sırada ben de atış alanına varmıştım. Yanlarına geldiğimi ilk fark eden Jordan olmuştu. “Norah, ne zaman geldin? Affedersin seni fark etmemişim.”
“sorun değil. Ben de şimdi gelmiştim.”
Aslında onları ilk fark eden kişi bendim yani yanlarına vardığımda ilk benim selam vermem gerekirdi. Fakat bugün o kadar dalgındım ki bunu düşünememiştim bile.
“gözlerim beni yanıltıyor mu yoksa bugün Norah hayatında ilk kez bir yere erken mi gelmiş?”
Jennifer’ın alaycı sözleri üzerine Kate elindeki yayı germeyi bıraktı ve bize döndü. Jennifer’a karşılık vermek için ağzımı açmama bile fırsat tanımadan araya girdi ve Jen’i hiç duymamış gibi “ah Norah, demek geldin.” Dedi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle elindeki son ok ve yayı bana uzattı. “son atışı sen yapmak ister misin?”
Eğer Kate’i hiç tanımıyor olsaydım şu an yaptığına bir anlam veremezdim. Ama şu son dört yılda onu tanıdığım kadarıyla şunu söyleyebilirim ki, Jennifer’ı bilerek görmezden geliyordu. Çünkü bunu yapmadığı her vakit ortalık çok fena karışıyordu, bu yüzden ben de ona ayak uydurmaya devam edecektim.
Kate’in uzattığı ok ve yayı elime aldığımda Kate daha iyi nişan almam için kenara çekildi ve eliyle atış yapmamı işaret etti. Hala gülümsüyordu fakat kimse o yüzün altındaki öfkeden haberdar değildi. Bu öfkenin ilk sebebi Jennifer’a olan nefretiydi. Kate’in Jen’e karşı olan bu nefreti bizim arkadaşlığımızdan bile öncesine dayanıyordu. İkinci sebep ise daha barizdi. Jen, Kate’in en yakın arkadaşı ile dalga geçmişti ve Jen bunu Kate’i ve beni, sinirlendirmek için özellikle yapıyordu. Fakat bu oyuna düşmeyecektik.
Derin bir nefes aldım. Elimdeki oku yayıma yerleştirdim ve misinayı gerdim. Atış tahtasına odaklandım ve hazır olduğumu hissettiğim anda nefesimi verip atışımı yaptım. Daha doğrusu, yapmaya çalıştım.
Tahtanın ortasını yaklaşık bir parmakla sıyırsan okuma bakarak bıkkın bir nefes verdim. Belle elini omzuma koydu ve beni teselli etmek için “o kadar da kötü bir atış değildi, en azından çok yaklaştın.” Dedi.
“Benim atışlarımdan iyi olduğu kesin.” Luna da beni teselli etmeye çalışıyordu ve bu beni güldürmeye yetmişti. “neden gülüyorsun, dalga geçmiyorum.” Sanki önceden anlaşmış gibi bugün arkadaşlarımın hepsi bana destek oluyordu. Bunu komik bulduğum için değil bu çok hoşuma gittiği için gülmüştüm.
Luna omzuma koyduğu eliyle beni hafifçe sarstı ve “hadi tekrar dene.” Dedi. Benim de henüz pes etmeye niyetim yoktu zaten. Sadağımdan bir ok çektim ve yayıma yerleştirdim. Elimdeki yayın esnerken çıkardığı ses eşliğinde derin bir nefes daha aldım. Tüm odağım karşımdaki atış tahtasının ortasında toplanmıştı, yine o alaycı ses duyulana dek.
O ana dek her şey güzeldi, benim dışımdaki herkes için, fakat üzülerek belirtmeliyim ki şu andan sonra ne Kate ne de Jen için güzel bir gün olmayacaktı.
“Norahcım, okları böyle ziyan etmek yerine şifacılık dersleri almaya başlayabilirsin. Eğer istersen ilkokula yeni başlayan bir tanıdığımla birlikte temel büyücükleri öğrendikleri kursa başlayabilirsin. Benim adımı söylediğinde sana indirim de yaparlar, sonuçta fakir aileni zorlamak istemeyiz değil mi?”
Benimle uğraşmaya devam ediyordu. Ona cevap vermeyeceğimi bilerek yapıyordu bunu. Benim böyle ezebileceğini düşünüyordu fakat ben insanlarla tartışmaktansa onlar yokmuş gibi davranmayı tercih ederdim. Fakat şu an durum biraz daha farklıydı. Benim şifacılık gibi aile soyundan gelen nadir bir yetenekte okçuluktan daha başarılı olacağımı söylüyordu. Fakat bunu övgü olsun diye söylemiyordu tabi ki de, hayatımda üzerine uğraştığım tek şey olan atışlarımı aşağılamak için söylüyordu. En önemlisi de bu alayına ailemi de dâhil etmişti.
“madem o kadar zenginsin babanın parasıyla altına çektiğin lanet arabana binip defolmaya ne dersin?”
Sözlerim üzerine Jennifer’ın kaşları çatıldı ve bana doğru birkaç adım yaklaşarak “dediklerini bir daha tekrar etsene çilli”
Sinirden gözlerim dolmuştu. Boğazımda bir düğüm oluşmuştu ve konuşmama engel oluyordu. Bu halim Jen’in daha da hoşuna gitmişti. Dudağının bir kenarı havaya kalkarken bana doğru birkaç adım daha attı.
O sırada Katerina eliyle Jen’in omzundan tutarak onu durdurdu. “dedi ki; senin maddi durumun bizi, bizimki de seni ilgilendirmez. Ama ben kibar uyarılarda bulunamam bilirsin, o yüzden geri bas.”
Kate’in yüzündeki gülümseme silinmişti. Az önce gülümsemesinin ardına gizlediği öfke gün yüzüne çıkmıştı. Kate’in yüz ifadesi Jen’i bir anlığına da olsa durdurmuştu ama bunun burada bitmeyeceğini tahmin etmiştim zaten.
Jen omzundaki eli silkeler gibi ittirerek “çek şu pis elini. Sen kim olduğunu sanıyorsun da bana emir veriyorsun. Sırf şu çilliyi korumak için kahramanlık yapmana gerek yok yarışmalarda rakibim olman bana denk olduğunu göstermez.”
“Norah’dan özür dile.” Kate’in eli artık Jen’in omzunda değildi ama jen’i durdurmak için aramızda duvar gibi dikiliyordu. “pardon anlayamadım, ne yapacakmışım? Şimdi benden üflesem ağlayacak olan şu arkadaşından özür dilememi mi istiyorsun? Altı üstü gerçekleri söyledim. Bu kadar zoruna gideceğini nereden bilebilirdim.”
Jen kafasını biraz sola eğerek bana döndü ve konuşmaya başladı. “ah yoksa ailenin fakir olması mı seni üzüyor? Üzülme tatlım, baban tıpkı Kate’in babası gibi bize çalışabilir. Bize de ayak işleri yapacak çalışanlar gerekiyordu zaten, bak ne güzel denk geldi işte. Ayrıca Kate’e sorabilirsin, para konusunda da çok cömerdiz.”
Jen bugün susmak nedir bilmiyordu gerçekten. Söylediği son şeyler Kate’in burnundan solumasına neden olmuştu. O kadar korkunç görünüyordu ki Jen’in sadece söylediklerinden pişman olup özür dilemesini bekledim. Ama Jennifer ölecek bile olsa özür dilemezdi.
“Jennifer bu kadar yeter, yoksa şimdi ağlayacaklar.” Dedi diana. Jen ve diana ailelerinin ortaklıkları sayesinde tanışmışlardı. Sürekli birbirlerini görmek zorunda oldukları için arkadaş olmuşlardı fakat eğer bir gün şirketlerden biri iflas edecek olsa asla arkadaş kalamazlardı. Onların ilişkileri statü ve para üzerine kuruluydu.
“bugün gerçekleri söylemek neden insanların zoruna gidiyor? Fakir olmak bu kadar mı kötü? Eğer ağlamanızı önleyecekse size biraz para verebilirim, yanımda biraz nakit olacaktı.”
Kate bir anda öne atıldı ve Jennifer’ın yakasına yapıştı. Dişlerinin arasından hırlar gibi bir sesle “söylediklerini geri al!” dedi.
“ne yapabilirsin ki?”
“seni doğduğuna pişman ederim.”
Jordan olaya müdahale etmek için hemen Kate’in kolundan tuttu ve birkaç adım geri çıkmasına neden oldu. “Kate sakin ol, eğer kavga edersen onun sadece canını yakarsın.” ama Kate onun canını yakmak istemiyordu. Eğer bunu yaparsa Jordan’ın da dediği gibi Jen’e sadece fizikse bir zarar verirdi fakat bu jen’i kesinlikle durdurmazdı. Öbür yandan ise Kate hep istediği o kariyeri ile arasına koca bir duvar örerdi ve Aragons’ a gitme hayali sadece bir hayal olarak kalırdı.
Bunun üzerine Kate biraz sakinleşti ama ne Jen’in üzerine yürüdü ne de Jen’e arkasını döndü. Sadece bekledi. Jennifer’ın özür dilemesini bekledi.
“hadi ama Jordan, bana ne yapabilir ki? Köpeciğini salabilirsin.”
İşte bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Kate’in sabrı aslında çok çabuk tükenirdi ve bugün onunla gurur duyacağım derecede sabırlı davranmıştı fakat Jennifer yine yapacağını yapmıştı. Artık Kate’i, en azından benim tanıdığım kızı, kimse tutamazdı.
Kate tek bir el hareketiyle Jordan’ın kolundan sıyrıldı. Hızla birkaç adım atarak Jennifer’ın tam önüne geldi ve sinirden yumruk şeklini almış sağ elini Jennifer’ın mükemmel burnuna geçirdi. O anda sahada tüm nefesler tutuldu ve tiz bir çığlık sesi tüm alanda yankılandı.
“seni lanet sürtük! Sen ne yaptığını sanıyorsun? Kahretsin, bugün Nic’iğim ilk kez beni ziyarete gelecekti! Lanet olsun!”
Jennifer bir yandan burnundan boşalan kanı durdurmaya çalışıyor bir yandan Kate’e genizden bir sesle lanetler savuruyordu. “bunun bedelini çok ağır ödeyeceksin Blacklight! Seni ve aileni mahvedeceğim.”
Katerina hala Jennifer’ın önünde dikiliyordu ama hala bir şey söylemiyordu. Gözleri kısılmıştı. Çenesi kasılmıştı ve burnundan düzensiz nefesleri alıp verirken omuzları yukarı aşağı hareket ederek onlara eşlik ediyordu. Diana panikle ne yapacağını bilemiyor ve etrafındakilere Jennifer’a yardım etmeleri için bağırıyordu. Diana’ın yardım çığlıkları üzerine birkaç kişi Jen’in başına toplanmaya başladı ve tam o sırada olmasından en çok korktuğum şey gerçekleşti. Bay Butler sahadan içeri girdi ve kalabalığın neden toplandığını anında anladı. Gözleri kısıldı ve yaşlanmanın getirdiği gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar belirginleşti ve tüm sahanın ilgisini çekecek kadar yüksek bir sesle bağırdı.
“Bayan Blacklight!”