İçeriğe geç

İÇ GÜNAHLAR

Bölüm 1 · 11 dk okuma

İÇ GÜNAHLAR

Bölüm 1

I.

I.

Psikolog Teoman Bey'in ofisi, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak bir binanın sakin katındaydı. Bembeyaz duvarlar, ahşap mobilyalar ve loş ışıklar, huzurlu atmosfer görünümü sağlıyordu. Pencereden içeri süzülen güneş ışığı, odadaki raflarda bulunan kitapların altın yaldızlarını parlatıyordu.

Ofisin kapısı ağır ve meşindendi. Kapının üzerinde pirinçten yapılmış zarif bir tabela asılıydı; 'Psikolog Teoman Demirci'. Kapının hemen yanında, 'Lütfen Zili Çalın' yazan küçük bir pirinç levha daha vardı.

Kapı açıldığında, ziyaretçiler kendilerini geniş ve ferah bir odada buluyorlardı. Odanın ortasında, üzerinde yumuşak bir battaniye bulunan büyükçe koltuk vardı.

Odanın duvarları kitaplarla kaplıydı. Raflarda, psikoloji, felsefe, din ve edebiyat gibi çeşitli konularda kitaplar bulunuyordu. Bir köşede, üzerinde dünya haritası ve saat bulunan küçük masa vardı.

Odanın penceresi şehrin parkına bakıyordu. Pencereden, ağaçların tepeleri ve parkta oynayan çocuklar görülebiliyordu.

Psikolog Teoman Bey, ziyaretçilerini kapıda karşılıyor ve onları içeriye alıyordu. Kendisi uzun boylu ve zayıf bir adamdı. Gözlük takıyordu. Nazik bir yüz ifadesine sahipti.

Teoman Bey'in sürekli hastası olan Eylül, odanın köşesinde bulunan, kadife kaplı ve püskülleri solmuş bir koltuğa oturdu. Yıpranmış kot pantolonuyla rengi atmış tişörtü, üzerinde yük gibi duruyordu. Uzun siyah saçları, omuzlarına dökülerek yüzünün bir kısmını gizliyordu. Gözlerinin altı morarmış, yorgunluktan çökmüş gibiydi. Bakışları boş ve dalgındı. Sanki uzaklara dalıyor gibiydi.

Koltuk, odanın loş ışığında gölgeyi andırıyordu. Etrafındaki diğer mobilyalar da eskimiş ve yıpranmıştı. Odanın genel havası kasvetli ve hüzünlüydü.

Eylül, koltuğa otururken derin bir iç çekti. Sanki tüm yorgunluğu ve kederi bu iç çekişte saklıydı. Yüzünde beliren ifade, yaşadığı zorlukların ve acının izlerini taşıyordu.

Gözlerini odanın penceresine çevirdi. Dışarıda sonbahar mevsiminin ilk günleriydi. Yapraklar sararıp dökülmeye başlamıştı. Hava serin ve rüzgarlıydı. Eylül, pencereden dışarıyı izlerken, aklından geçen düşünceler yüzüne yansıyordu.

Belki de geçmişte yaşadığı üzücü olayları düşünüyordu. Belki de geleceğe dair endişeleri vardı. Belki de sadece dinlenmek ve huzur bulmak istiyordu.

Teoman Bey, Eylül'ün karşısındaki koltuğa oturduğunda, odadaki hava bir anda yumuşadı. Gözlerinde şefkat ve anlayış pırıltıları vardı. Sakin ve meltem gibi bir sesle, "Eylül, bugün çocukluğundan bahsetmek ister misin?" diye sordu.

Eylül'ün soluk sesi odada yankılandı. "Bilmiyorum," dedi tereddütlü bir şekilde. "Çok zor." Gözlerini odada gezdirmeye başladı. Duvardaki resimlere, kitap raflarına, pencereden dışarıya baktı. Sanki anılarını toparlamak, o karanlık dehlizlere tekrar adım atmadan önce cesaret toplamak için zamana ihtiyacı vardı.

Teoman Bey onu aceleye getirmedi. Sessizce bekledi. Odadaki saatin tik takları bile saygıyla sessizliğe gömülmüş gibiydi.

Eylül derin bir nefes aldı ve bakışlarını Teoman Bey'e çevirdi. Gözlerinde yaşlar birikiyordu. "Tamam," dedi titreyen bir sesle. "Anlatacağım."

Ardından, endişeli ve gergin bir ses tonuyla, "Bir bardak su alabilir miyim?" diye fısıldadı. Sesi titriyordu, boğazı kurumuş gibiydi. Teoman Bey, bu fısıltıyı duyar duymaz sessizce ayağa kalktı. Masasının üzerinde duran sürahiye uzandı ve kristal bir bardağa soğuk su doldurdu. Bardağı Eylül'e uzatırken nazik bir sesle, "Tabii ki," dedi. "Rahatla, her şey yolunda."

Teoman Bey, Eylül'ün karşısındaki koltuğa geri oturdu. Genç kadının yaşadığı endişeyi ve gerginliği hissedebiliyordu. Ona yardım etmek için elinden geleni yapmaya sonuna kadar hazırdı.

"Susadın mı?" diye sordu Teoman Bey, yumuşak bir tavırla.

Eylül başını salladı. "Evet," dedi. "Sanki boğazım kurumuş gibiydi."

Teoman Bey, "Anlıyorum," dedi. "Bazen duygularımız bedenimiz üzerinde de etki eder. Endişe ve gerginlik, susuzluk hissi yaratabilir."

Teşekkür ederim," dedi Eylül. "Su çok iyi geldi."

Teoman Bey gülümsedi. "Rica ederim," dedi. "Her zaman yanındayım."

Eylül, bardaktaki suyu yudumlarken bakışlarını Teoman Bey'e dikti. Gözlerinde, geçmişin hüzünlü ve kırgın hatıralarıyla dolu derin bir kuyu vardı. Boğuk çıkan sesiyle, "Güzel bir çocukluk geçirdiğim söylenemez," dedi. "Biz üç kardeşiz Teoman Bey. İki oğlan, bir kız. Ben en büyükleriyim. Ama hiçbir zaman evin tek kızı olmanın avantajlarını kullanamadım."

Sesi titredi, sanki o an yaşadığı duygular onu geçmişe çekmiş gibiydi. Teoman Bey ise onu dikkatle dinliyor, her kelimesini anlamaya çalışıyordu.

Eylül devam etti: "Babam beni hep erkek kardeşlerimden daha az önemserdi. Onlar her zaman daha özgürdü, istediklerini yapabiliyorlardı. Ben ise hep evde, anneme yardım etmek zorundaydım. Okuldan sonra eve gelir, yemek yapar, bulaşık yıkardım. Kardeşlerim ise dışarıda oynuyor, eğleniyorlardı."

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Teoman Bey ona bir mendil uzattı ve "Anlıyorum Eylül," dedi. "Yaşadığın zorluklar seni çok üzmüş."

Eylül başını salladı. "Evet," dedi. "Kendimi hep ikinci sınıf bir insan gibi hissettim. Ailem beni hiç sevmedi, değer vermedi."

Teoman Bey, Eylül'ün sözlerini dinlerken içini bir hüzün kapladı. Hiçbir çocuğun böyle bir şey yaşamaması gerektiğini biliyordu.

Anlattığı her kelimeyle, geçmişin karanlık dehlizlerine daha da derine iniyordu. "Babam annemizi gözlerimizin önünde bıçakladı mesela..." dedi. Bunu söylerken parmaklarıyla oynuyor, hıçkırıklar boğazını düğümlüyordu. Sanki o korkunç geceyi tekrar yaşıyormuş gibiydi.

"Sonra, ben bayılana kadar dayak yediğimi de biliyorum..." dedi Eylül, hıçkırıkları arasında. Sesi fısıltıya dönüşmüştü, sanki o an yaşadığı dehşeti tekrar dile getirmeye gücü yetmiyordu.

"Anlıyorum Eylül," dedi Teoman Bey, yumuşak bir sesle. "Yaşadığın şeyler çok zor. Bunları anlatmak için çok cesursun."

Eylül, gözyaşlarını silip anlatmaya devam etti. Sesi titriyor, her kelimeyle birlikte geçmişin karanlık sularına daha da gömülüyordu. "Babamın eve gelmesini hiç istemezdim," dedi boğuk bir sesle. "Eve dönüşü benim için bir kabustu. Geleceği vakit odama çekilir, kapımı kilitlerdim. Hatta bazen bizimle aynı sofraya oturmak bile istemezdi. Yemeklerimi odama getirirdim. Sofrada geçen her saniye bana zulüm gibi gelirdi."

Yaşadığı acıyı tekrar dile getirmeye gücü yetmiyordu. "Hep küfür, hep hakaret... Bir gün olsun huzurlu geçmedi günlerim. En çok da kız olduğum için üzüntü duydum. Oysa bu bir kabahat değildi."

Gözlerinde derin bir hüzün ve kırgınlık vardı. "Keşke ben de erkek olsaydım," dedi. "Belki o zaman babam beni severdi. Belki o zaman bana değer verirdi. Belki o zaman..."

Eylül'ün bu sözleri, Teoman Bey'in kalbini burktu. Bir çocuğun, cinsiyeti yüzünden değersiz hissetmesi ne kadar acıydı.

"Eylül," dedi Teoman Bey, yumuşak bir sesle. "Kız olmak bir kabahat değil. Aksine, bu bir armağan. Sen çok değerli bir insansın ve bunu asla unutmamalısın."

Eylül, Teoman Bey'in sözlerine şaşkınlıkla baktı. Hiç kimse ona böyle bir şey söylememişti. Kız olmanın bir armağan olduğunu ilk defa duyuyordu.

Eylül, Teoman Bey'in karşısında otururken, sessiz bir cesaretle yaşadığı zorlu çocukluğunun hikayesini örmeye devam etti. Sesi sakin ve kontrollüydü. Sanki geçmişin acılarını bir zırh gibi kuşanmış gibiydi. Fakat Teoman Bey, o sakin sesin ardındaki fırtınayı hissedebiliyordu. Eylül'ün gözlerindeki tebessüm, yaşadığı travmaları gizlemek için kullandığı bir maskeden ibaretti.

Anlattıkça, geçmişin karanlık gölgeleri odaya süzülmeye başladı. Yoksulluk, şiddet, ayrımcılık... Hepsi Eylül'ün hayatının birer parçasıydı. Küçük yaşta babasının gölgesinde büyüyen Eylül, annesinin sevgisiyle hayatta kalmaya çalışıyordu. Fakat annesinin de kendi dertleri vardı ve Eylül'e yetecek kadar gücü kalmıyordu.

Eylül, sessizce devam etti: "Maddi durumumuz pek iyi değildi. Babam fabrika işçisiydi, annem ise ev hanımı. Ailemizin geçimini sağlamak için çok çalışıyorduk." Gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı, sanki o zor günlere geri dönmüş gibiydi.

"Tarlalarımız vardı," dedi Eylül. "Onlarla ilgilenmek hepimizin göreviydi. Küçük yaşta tarlalarda çalışmaya başladım. Sabah erken kalkar, güneş batana kadar çalışırdım." Anlatırken, sanki o yorucu günleri tekrar yaşıyordu.

"Zaten yaşadığımız yer küçük bir ilçeydi," Soluklandı. "Tarla ve evden başka bir şey görmedim hiç. Arkadaş çevrem de olmadı. Kendimi hep yalnız hissettim." Gözlerinde derin bir özlem vardı, sanki çocukluğunun kayıp yıllarını arıyordu.

"Evet," dedi Teoman Bey, Eylül'e onay verircesine. "Zor bir çocukluk geçirmişsin."

"Anlatmaya devam etmek ister misin?" diye sordu Teoman Bey.

Eylül başını salladı. "Evet," dedi. "Daha anlatacak çok şeyim var."

Eylül, saçlarını geriye atarak tebessüm etti. Bu tebessüm, hüzünlü anılarının ardında saklanan bir umut ışığı gibiydi. "Zaten izin de vermezlerdi," dedi, sesindeki buruk ifadeyle. "Arkadaşımın olmasına bile müsaade etmediler. Giyeceğim kıyafetleri bile annem seçerdi."

Teoman Bey, Eylül'ün gözlerindeki acıyı görebiliyordu. Ailesinin katı kuralları ve kontrolcü tutumu, onun özgür ruhunu hapsetmişti.

"Ailem için suç işlemeniz şart değil doktor," dedi Eylül. "Onlar istediği gibi davranabilirler, döverler, söverler... Onlar her daim haklıdır..."

O evden kurtulmak, Eylül için takıntı haline gelmişti. Özgürlüğe duyduğu özlem, onu her türlü riski göze almaya itiyordu. "Bir gün söz verdim kendime," dedi kararlı bir sesle. "Dedim ki; "Karşıma ilk çıkan kişiyle evleneceğim." Öyle de oldu."

"Sonra, biri çıktı karşıma," dedi. Gözlerinde karmaşık bir duygu vardı. Sanki o anı tekrar yaşıyor, o adamla tanıştığı günü hatırlamaya çalışıyordu.

"Aile arasında nişan yaptık." Sesi titremeye devam ediyordu. Sanki o nişanın ağırlığı altında eziliyormuş gibi. On sekiz yaşına bile gelmeden, özgürlük umuduyla evlenmeye razı gelmişti.

"Tabii ki düğün için aylarca beklemeyecektim," dedi Eylül, alaycı bir sesle. "On sekizime girmek için günleri sayıyordum." Her saniye ona bir esaretten kurtuluş gibi geliyordu.

Eylül'ün hikayesi, kaderin cilvesini gösteren bir örnekti. Özgürlük için evlenmek isteyen bir kız, kendini başka bir esaretin içinde bulmuştu. Ailesinin baskısından kurtulmak için attığı adım, onu yeni bir belirsizliğe sürüklemişti.

"Peki, o adam nasıldı?" diye sordu Teoman Bey, merakla.

Eylül, derin bir nefes alarak, "Çok iyi biriydi," dedi. Sanki o adamın varlığı onu hala etkiliyormuş gibi. "Beni seviyordu, saygı duyuyordu. Onunla birlikteyken kendimi güvende hissediyordum." Gözlerinde özlem dolu bir ifade belirdi.

"Nihayet o gün geldi," dedi Eylül, sesinde heyecan ve sevinç vardı. "Gece saat on ikiye geliyordu. Arkama bile bakmadan kaçtım o evden..."

Eylül, kaçtıktan sonra yaşadıklarını anlatmaya başladı. "Her şey çok güzeldi," dedi. "Eşim bana karşı nazik ve sevgi doluydu. Özgür olduğum için çok mutluydum." Gözlerinde anlık bir parıltı belirdi, sanki o güzel günleri tekrar yaşıyormuş gibi.

Ailesinin baskısından kurtulmak için evlendiği adam, ona sevgi ve saygıyla yaklaşmıştı. Özgür bir kadın olmanın tadını çıkarıyordu. Kendi ayakları üzerinde duruyor, kendi kararlarını veriyordu.

Eylül'ün sesi birden değişti, alaycı bir ton kazandı. "Fakat," dedi, dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümseme belirdi. "Göründüğü kadar iyi olmadığını anladım." Gözlerinde anlık bir öfke parıltısı belirdi, sanki yaşadığı hayal kırıklığını kelimelerle ifade etmeye çalışıyordu.

"Tam bir narsist çıktı," dedi Eylül, sesinde hüzün ve öfke karışımı bir duygu vardı. "Her şeyin onun istediği gibi olması gerekiyordu. Benim duygularımı ve düşüncelerimi hiç umursamıyordu." Sesi titredi, sanki o an yaşadığı üzüntüyü tekrar yaşıyormuş gibi.

"Büyük bir hayal kırıklığı yaşadım, onunla mutlu bir hayat kurabileceğimi düşünmüştüm. Ama yanılmışım..." Gözlerindeki ışık söndü, yerini derin bir hüzün aldı.

Eylül, gözlerini pencereden dışarı çevirdi. Bakışları uzak ufuklara dalmış gibiydi. Sanki ruhunu yansıtan gökyüzünde, yaşadığı duygusal fırtınanın izlerini arıyordu.

"Ona sık sık, ne kadar hassas olduğumu anlatıyorum," dedi Eylül, sesi kırılgan çıkan bir tonda. Sanki kelimeler, boğazında düğümlenmiş gibi zorla çıkıyordu.

"Umurunda oluyor mu diye soracak olursanız, hiç de olmuyor." Sesinde umutsuzluk ve hayal kırıklığı vardı. Sanki her seferinde duygularını bir duvara çarpmış gibi hissediyordu.

Eylül, pencereden dışarı bakmaya devam etti. Gözlerindeki hüzün, yerini öfkeye bırakmaya başladı. Artık bu duruma sessiz kalmak istemiyordu.

"Bir gün," dedi Eylül, sesinde kararlı bir ifade belirdi. "Bir gün ona haddini bildireceğim. Beni ezmesine izin vermeyeceğim."

Teoman Bey, Eylül'e doğrudan bir soru sordu: "Boşanmayı hiç düşündün mü?"

Eylül'ün kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Sanki Teoman Bey, yasak bir konuya değinmiş gibiydi. "Boşanmak mı?" dedi titreyen bir sesle. "Hayır, asla! Bunu yapamam." Sesi kararlıydı, ancak gözlerindeki endişe, Teoman Bey'in dikkatinden kaçmadı.

Eylül'ün tepkisini anlıyordu. Boşanmak, kolay bir karar değildi. Özellikle, Eylül gibi hassas ve geleneksel bir kadın için... Ailesi ve arkadaşları, boşanmayı asla tasvip etmezlerdi. Toplumun bakış açısı da, Eylül'ü bu kararı almaktan alıkoyuyordu.

Eylül'ün gözlerinde anlık bir hüzün belirdi. "Sevmek," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Sevmek zor bir şey."

"Peki," dedi Teoman Bey nazikçe. "Her şeye rağmen eşini seviyor musun?"

Eylül'ün başı hafifçe sallandı. "Bilmiyorum," dedi. "Belki de seviyorum. Belki de sadece ona acıyorum."

"Sevgi ve nefret," dedi Teoman Bey, düşünceli bir şekilde. "Bazen bu iki duygu birbirine çok karışabilir."

Teoman Bey, belki de haklıydı. Belki de sevgi ve nefret, aynı madalyonun iki yüzüydü.

"Ne yapacağımı bilmiyorum," dedi Eylül, çaresiz bir sesle.

"Zamanla karar verirsin," dedi Teoman Bey. "Kendine ve duygularına zaman tanı."

Seansın sonlarına doğru Eylül'ün içinde bir daralma hissi oluşmaya başladı. Odadaki hava sanki ağırlaşmış, boğucu bir hale gelmişti. Elleri terlemeye başlamış, boğazı kurumuştu. Sanki bir kâbusun içinde sıkışıp kalmış gibi hissediyordu.

"Bitirebilir miyiz?" diye sordu aniden.

Teoman Bey, Eylül'ün halindeki değişimi fark etti. "Bir sorun mu var?" diye sordu endişeyle.

Eylül başını iki yana salladı. "Hayır," dedi, ama sesi pek ikna edici değildi. "Sadece... biraz yorgunum."

Teoman Bey, Eylül'e anlayışla baktı. "Tamam," dedi. "Seansı burada bitirelim. Haftaya görüşmek üzere."

Eylül, Teoman Bey'e teşekkür etti ve odadan çıktı. Sanki, odaya girerken taşıdığı umut ışığı, söner gibi olmuştu.

Saat akşamın beşine yaklaşırken, gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüş, şehrin üzerine kasvetli bir hava çökmüştü. Nemli ve soğuk hava, Eylül'ün ruhuna işleyen bir hüzünle örtüşüyordu. Belki de bu yüzden, fırtınalı havalarda kendini daha iyi hissediyordu. Soğukluk, ruhunu uyuşturuyor, acısını hafifletiyordu.

Eylül, şehrin karmaşasından uzak, tenha bir sokakta yürüyordu. Adımları yorgun, bakışları dalgındı. Rüzgâr, saçlarını yüzüne savuruyor, soğuk damlalar tenine çarpıyordu. Bu soğukluk, sanki ruhuna bir merhem gibi sürülüyordu. Acısını dindiriyor, yorgunluğunu alıyordu.

Bir süre sonra, parkın girişindeki yaşlı çınara takıldı bakışları. Koca gövdesi ve dallarıyla devleri andıran bu ağaç, zamanın ve doğanın izlerini taşıyordu. Eylül, bu çınarda kendini gördü. O da tıpkı bu ağaç gibi, hayatın fırtınalarına göğüs germiş, yara bere içinde kalmıştı.

Derin bir hüzün kapladı Eylül'ün kalbini. Geçmişte yaşadığı travmalar, şu anki mutsuzluğu ve geleceğe dair belirsizlikler kafasını kurcalıyordu. Yaşadığı her şey onu bu hale getirmişti. Mutluluğu unutmuş, hayattan keyif almayı bırakmıştı.

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Kimse fark etmedi. Herkes kendi dünyasındaydı. Eylül ise acısıyla baş başaydı.

Sonunda kalktı ve yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Tek istediği şey yürümek ve düşünmekti.

Sokaklar sessiz ve karanlıktı. Yağmur sonrası ısla

k kaldırımlar, sokak lambalarının ışığında parlıyordu. Eylül, şehrin karanlığına karışarak yürümeye devam etti.

Belki de bir gün her şey düzelir, o da mutlu olurdu.

Kim bilir?

Bölüm sonu

1 yorum