1. BÖLÜM
Lanetli Kız
Ailenizde bir kara leke olarak görülmek nedir, bilir misiniz? Soylarının en değişiği, en göze çarpanı, görünüşünden dolayı en… korkutuc? Pekâlâ, ben bunlara alışmıştım. Kara lekemiydim emin değildim ama onlar için öyle olduğumdan adım kadar emindim. Saçlarım krallıktakiler gibi siyahtı evet ama bazı tutamlarım beyazdı ve yüzümün bazı yerlerinde tenimden daha açık renkte lekeler vardı. İlk başlarda çok ağladım, çok canım yandı ve çok hor görüldüm ama dünyanın adaletsiz bir toprak yığınından ibaret olduğunu yavaş yavaş kavradım; ona göre kendimi şekillendirdim. “Madem en tuhaflarıyım, o zaman öyle olmaya devam ederim,” dedim. Öyle de yaptım.
Diğer kızlar gibi bez bebeklerle oynamak yerine hançerlere merak saldım. Onlar sokakta oynarken ben kasabın camından, etleri bıçaklarla nasıl ince ve profesyonel bir şekilde kestiğine şahit oldum. Annem olacak o aşağılık kadın beni öldürmek için elinden gelen her şeyi yaptı ama nafile. Babam annemle kavga etti; onu dövdü ve “Nasıl böyle bir çocuk doğurursun?” gibi şeyler söyledi. Akrabalarımın hepsi aynı düşünüyordu. “Lanetli,” dediler benim için. “Soyumuzun utanç kaynağı ve tuhaf olanı,” dediler. Sustum.
İçim kan ağlasa da o küçücük yaşımda sustum ve kendi gözlerime, kendi gözlerim olduklarını bilmeme rağmen beyaz bir göz bandı taktım. Ben daha beş yaşındayken ailem bana daha fazla katlanamadı ve beni krala teslim ettiler. Kralın o zamanlar varisi yoktu; eşinin doğurma gibi bir şansı da yoktu artık. Çünkü hizmetkârlarından biri, Krysenya’nın gönderdiği casuslardan biri çıkarak zavallı kadıncağızın hayallerini yıktı. Öğle yemeğine ilaç kattı ve varislerinin olmamasını sağladı. Görevini tamamlayan kadın, topraklarımızdan kaçıp kendi aşağılık ülkesine gidecekken kralın şövalyeleri tarafından yakalandı ve Krysenya’ya bir mesaj olarak kadının kafasını en yüksek dağda kestiler.
Bunları nasıl bildiğimi sorguluyorsanız, şimdiki annem Nocteris’in kraliçesi Diana Frostvale bana her şeyi anlattı. Sanırım her şeyi bilmemin benim hakkım olduğunu düşündü ama bu, benim intikam ateşimi daha çok körükledi. Ben kim miyim?
Ben Nocteris’in sahte denilebilecek tek varisi Aria Frostvale’ım ama geceleri eğlencesine ya da beni parayla tutan adamların söyledikleri kişileri öldürmek için kendini eğitmiş bir suikastçıyım.
Bana giydirilen beyaz, uzun ve saten elbisenin içinde rahatsızca kıpırdandım. Bu korseler asla benim tarzım değildi. Neymiş, vücudu daha iyi göstermek için giydirilmiş… Hah! Erkeklerin kadınları daha çok beğensin diye uydurulan, kadınların vücutlarını istedikleri gibi şekillendirdiklerini sanan bir grup aptalın para tuzağıydı bu. Aynanın karşısına geçtim, görünüşüme sırıttım. Cidden böyle çelimsiz gibi görünen bir vücudun sahibi, aslında krallığın batı kısmındaki yasa dışı iş yapan insanların dillerinden düşmeyen bir suikastçı olabilir miydi? Bu bensem, evet.
Elbisemin askı kayışlarıyla uğraşırken kapı üç kez çalındı — bu, bizim krallığımızdaki bir gelenekti. Eğer soyluysan kapın üç kez çalınırdı. Duruşumu dikleştirdim ve boğazımı temizledim. “Girebilirsin,” dedim soğuk sesimle. Ahşap kapı açıldı; içeri babamın güvendiği muhafızlardan biri olan Sean girdi. Sean benden uzundu, elleri benim ellerimin iki katıydı. Kumral saçlı, siyah gözlü biriydi. Kendimi bildim bileli bu saraydaydı. İlk babası kralın yanında çalışmış, sonra ise yaşlanmış ve bu görevi kralın onayıyla oğluna devretmişti. Sean kapıyı usulca kapattı ve eğildi. “Prenses Aria, hazırsanız aşağıya annenizin hazırladığı çay partisine gidebiliriz,” dedi. Sorgulamadan başımı salladım ve genç muhafızın peşine takıldım. Bu tür işleri sevmesem bile beni büyüten kadını asla kıramazdım. O benim önceliğimdi. Sarayın soğuk ve sıkıcı koridorlarında yürüdük, kapılardan geçtik ve en sonunda arka bahçeye girdik. Sonunda!
Diana — yani üvey annem — elinde kitabıyla oturmuş çayını yudumluyordu. Bahçe benim isteğim üzerine beyaz güllerle donatılmıştı. Ortalama bir bahçeydi ama sarayın en sevdiğim kısımlarındandı. Hem güzel hem de gizli çıkışlar açısından elverişliydi. Diana seslerimizi duymuş olacak ki kitabından yavaşça başını kaldırdı ve beni görünce solgun yüzü aydınlandı. “Ah, minnağım gelmiş!” dedi bana doğru yürürken. Seslenişiyle soğuk kalbim hemen eridi ve elbisemi görmezden gelerek ona koştum. Kırılgan boynuna kollarımı doladım. “Sözümü tutarım, biliyorsun,” dedim yüzümü boynuna gömerken. Diana kollarını bedenime sardı ve siyah saçlarıma bir öpücük kondurdu. “Biliyorum ama vaktinde gelmene sevindim. Seninle konuşmam gereken konular var.” Bunu duyunca kaşlarımı çattım ve ona bakmak için biraz geri çekildim. “Neymiş bu konu?” dedim sesimdeki gerilimi bastırmaya çalışarak. Diana soruma cevap vermedi ve beni masaya yönlendirdi. Sandalyelerden birine yavaşça oturdum ve meraklı gözlerle ona baktım. “Söyleyecek misin?” dedim derin bir nefes alarak. Diana ellerini kucağında kavuşturmadan önce benim gibi oturdu ve kehribar gözlerini kapattı. Siyah saçları yüzünü biraz kapattığı için ifadesini tam göremiyordum. “Baban bana artık büyüdüğünü ve—” Cümlesine devam etmesine izin vermeden böldüm. “Hayır, bir adam bulmuyorum. Hayır, tahta geçmek için hazır değilim ve yine hayır, yeni bir hizmetkâr istemiyorum.” Bakışlarından anlamalıydım böyle bir konu açılacağını.
Ama en azından suikastçı olmam hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Bunları ondan sakladığım için pişmanlık duysam da bu, beni yolumdan alıkoyamazdı. Bana kimse engel olamazdı. Annemin yüzüne, her hafta en az bir kez görmeye alışık olduğum pişmanlık ifadesinin kazınmasını izledim. “Lütfen, minnağım. Artık tahta geçmeli ve birini bulmalısın,” dedi yumuşak bir sesle. Bu konuyu sakince devam ettirirsem daha çok büyüyeceğini anlamıştım.
Aniden ayağa kalktım; sandalyem çimlere sürtündü ve tuhaf bir ses çıkardı. “Hayır, istemiyorum dedim anne,” dedim sahte bir öfkeyle. Bunlar benim için çocuk oyuncağıydı ama ben böyle bir şey istemiyordum. Annemin bulduğu taliplerimin altısının kellesini kesmiş, diğer ikisini zehirlemiş, diğer ikisini ise intihar süsü vererek asmıştım. Yine birini bulursa onu da öldürmekten çekinmezdim. İçini çekti ve başını salladı. Onu bir kez daha bu konuda yendiğim için mutluydum ama belli etmemek için ciddi duruşumu bozmadım.
“Pekâlâ, bu konu bir kez daha kapandı diye varsayıyorum Kraliçe Diana. Şimdi lütfen çaylarımızı içelim,” dedim sakince, bir kez daha yerime otururken.
Çay içmemiz ve eğlenerek sohbet etmemiz neredeyse bir saatimizi almıştı. Bana bir gün birlikte Aetherion’da tatil yapmamızı ve oranın özel tatlılarından bir kez tatmadan ölmememi söyledi. Bu sohbetten mutluydum. Onayladım ve ona en sıcak gülümsememi verdim. Gün her zamanki gibi geçmişti. Yemekler yenildi, sohbetler edildi ve en sonunda iyi geceler denildi.
Ama kimse, prensesin o gece gerçekten birisini sonsuz bir uykuya tereyağından kıl çeker gibi yatıracağını bilmiyordu.
Herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra siyah deri taytımı, belime kadar uzanan korsemi ve içine siyah boğazlı kazağımı giydim. Eldivenlerimi taktım ve hançerlerimi almayı ihmal etmedim; onlar benim gözbebeklerim gibiydi. Saçlarımı toplamak adına beyaz kurdelelerimden birini aldım ve saçımı topuz yaptım. En sonunda ise peçemi sadece gözlerim görünecek şekilde taktım ve pelerinimi giydim. Pelerinin başlığını taktıktan sonra derin bir nefes aldım. Her şeyimi aldıktan sonra odamın içinde bulunan balkon kapısına yürüdüm. Kapıyı açtığımda arka bahçe beni karşıladı. Ay buradan çok güzel ve parlak görünüyordu; ışığı beyaz güllere vurduğunda hafifçe gümüş rengi parlıyordu. Önce korkuluklardan tutunarak duvarın sarmaşık dolu bölümüne atladım ve aşağı kontrollü bir şekilde indim. Arka bahçe hala bıraktığım gibiydi. Hemen arka kapıya doğru gölge gibi ilerledim ve sonunda saraydan çıktım.
Saraydan çıkar çıkmaz sessiz ama hızlı adımlarla çarpık şekilde konumlandırılmış binaların yanlarından geçtim. Şehir şuan uyuyordu. İçimde hem heyecan hem de gerginlik hakimdi. Gergindim çünkü bir kaç aydır bu işleri yapmıyordum. Sadece eşya çalıp bana para veren adamlara veriyordum.
Sonunda küçük ve dışı bakımsız gibi görünen bir kulübeye yaklaştığımda adımlarımı yavaşlattım. Burası krallığın en kırsal alanlarındandı. Burada yaşayan adam, Bay Oliver benim gerçek kimliğimi bilen, beni eğiten ve bana yardım eden tek kişiydi. Öylede kalmalıydı. Eskiden sarayda muhafızmış ama emeklilik yaşı gelince saraydan ayrılmış. Beni kızı gibi gördüğü için aramızdaki bağ kopmamıştı ve saray dışı babam izin verdikçe buluşur, çay içer ve eski günleri hatırlardık.
Ama sonra içimdeki küçük kızın kendini öfkeye ve intikam havuzunda boğuk geriye böyle bir insan bıraktıktıktan sonra ona beni çalıştırmasını teklif etmiştim. Bay Oliver önce benim için endişelenmişti ama yeteneğimi gördüğünde ise bu endişenin saçma olduğunu anlamıştı ve beni çalıştırmaya başlamıştı. Önce onca eğitimden vücudum ağırıdı, yaralar aldım ama sonunda her acının adalet adına döküldüğünü hatırladım, bu bana iyi geliyordu. Geliştikte güçlendim, güçlendikçe ise her konuda kendime yeni şeyler öğretmeye devam ettim. Örneğin en zorlu rakiplerimin vücud hareketlerini ezberleyip kendi dövüş stilim'e kendi tarzımda kattım. Ama o düşmanlara ne olduğunu tahmin edersiniz herhalde. Şimdiki Aria ile o zamanda olsaydım Bay Oliver’ı bu işlere alet etmezdim ve kimliğimi saklamaya devam ederdim. Eski kapı gıcırdayarak açıldı ve ay ışığında içerideki toz tanelerini görmemi sağladı. Yine o yaşlı adam buraları temizlememişti. “Oli ben geldim,” dedim, kapıyı kapatırken. Ses gelmeyince kaşlarımı çattım ve pelerinimin kapşonunu iyice kafama çekerek bacağıma kendim özel olarak diktiğim cepten hançerimi çıkardım. Üst kata küçük ve sessiz adımlar atarken kalbimin sesini duyabiliyordum, çok hızlı atıyordu. Üst kata çıktığımda kapıyı sertçe tekmeleyerek açtım…