İçeriğe geç

Hypnos ve Helenia Aşkı

Bölüm 2 · 2 dk okuma

Hypnos ve Helenia Aşkı

Bölüm 2

Hypnos’a Bakış

Henüz yeni yeni olgunlaşan Hypnos, onu bir defa gören herkesin zihninde silinmez bir yer ediniyordu. Uzun boyu, iri ve kaslı vücudu, içinden adeta mutluluk akan o gözleriyle, bakanın tekrar tekrar görmek istediği henüz yirmi beş yaşındaki bu Afrodisiyas güzeli; Roma’nın o serin akşam rüzgarları eşliğinde kolezyumun devasa gölgeleri arasında sessizce ilerliyordu.

Üzerindeki ince keten tunik, esen rüzgarla birlikte dalgalanırken, Afrodisiyas’ın mermer ocaklarından çıkmış kusursuz bir heykelden farksızdı. Roma aristokratları onun sadece adını fısıldar, İmparatorluğun en nüfuzlu generalleri bile onun yaydığı o tuhaf, büyüleyici enerjinin karşısında diz çökmek isterdi. Ancak Hypnos’un gözlerindeki o mutlak mutluluk ve huzur, Roma’nın entrikalarla dolu, kan kokan sokaklarına ait değildi. Onun ait olduğu tek yer Sallustius Bahçelerinde dolaşan dokunduğu her erkeğin kalbinde fırtınalar koparan, gizemli, tutkulu ve erişilmez bir arzunun tam merkezinde yer alan Helenia’nın kalbi idi. O kalbe ulaşana kadar Hypnos’u ne tür maceralar bekliyordu acaba..?

O akşam, Tiber Nehri'nin kenarında durdu. Suya yansıyan aksine baktı; yüzünde ne bir kibir ne de bir korku vardı. Cebinden, Afrodisiyas’taki evinden kalan son hatırayı, küçük bir mermer parçasını çıkardı. Roma onu bir tutsak gibi zincirlemeye çalışsa da, o rüzgarda savrulan saçları ve zihnindeki özgürlükle her zaman tanrıların bir lütfu olarak kalacaktı.

Arkasından gelen ayak seslerini duyduğunda arkasını dönmedi. Gece fısıldadı, Roma izledi ve Hypnos, sadece bir gülüşüyle koskoca bir imparatorluğun kalbini fethetmek üzere ilk adımını attı.

İşte tam bu noktada, ölümlülerin ve ölümsüzlerin kaderi, gecenin en derin karanlığında şekillenmeye başladı. Çünkü Hypnos, sıradan bir tanrı değildi; o, varoluşun en tatlı tesellisi, en zarif hükümdarıydı.

Onu gören, hisseden ya da sadece adını fısıldayan her canlının ona aşık olması kaçınılmazdı. Hypnos’un varlığı, en sert savaşçıların bile kılıçlarını yere bıraktığı, acıların dindiği o büyülü eşikti. Kanatlarındaki gece yarısı kokusu, değdiği zihinleri sakinleştiren ipeksi dokunuşu ve gözlerinde barındırdığı o sonsuz huzur, tüm dünyayı kendine aşık etmişti. Krallar tahtlarını, şairler dizelerini onun getireceği tek bir anlık rehavet için feda ederdi. O, insanlığa bahşedilmiş en güzel kaçış, bilincin teslim olduğu en tatlı esaretti. Herkes ona, onun sunduğu o kusursuz rüyalar alemine aşıktı.

Ancak her şeyi uyuşturan bu muazzam güç, kendi kalbinin ritmini güzeller güzeli Helenia’ya kaptırdığında işler değişecekti. Roma’nın sıradaki aşkı bu andan itibaren antik dünyanın nehirleri sadece su değil, umut taşımaya başlayacaktı …

Artık o muazzam güç, dünyayı uyuşturarak değil; Helenia’ya olan aşkından aldığı ilhamla, insanlığın kalbine yaşama sevincini üfleyerek hükmedecekti Antik çağın ozanları, bu büyük dönüşümü duvarlara şu sözlerle kazıyacaktı: “Dünyayı uyutan güç, bir kalbin ritminde uyandı.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.