İçeriğe geç

Hurdahane'nin Sihirbazları

Bölüm 3 · 11 dk okuma

Hurdahane'nin Sihirbazları

Bölüm 3

Görev Zamanı

Kargaburun uyandığında kendini Ventil'in şifahanesinde buldu. Bu yer Hurdahane'nin diğer odalarına kıyasla daha "yeşil" gözüküyordu. Her yanı kimisi çok uzaklardan kimisi yakınlardan gelen bitkisel karışımlar, merhemler ve ilaçlarla doluydu. Bazı yerlerde özenle yerleştirilmiş kitapların olduğu raflar vardı. Kargaburun, içerisinin mum ışıklarıyla aydınlandığını, saatin epey bir geç olduğunu fark etti. Karanlık çökmüş ve ay, Büyük Saveraahi'nin göğünde yükselmişti. Oda bu saatte epey sessizdi, içerisi bir kaç yaralı muhafızla ve baygın kişiyle doluydu ve hepsi usul bir uykunun derinliklerinde gibiydi. Kargaburun yattığı yerde doğrulduğunda Ventil sessiz adımlarla Şifahane'ye girmişti. Adamın yüzünde umutsuz ve keder dolu bir ifade vardı ancak bu ifade Kargaburun'un uyandığını görmesiyle yerini şaşkınlığa bıraktı.

"Uyanmışsın, Kargaburun." dedi. "Muhafızlar seni mahzenlerin birinde baygın halde bulmuşlar. Şifahane getirdiklerinde bedenin çok güçten düşmüştü."

"Şu an kendimi iyi hissediyorum" diyen Kargaburun bir an hareketlenme girişiminde bulundu ancak Ventil ona durmasını işaret etti. Kargaburun somurtkan bir ifade takındı. "Hapsettiğimiz bütün ruhlar özgür kaldı, hepsini çok geç olmadan yakalamamız ve yeniden kontrol altına almamız gerek."

Ventil sakinliğini korudu. "Senin dinlenmen gerek Kargaburun. Biz elimizden geleni yapacağız."

Kargaburun tedirgin bakışlarla şifacıya baktı. "Eğer ruhları alabileceğimiz en erken şekilde kontrol altına almazsak kıtanın güvenliği tehlikeye düşer, Karanlık sular gökleri parçalayıp yeryüzüne taşar. bütün saygınlığımızı kaybederiz."

"Kötü şeyler düşünmek yerine bu saldırı hakkında biraz konuşmalıyız." dedi Ventil. "Sence bu cadı kovboylar bizim ruhlarımızdan ne istiyorlardı?"

"Bilmiyorum, bizim şimdiye kadar hiç düşmanımız olmadı, ne amaçladıklarını nereden bilebiliriz ki?"

"Şu anda bilemeyiz elbette, ancak çok geçmeden öğrensek iyi olur. Neyse, Kargaburun. Sen dinlenmene bak, oldukça yorgun gözüküyorsun.

Çok geçmeden Kargaburun yavaşça geri uzandı ve uykuya daldı. Ventil şifahanedeki birkaç kişinin durumunu kontrol etti, çoğu kişi kovboyların ateş büyüleri yüzünden yanık yaraları almıştı, neyse ki durumu vahim olan kimse yoktu. İşin zor olan kısmı daha çok yaralıları ve baygınları Şifahane'ye tahliye etmekti ancak bir şekilde üstesinden gelmeyi başarmışlardı. Ventil, bir zaman sonra şifahaneyi terk etti ve koridor boyunca ilerledi. Hurdahane'nin büyükçe bir penceresinden dışarıyı, yıldızlarla dolup taşan gökyüzünü izlerken düşüncelere daldı. Çok geçmeden Kargaburun görevlere çıkmak isteyecek, huysuzlanacak ve yerinde duramayacaktı. En yakın zamanda görevdeki kişilerin dönmesi gerektiğini biliyordu ancak onların gelişini hızlandırabilmek gibi bir seçenekleri yoktu. Ventil, ruhları toplamak için kendisi göreve çıkmalıydı ve Kargaburun birazcık durup dinlenmeliydi. Hem ruhları hapsetmek, onların peşinden koşmak gerçekten epey yorucu olabiliyordu.

Göreve tek başına çıkamazdı, bu oldukça zor ve zahmetli bir iş olurdu. Ancak toplayıcıların hepsi uzaktaydı. Çok geçmeden aklına Pense geldi. Her ne kadar yeteneksizliğiyle anılıyor olsa da Ventil onun görevlere katılabileceğini düşündü. Büyü yapamıyor olabilirdi ancak yine de işe yarayabilirdi. Yanına kendisi veya Kargaburun gibi başka herhangi bir yetkin kişiyi alması dengeleri çok bozardı ve yeterince geniş bir alana güçlü bir şekilde yayılmalarını engellerdi. Hayır, Kargaburun kendine geldiğinde de kesinlikle farklı yerlerde göreve gitmeleri gerekiyordu. Bu yüzden Pense'nin göreve katılmasının son derece mantıklı olduğunu düşündü.

Ventil'in düşünceleri Hurdahane'nin alt kesimlerinden gelen büyük bir gürültüyle bozuldu. Çıkan kürültü metal bir tencere kapağının yere düştüktens sonra sürekli olarak döne döne hareketsiz kalmasını andırıyordu.

Bu gürültünün kaynağı, çoktan uyuyor olmaları gerekirken bunun yerine muzırlık peşinde koşmayı tercih eden Çilingir'le Bakraçtı. Büyücü Kovboylardan birinin kaçarken düşürdüğü kırmızı renkteki bir halatı bulmuşlar, onu tutup sağa sola savuruyorlardı. Savrulan halat bir anlığına çocukların kontrolünden çıktı ve duvarın kenarındaki devasa çaydanlık istiflerini devirdi. Devrilen çaydanlıklar dört bir yana saçılırken Bakraçla Çilingir halatı da alıp hızlıca oradan kaçtılar. "Sana o şekilde savurmaman gerektiğini söylemiştim!" dedi Çilingir bakraca öfkeli ama alçak bir sesle.

"Hayatında kaç defa bir kovboy halatı kullandın da konuşuyorsun!" diye karşılık verdi Bakraç. Birbirlerine bir yandan sessiz sessiz söyleniyorlar, bir yandan da birlik olmuş şekilde halatı yatakhaneye taşıyorlardı. "Neyse, dua edelim kimse duymamış olsun" dedi bakraç.

Çilingir koşarken onaylar şekilde başını salladı. "Kesin birileri duymuştur ama bizim yaptığımızı bilmeseler yeter"

Çocuklar yatakhaneye parmak uçlarında yürüyerek girdi, kimseyi uyandırmadan halatı kenar köşede bir yere -Hurdahane'de bir eşyayı saklamak en kolay işti- tıkıştırıp uyuyacakları yere geçtiler. Daha çok küçük çocukların ve bazı anne babaların uyuduğu bu yere gelirken kimseye suç üstü yakalanmamayı ve hiçkimseyi uyandırmamayı başarmışlardı.

Ay gökyüzünden çekildiğinde ve söken şafakla birlikte günün ilk ışıkları Büyük Saveraahi'ye vurduğunda ufuk boyunca uzanan büyük bir toz bulutu uzaklarda belirdi. Çıkan kum fırtınası çok geçmeden her şeyi sarıp sarmaladı. Fırtınanın taşıdığı hiddetli esintiler Hurdahane'nin rüzgar çanlarını adeta yerinden koparacaktı. Bazı borular ve metal parçalar rüzgara kapılıp metrelerce öteye savrulurken Hurdahane halkı uzun bir süre boyunca dışarıya bir adım bile atamadı.

Kum fırtınasını şifahanede penceresinden izleyen Ventil, Kargaburun ve bir kaç yetkin kişi daha bir müddet hiçbir şey konuşmadan dışarıya bakmayı sürdürdü. Bir kaç önemsiz konuşmadan sonra Ventil ile Kargaburun şifahanede yalnız kaldı.

"Görevlerinden dönerlerken bu kum fırtınası dileyelim de onlara fazla bir problem çıkarmasın." dedi Ventil.

"Bunun üstesinden gelmeleri gerekir." diye karşılık verdi Kargaburun, huysuz bir ifadeyle.

"Emin misin?" dedi şifacı, yemyeşil gözlerini kısmış şekilde dışarıya bakmayı sürdürdü. Sanki rüzgarda savrulup giden bu kumlarda daha önce hiç görmediği bir şey görmüş gibiydi. İçinde tuhaf hisler oluştu ve şifahanedeki sessizlik, Kargaburun'un da aynı hislere kapılmasına sebep oldu. Şifacı Ventil'in yeşil gözleri, gün ışığında aydınlanan bir çayır gibi pasparlak hale geldi ve yeşil bir ışık saçtı. Aydınlık bakışlarıyla dışarıyı tekrardan gözden geçirdiğinde yüzü korkmuş ve tedirgin bir ifadeye bürünmüştü.

"Ne görüyorsun?" diye sordu Kargaburun.

Şifacı cevap vermedi, tek elini kaldırıp Kargaburun'un yüzüne doğru yaklaştırdı. Bu hareketiyle birlikte Kargaburun'un gözleri de aynı yeşil renge büründü ve parıldamaya başladı. Artık ikisi de dışarıdaki kum fırtınasının içinde gizlenen karanlığı görebiliyor, esintilerin arasında saklanan ruhani fısıltıları duyabiliyordu. Adeta kum fırtınasına bir büyü sıkıştırılmıştı.

"Bu kum fırtınası kendiliğinden oluşmamış, bir güç tarafından oluşturulmuş." dedi Şifacı.

Kargaburun "Hepsi dün yaşananlarla bağlantılı olmalı. Serbest kalan ruhlar çoktan kötülüklerini yeryüzünde hissettirmeye başladılar, daha fazla vakit kaybedemeyiz." Fırtınayı izlemeyi bıraktı ve arkasını dönüp biraz ilerledi. Gözleri tekrardan eski koyu kahverengi tona geçti. "Hızlı davranmaktan başka hiçbir çaremiz yok"

"Fırtına yüksek ihtimalle Haraktepe'nin civarlarından buralara kadar geldi. Ruhların bir kısmı oraya gitmiş olmalı."

"Elbette Haraptepe'nin kontrol edilmesi gerekiyor. Ancak ruhlar her yere gidecekler, tapınakları talan etmemeleri, bütün kasabalarda terör estirmemeleri için hiçbir sebep yok." dedi öfkeli bir tonda. "Harekete geçmeliyiz"

"Fırtınanın dinmesini beklemiyiz" diye karşılık verdi Ventil. "Ve sen, Kargaburun. İyice dinlenip toparlanmalısın. Gözüme hiç iyi gözükmüyorsun, eğer bu dediğime uymazsan durumun çok daha kötüleşecek."

Kargaburun sıkıntıyla iç çekti, içinde bitmek bilmez bir huzursuzluk ve korku vardı. Elinden bir şey gelmiyor olması onu daha da öfkelendiriyordu ve bu duyguları bastırmak gitgide daha da zorlaşıyordu. "Dinlerinim dinlenmesine ancak hem şu anda Hurdahane'de görev yapabilecek kişileri hem de yakında görevden dönecekleri komuta etmem gerekiyor. Senin aklında bir şey var mı?"

"Benim, Hurdahane'den fazla uzak bölgelere gitmem pek doğru olmaz değil mi?"

Kargaburun soğuk bir ifadeyle başını salladı. Hurdahane'de şifacılara her zaman ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Ventil "Çok vakit kaybetmeden Haraptepe'ye doğru yol alsam fena olmaz." dedi. "Orası buraya yakın sayılır."

"Tek başına gidemezsin, yanına yardımcılarından bazılarını alman gerek."

"Onlar burada kalmalı ve yakında görevden döneceklere yardım etmeliler. Ben Pense'yle gideceğim. Tabii kabul ederse."

Pense'nin adını duyduğunda Kargaburun öfkelendi. "O işe yaramaz kızla mı gideceksin gerçekten? Sana sadece ayak bağı olup işini zorlaştırır, demedi deme."

"Şimdiye kadar çoktan onlarca görevde yer alması gerekiyordu." diye karşılık verdi Ventil. "Yaşı geldi geçiyor. Ona arkadan yetişen çok fazla kişi oldu, böyle giderce olmaya da devam edecek."

"Yeteneksiz olması bizim suçumuz değil." diye karşılık verdi Kargaburun. "Sonuçta herkes onunla aynı eğitimden geçiyor, her neyse." bunun hakkında konuşmayı üstelemedi. Ventil kimi isterse yanına almakta özgürdü, çünkü onun yanında göreve giden birine zarar gelmesi -en azından geri döndürülemez bir zarar- neredeyse imkansız gibiydi. Sahip olduğu şifa gücü ve diğer üstün kabiliyetleri onu Hurdahane'de son derece saygın birisine çevirmişti.

Giriş katındaki koridorda bağırış çağırışlar içinde görev dağılımı yapılıyor, insanlar yavaş yavaş temizlemesi gereken kısımlara yönlendiriliyordu. Pense de bu kişilerden biriydi, büyükçe sandıklardan önlükler çıkarılıyor, herkes bir çalı süpürgesi ve benzeri temizlik aleti kapıyordu. Pense iki eliyle kavradığı bir süpürgeyle görevlendirildiği yere doğru ilerleyecekken uzun boylu bir adam yolunu kesti. Pense, yeşil renkli pelerinden bu kişinin Ventil olduğunu anladı.

"Biraz durur musun Pense, senden bir şey isteyeceğim."

Pense bir anda ne diyeceğini bilemedi, elindeki süpürgeyle öylece kalakaldı. "E... evet efendim?"

"Haraptepe'ye araştırma yapmak için gideceğim," dedi Ventil. "Senin de benimle gelmeni istiyorum. Eğer senin için de bir sorun yoksa."

"Efendim," diye heyecanlı bir şekilde konuşmaya başladı Pense. "elbette... elbette ki gelmeyi çok isterim! sizinle göreve çıkmak benim için... Hemen hazırlanacağım."

Ventil gülümseyerek "Seni burada bekliyorum," dedikten sonra kız hızlıca süpürgeyi bir kenara bırakıp hazırlanmak üzere oradan gitti. Yolda Bakraç ve Çilingir ile karşılaştı.

"Pense abla," dedi Bakraç "Ventil hocayı gördün mü?"

Pense oradan hızlıca koşup giderken "Evet, giriş katındaki büyük odada," diyebildi. Pense çok geçmeden koridorlarda ilerleyip ve kapıların arasında kaybolurken Bakraç ve Çilingir, Ventil'i gördü ve ona doğru koştu.

"Ventil Hocam! siz de mi temizlik yapacaksınız?" diye sordu Bakraç hayretler içinde. Elbette ki temizlik yapmayacağını biliyordu ancak bu soruyu sormanın zekice olduğunu düşünmüştü.

Ventil bu soruya gülerek cevap verdi ve sonra "Hayır, birazdan göreve çıkacağım ve benimle gelecek kişileri topluyorum."

"Bilemiyorum çocuklar, sizin burada kalıp temizliğe yar..."

"Çilingirle ben," diyerek sözünü kesti Bakraç. "temizlikte çıkan o toz ve kumdan çok hastalık kapıyoruz! Geçenki temizlikte hastalıktan yataktan çıkamamıştık Ventil Hocam! Eğer sizinle gelirsek emimin daha çok yararımız dokunacaktır."

"Ne zamandır böyle bir görevin hayalini kuruyorduk!" diye lafa karıştı Çilingir. "Lütfen bizi de alın!"

Uzunca bir diretmenin ardından Ventil en sonunda onların da gelebileceğine kanaat getirdi. Bu başarıları onlar için o kadar mutluluk vericiydi ki bunu doyasıya yaşayamadıkları için içleri kıpır kıpır olmuştu. Çocuklar ailelerine ve arkadaşlarına gidip hızlıca haber verdiler -pek çoğu onlarla gurur duyduklarını söyledi- yolculuk için erzaklar alındı ve dayanıklı kıyafetler giyildi. Bütün bu hazırlıklar göz açıp kapayıncaya kadar hızlı bir şekilde olup bitti ve Şifacı Ventil yolculukta kendilerine eşlik edecek olan dev çöl tilkilerinden Şuşu ve Teftef'i aldı. İkiz olan Şuşu ve Teftef, turuncu ve sarı renkte kabarık tüylere, boncuk gözlere ve her çöl tilkisinde olduğu gibi uzun kulaklara sahipti. Uzun kulaklarıyla bedenlerindeki sıcaklığı dengeleyen bu çöl tilkileri, Saveraahi'de boyut bakımından fillere eşdeğer seviyedeydi ve aşırı güçlü hayvanlardı. Hurdahane'de düzenli olarak yetiştirilen ve bakımı özenle yapılan bu tilkiler, Çöllerde seyahat için doğrudan binek olarak da kullanılabildikleri gibi kum kızaklarını çekerek onlarla da yolculuk edilmedisi sağlayabilirlerdi.

Kum kızakları ve kum yelkenleri, rüzgarların da yardımıyla çölde hızlı bir şekilde yolculuk edilmesini sağlardı. Hurdahane'de çok daha farklı yolculuk araçları vardı ama onlar uzak yerlere gitmelerini gerektiren ve daha önemli görevlerde kullanılan araçlar olduğundan kızaklar daha çok tercih edilirdi. Bu kızaklar ve yelkenliler Çoğunlukla vahaların çevresindeki bölgelerde rastlanan ve Saveraahi'ye özgü bir ağaç türü olan Löskabuk ağaçlarından elde edilen odunlardan yapılırdı. Çoğu çöl kabilesi tarafından kutsal kabul edilen bu ağaçlar, genellikle çöl yüzeyine yaydıkları geniş kökleriyle bilinirlerdi ve içlerinde bolca su olurdu.

İkiz tilkiler olan Şuşu ve Teftef'in çekeceği kum yelkeni, zarifçe yapılmış bir tahta kanoyu andırıyordu. Son derece sağlam bir şekilde imar edilmiş bu kum yelkenlisinin yelkeninde, Hurdahane'nin detaylandırılmış bir sembolü resmedilmişti.

Sıcacık rüzgarlarla bir bayrak gibi dalgalanan bu yelkenin gölgesi altında duran Ventil, çocukları beklerken bir yandan da yelkeni kapatmaktaydı. Çok geçmeden Pense Hurdahane'den çıktı ve kum yelkenlisine doğru ilerledi. Onu arkadan Takip eden Bakraç ve Çilingir'in yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Yelkenli'nin yanında toplanan tüm ekip üyeleri yolculuk için hazırdı.

"Çıkacağımız görev," diyerek konuşmaya başladı Ventil. "bizi tam olarak neyin beklediğini bilmediğimiz bir görev olduğu için oldukça dikkatli ve soğukkanlı olmalısınız. Aldığınız dersleri hatırlayın attığınız her adıma dikkat edin. Unutmayın ki siz, Hurdahane'nin iradesini temsil ediyorsunuz. Sözümden çıkmamalı, Gençliğin verdiği fevri duygulardan kurtulmalı ve en sonunda görevinizi layıkıyla yerine getirmelisiniz."

Pense, bir asker edasıyla "Elbette, efendim!" dedi. Sonrasında Bakraç ve Çilingir de ona uydu.

"Haraptepeye doğru yola cıkacağız, orada eski çağlarda yapılmış, çoğu kumlar altında kalmış pek çok tapınak ve türbe bulunur. Tapınak ve türbe gibi yapılar, karanlık ruhların en sevdiği yerlerdir. Ruhlar, özgür kaldıkları anda muhtemelen çok zayıftılar ancak kendilerini güçlendirmenin bir yolunu bulmak için oraya gitmiş olmaları muhtemel."

Çilingir, meraklı bakışlarla "Peki biz oraya gidip ne yapacağız?" diye sordu.

"Görevimiz, Haraptepe'deki tapınakların güvenliğini sağlamak. Bunu yapmak için pek çok farklı yöntem kullanacağız ve siz de bu işte bana yardımcı olacaksınız. Artık yola koyalım. Haraptepe, buraya pek uzak bir yer sayılmaz ancak çölde yol almak her zaman dikkat gerektirir."

Çocukların hepsi bir ağzından "Tamamdır" dedi.

Ventil, Şuşu'ya yerleştirilmiş olan eyere oturdu. Pense de Teftef'e bindi. Bakraç ve Çilingir ise çöl tilkilerine bağlanmış olan kum yelkenine atladı. Yelkenlide oturup bekleyen ikili heyecanlı bir şekilde harekete geçmeyi bekledi. Pek beklemedikleri bir anda, aniden harekete geçen dev tilkiler büyük bir hızda koşmaya başladı. Aniden sarsılıp yelkenin içinde geriye doğru savrulan Çilingir ve Bakraç, sıkıca tutunduları yerden şaşkınlıkla açılmış gözleriyle etrafa bakarken zeminde ilerlemelerini sağlayan tekerlerin gıcırtılarını duydu.

Çok geçmeden çölün içine dalış yaptılar ve bununla birlikte tekerler Yelkenli'nin içine gömüldü ve yelkenli kumda kayarak ilerlemeye başlarken çölü bıçak gibi kesiyor, ardında büyük bir toz bulutu bırakıyordu.

Yelken, Arada sırada sağa sola sendeleyiyordu. Yelkenli'nin üstünde kahkahalarla yol alan Çilingir ve Bakraç hayatlarındaki en eğlenceli deneyimi yaşıyorlardı belki de. Pense ise Teftef'in sırtında gitmekten oldukça mutluydu ve kalbi büyük bir neşeyle doluydu. Ancak yüzünde mutluluktan ziyade dirilmiş bir cesaretin capcanlı ifadesi vardı. Uçsuz bucaksız çölde yol alırlarken Büyük Saveraahi'nin altın ufkuna bakışlarını dikmişti. Gün ışığında alev alev yanan bu ufuklar onu çağırıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.