Yeryüzü kurtulunması gereken hurdalarla doluydu ancak halklar bunları ayıklama konusunda o kadar yavaştı ki onların bu tembelliği yerin ve göğün kirlenmesine, kötü ve karanlık ruhların özgür kalmasına sebep oldu. Bazıları işlerin bir yerde düzeleceğine ve yeryüzünün bu pislikten arınacağına inancı olsa da, halklar bir hurdadan kurtulup yerine kutsal ve güzel bir yadigar edinebilmek için yüzyıllara ihtiyaç duymaya devam etti. İşler kontrol altından çıkmaya ve Saveraahi kıtası kaosa sürüklenmeye başladığında birileri bu duruma el atmaya karar verdi, bunlar Hurdahane'nin bilge kurucularıydı. Onların öğretileri ve büyüleri nesilden nesile aktarıldı ve Hurdahane yapıldığı günden bu yana hiçbir zaman boş kalmadı. Burası için çalışan herkes Büyük Saveraahi'yi gün gibi aydınlatmaya devam etti, ışıkları hiç solmadı.
Pek çok kattan oluşan Hurdahane'nin her bir köşesinde harıl harıl çalışmalar yapılıyordu. Hurdahane'nin alt katında pek çok farklı mahzen vardı. Zindanın yakınlarında bir yerde, Hurdahane'nin alt katındaki mahzenlerden birinde yine tıka basa dolu olduğu için aheste aheste ilerleyen ve ilerledikçe üstündeki yığınlardan kimisi demir kimisi tahta parçalar dökülen bir vagon, daha tünelin girişine varamadan devrilip düşmüştü. Çıkan o korkunç ses Hurdahane'nin karmakarışık duvarlarında yankılandı. Çilingir ile Bakraç tedirgin ifadelerle bir yandan vagonu kaldırmaya bir yandan da sağa sola saçılan zımbırtıları toplamaya çalışıyorlardı. Efendilerinin bunu hiç bilmemesi için dua ettiler yoksa yine öfkeyle bağırıp çağırmaya başlayacak, birlikte geçirdikleri uzun zamandan sonra artık ondan korkmasalar da duyulduğunda rahatsızlık veren o çatlak sesiyle söylenmedik laf bırakmayacaktı. Bu bütün hurdaları tek bir vagona tıkıştırıp sürekli yükleri düşürmeleri daha önce pek çok kez azar yemelerine sebep olmuş olsa da onlar yine de birazcık çocuksu bir inatçılıkla bu yöntemi kullanmaya devam ediyorlardı. Çünkü bu yöntem onlar için daha kolay ve eğlenceliydi, üstelik bu şekilde işlerin daha kolay bittiğini düşünüyorlardı. İşleri ne kadar erken bitirirlerse oyun oynamaya o kadar vakitleri kalıyordu.
Biraz işbirliğiyle ve biraz da güç kullanarak en sonunda Vagonu kaldırmayı başardılar ve her yana saçılan hurdaları tekrardan vagonun içine koydular. Raylarda ağır ağır ilerlemeye devam eden vagon, onlar yola devam ettikçe karanlık ve karmaşık hale gelecek tünelin derinliklerine doğru inerken Bakraç ve Çilingir bir ağızdan tekerleme söylemeye başladı.
"Anahtar, kilit, çıngırak ve kanca"
"Hepsi altındır güneş vurunca"
"Tencere, kapak, sap ve keser"
"Kullanmadığın şeyi bize ver!"
Sesleri, yerin derinliklerindeki bu karmaşık tünellerde yankılanıyordu. Şu anda ilerledikleri bu yer rutubetli ve havasızdı. Yolun kenarlarında, duvarlarda pek çok yığıntı ve istif vardı. Tavanlara halatlarla pek çok demir, alet edevat ve püskül asılmıştı. Belki de buralara bakmakla görevli kişiler olmasaydı her taraf toz ve örümcek ağlarıyla dolu olabilirdi. Artık iyice derinlere inmeye başladıklarında karanlıktan göz gözü görmez hale geldi. Tavanlardan belli belirsiz bir ıslaklıktan kaynaklanan damlama sesleri duyuluyor, bu yerin tenhalığı çocukların içine korku vermeye başlıyordu. Tünelin bu kısmında Bakraç ve Çilingir, ilerleyen vagona bir elleriyle tutunarak dikkatli şekilde onu takip etmeye çalışıyorlar ve birbirleriyle konuşuyorlardı. Bakraç Çilingir'den bir yaş daha büyüktü ve bu da ondan daha cesur olmaya çalışmasına sebep oluyordu. Karanlık artık tek başına onun için korkutucu olmasa da bu ruha kasvet çöktüren yer bütünüyle iç ürpertici olmayı bir şekilde başarıyordu.
"Merak etme!" dedi Bakraç endişeli şekilde mırıldanan Çilingir'e. "Kuytukuyuya gitmemize çok az kaldı. Ondan sonra her şey çok kolay olacak."
Çilingir, "Ayağım sert bir şeye çarptı" diye üzgün bir ifadeyle söylendi. "Buralara neden hiç meşale asmıyorlar ki? Ya gözümüz görmez de raylara sıkışırsak"
"Bunu ben de hep merak ediyorum ama sormaktan çekiniyorum." Bakracın bir an ifadesi değişti. Çilingir gitgide büyüyen bir endişeyle konuşmaya başladı. "Şimdi düşündüm de bizim sülalelerde ya da eskiden burada çalışanlarda ne çok kırığı çıkığı olan var değil mi?" Aklında yüzünün yarısı bandajı olan, bacakları veya kolları kırılmış olduğu için bastonlarla gezen, bir iki parmağı eksilmiş tüm tanıdıkları canlandı ve onların görüntüleriyle içi ürperdi. Sayıları gerçekten de rahatsız edici derecede fazlaydı. "Ya bir gün bizim de bir yerimize bir şey olursa!" dedi endişeli bir sesle. Bakraç öfkelendi. "Ağzını Hayra aç, Çilingir! Senin dediklerinin çoğu toplayıcıydı, onlar bizim gibi bütün gün vagon peşinde koşmuyorlardı ki! Gerçekten önemli işlerle uğraşıyorlardı, kasabaları ve çölü kötü ruhlardan hep onlar kurtardı ve ruhları onlar hapsetti. Eğer bu yolda bir sakatlık yaşamışlarsa da bu kötü bakılmaması gereken bir şey, hem bazıları doğuştan da olabilir. Çok ayıp!"
"Biz neden toplayıcılık yapmıyoruz ki, hem çok daha eğlenceli duruyor" diye söylendi Çilingir. Bakraç omuz silkmekle yetindi. Kendisi de pek çok kez hikayeleri anlatılan o toplayıcılardan biri olmayı hayal ediyordu ancak buna ne zaman sıra geleceğini bilmiyordu ve hiç sıra gelmeyebileceğinden endişeleniyordu. Kargaburun'dan hâlâ çekinmeye devam etmesine sebep olan şey buydu. Eğer gözünden çok düşerse belki de hiçbir zaman bu hayaline kavuşamayacaktı, ömrü boyunca karanlık ve kasvetli tünellerde vagon peşinde koşmak zorunda kalacaktı.
Bakraç ve Çilingir düşünceli düşünceli ilerlerken En sonunda, kuytukuyuya geldiklerinin bir işareti olan ateş ışığını gördüler. Ve tabii bununla beraber gitgide kötü bir koku da burunlarına gelmeye başlamıştı. Her yanına karmaşık hurdalar dizilmiş bir bronz rengindeki kemeri aştıklarında paslanmış demir aletlerle dolu bir yere geldiler. Kuytukuyu denilen bu büyük yerin bir kenarında vagonların yüklerinin boşaltıldığı karanlık ve derin bir boşluk vardı. Bu derin boşluk epeyce büyük bir yarığın içinde doğru uzanıyordu ve orası gelmiş geçmiş pek çok hurdanın eviydi. Bakraç ve Çilingir fazla oyalanmadan vagondaki yükleri çıkarıp bu boşluğa attılar. Ve paslarla dolu bu kasvetli ama en azından Aydınlık yeri terk edip karanlık tünele tekrar daldılar. Geri dönmek daha kolay gibi gözükse de yorgun ve sıkılmış hissediyorlardı.
"Bayır çıkmak çok sıkıcı" diye söylendi Çilingir, Bakraç'ın arkasından ilerlerken onun siyah saçlarının karanlıkla neredeyse bütünleşmekte olduğunu fark etti. Bakraç "Sürekli mızmızlanmasan iyi edersin" dedi ve ondan sonra keskin bir sessizlik yaşandı.
Tünelde ilerleyişleri boyunca ağızlarını bıçak açmadı. Tünelden çıktıklarında diğer pek çok tünele bağlanan yuvarlak bir odaya geldiler. Buradan yukarıya doğru dayanmış uzunca bir tahta merdivenden çıktılar ve nihayet Hurdahane'nin zemin katına ulaştılar ve rahat bir soluk aldılar. Hurdahane, gerçekten de karmakarışık duvarlarıyla, labirentleri hatırlatan koridorları ve kargacık burgacık mahzenleri ve tünelleriyle çok kafa karıştırıyordu. Daha önceden hiç bu yerde bulunmamış bir kişinin kaybolmaması şaşılacak bir iş olurdu herhalde. Neyse ki insanlar buraya pek uğramaz, genelde uzaktan usulca bakınmakla yetinirlerdi. Dışarıda yaşayan kişilerin bu denli büyük ve karışık bir yapıya yaklaşmak veya içine girmek için gerçekten önemli sebepleri olmalıydı.
Bakraç ve Çilingir çömlek ve çuval yığınlarıyla dolu bir odada susuzluklarını giderip dışarıya çıktılar. Hurdahane'nin yakınlarındaki yüksek kumtaşı kayalıklara tırmanmayı ve sonrasında manzarayı izlemeyi severlerdi.
Hava sıcak ve kuruydu, öğlen vakitlerinde yeryüzünü kasıp kavuran güneş batmaya yaklaşırken daha bir şefkatli oluyor, Hurdahane'yi ve ufuklara kadar uzanan kadim çölü turuncuya boyuyordu. Gün batımında sakin bir uğultuyla esen rüzgar, çölün kalbinden ta buralara kadar kum taneleri taşıyordu ve Hurdahane'nin dış duvarlarındaki pek çok çıkıntıya özenle asılmış rüzgar çanlarını tıngırdatıyordu.
"Rüzgarı hissetmek çok güzel ama kum fırtınası olur diye ödüm kopmuyor da değil" dedi Çilingir. rüzgar kahverengi saçlarını dalgalandırıyordu. Bakraç bıkkın bir ifadeye büründü. "Bak, sana dedim. Bir daha kum fırtınası olursa ölürüm de Hurdahane temizliğine katılmam. Sen de gel de şu tünellerden birinde saklanalım, işler bitince tekrar çıkarız."
"Ama Kargaburun kaytardığımızı anlarsa..."
"Bütün gün onlarca bacanın kumunu temizlemekten ya da kapıların, döşemelerin arasına sıkışan kumları süpürmekten iyidir. Aklıma gelince bile sinirlerim tepeme çıkıyor!"
Hurdahane'nin olduğu yer çok daha toprak ve kayalık olsa da çıkan kum fırtınaları bazen Büyük Saveraahi'yi aşıp bu yere ve hatta buranın ötesindeki küçük yerleşkelere ulaşabilecek kadar kudretli olabiliyordu. Böylesine girintili çıkıntılı bir yapının kum fırtınasına kapılması tahmin edildiğinden çok daha zahmetli işler çıkartıyordu. Bakraç ve Çilingir en son gerçekleşen fırtınadan sonraki yapılan büyük çaplı temizlikte bacaları ve boruları tıkayan kumları çıkarmaya çalışırken neredeyse yorgunluktan bayılacaklardı. İkisi de bu kabusa benzeyen anıyı her hatırladıklarında içlerine büyük bir korku dolardı.
Hurdahane'de yemek saati yaklaşıyordu. Bakraç ve Çilingir vakit kaybetmeden oturdukları yerden kalkıp geldikleri yere doğru döndüler. Neredeyse hiç yeşilliğin olmadığı tozlu bir yoldan ilerleyip Hurdahane'nin girişindeki devasa tahta kapıdan içeri daldılar. Güneşin batışıyka turuncuya boyanmış büsbüyük koridorlardan yemekhaneye adımladılar. Burada çalışan pek çok kişi vardı ve bu kişiler kalabalık ailelere mensuptu, bu yüzden yemek yenilen odalar olabildiği kadar büyük ve ferah şekilde yapılmaya çalışılmıştı. Yemekhane, belki de paslı araç gereçlerin yığılmadığı, çanak çömleğin her yanı doldurup tavanlara birbirinden alakasız şeylerin asılmadığı tek odaydı. Yemekhanenin bir köşesinde telaşla çalışan tıknaz bir aşçı ve ona yardımcı olan başka görevliler vardı. Herkes yavaş yavaş uzunca bir yer masasının etrafında toplanıyor, onun çevresine dizilmiş rengarenk minderlere oturuyordu. Kargaburun'u masanın en başında gören Bakraç ve Çilingir, çekingen adımlarla yavaşça her zamanki yerlerine oturdular. Yaşlı adam, gözlerinin bir ucuyla onlara bakıyor, her an bir sorun çıkarabilirlermiş gibi onları süzüyordu. Çok geçmeden bakışları, önüne kibarca ama bir o kadar da hızlı şekilde koyulan bir soğuk içeceğe yöneldi.
Pense, masadaki bazı yaşlı kişilere bakır bir tepside servis yapmaya çalışıyordu. Kalabalıkta birine çarpmamak ve tuttuklarını düşürmemek için oldukça çabalaması gerekiyordu. Böylesine ayak üstü işlerle uğraşıp getir götür yaparken kendisinin yaşıtı olan diğer gençler çoktan toplayıcılık görevlerinde yer edinmeye, çok daha önemli işler yapmaya başlamışlardı. Pense ise eğitime başladığı zamandan beri tek bir büyüyü öğrenememiş, bütün önemli derslerde başarısız olmuştu. Kitaplarını yanından ayırmamasına ve oldukça uysal bir kız olmasına rağmen yeteneksizliği yüzünden Kargaburun ve diğer üstatlar bunu tam olarak dile getirmeseler de onu ümitsiz vaka olarak görüyorlardı. Pense pek belli etmese de günden güne üzülüyordu ve kendine olan inancı azalıyordu belki de.
Herkes sofrada yerini aldığında yemeğe başlandı. Uzun masanın en baş kısımlarında önemli bazı şahsiyetler oturuyordu ve belli konular hakkında kısık sesle konuşuyorlardı. Bazı taraflarda bebeklerine yemek yediren anne ve babalar, bazı taraflarda ise Çilingir ve Bakraçtan daha küçük çocuklar vardı. Pense'nin yaşıtlarından ise kimse yoktu. Görevde olan ve dönmeyen pek çok kişi vardı, işler bazen günler hatta haftalar sürerdi. Bazı önemli görevlerde liderlik yapmak için Kargaburun gibi yüksek mevkiye sahip Hurdahane sihirbazları görev alırdı, tıpkı şimdi olduğu gibi.
"Bir iki güne kalmaz burada olacaklarına eminim Kargaburun." dedi baş köşeye yakın bir yerde oturan adam.
Kargaburun sıkkın bir ifadeye büründü. "Ellerini çabuk tutsalar iyi olur, son zamanlarda Hurdahane'de pek işe yarar elemanlar kalmadı. Belki de uzak yerlerde görevlendirme yaparken kişi sayısında bir ayarlamaya gitmeliyiz."
"Doğru olabilir." diyerek onayladı adam.
Kargaburun başını salladı. "Yakınlarımızdaki kasabalardan ve Çarkova'dan bazı kötü haberler duyuyorum. Çok vakit kaybetmeden odağımızı kendi çevremize yöneltmemizde yarar var"
"Civarımızdakilerin artık kendi işlerini görebilmeleri gerektiğini düşünüyorum, Kargaburun" dedi adam.
Kargaburun kaşlarını birazcık çattı. "Hurdalarını bize getirebilirler ancak yine de işin geri kalanını halletmemiz için burayı terk etmek zorundayız." Kargaburun'un çevresindeki pek çok kişi onaylar şekilde başını salladı. "Üst üste bu kadar yetkin kişiyi uzak yerlere götürmek mantıklı değildi" dedi Şifacı Ventil. Son derece sakin bir ses tonunda konuşuyordu. "Uzak bölgelerde görev alan çoğu kişi yaralı bir şekilde geri dönüyor ve önemli bir süre boyunca başka bir göreve çıkamaz oluyor."
"Tek parça halinde dönebilseler yine iyi" diye lafa karıştı Ventil'in yardımcısı. "Görev yerlerimizın Çarkova'dan Lusahideth Alahareyn'e kadar uzanması işimizi önemli ölçüde zorlaştırmaya başladı."
"Ama tanınırlığımızı da bir o kadar arttırdı." dedi Kargaburun.
Masanın baş köşesindekiler yavaş yavaş konuşmalarını azaltmaya ve karınlarını doyurmaya odaklansa da masanın genelinde hakim olan hararetli konuşmalar devam etmekteydi. Bu uzun sohbetler ve konuşmalar bazen Hurdahane'nin giriş taraflarından ve bazı diğer kesimlerde gelen tuhaf seslerin duyulmasını engelliyordu.
Çilingir ve Bakraç, yemek yemeye pek de meraklı olmayan ama konuşacak ve bildiklerini anlatacak birilerini bulmak için can atan yaşlıca bir adamı merak içinde dinliyorlardı. Pense de yaşlı adamın hemen yanında oturuyordu. Adam daha önce pek çok kez isimlerini duydukları ama kim olduklarını tam olarak bilmedikleri birileri hakkında ilginç hikayeler anlatıyordu.
"Çok eski dönemlerdi. O zamanlarda Büyük Saveraahi Çölü şefkatli kollarıyla bütün bir kıtayı sarmamış, en uzak diyarlara kadar yayılmamıştı. O devirde bütün kıtaya Yüzyıllar boyunca hükmeden kadim bir imparatorluk vardı. İmparator ve ailesi, göklerde süzülen bir kara parçasında kurulmuş olan Arşsaray'dan bütün bir imparatorluğu yönetirdi. Arşsaray'ın gölgesi altında büyüyen İmparatorluk zamanla sınırlarını öyle genişletmişti ki yeryüzü bu güç karşısında titriyordu. Ancak her imparatorluğun bir sonu vardı ve bu sona İmparatorun en küçük kızlarından biri olan Lusahideth Alahareyn'le onun en iyi arkadaşı olan Yepsodith tanık olabilecekti. Onlar İlerleyen yıllarda İmparatorluk yerin derinliklerinden gelen korkunç bir felaketle sarsılıp yerle bir olduğunda Arşsaray'da hayatta kalabilen son kişiler olmuşlardı. Bu yok oluşu atlatıp hayatta kalmayı başaran herkes, yıkılmış imparatorluğun prensesi olan Lusahideth Alahareyn'in kudretine sığınmış, onun önderliğinde yeni bir başlangıcın temellerini atmaya niyetlenmişti. Lusahideth Alahareyn ve dostu Yepsodith, felaketin ardından yeryüzünde beliren yaratıklardan kurtulmak ve halkı hayatta tutmak için canla başla mücadele etmişti. Halklarını ve hatta bütün bir kıtayı tehdit eden bu yaratıkların neredeyse hepsine diz çöktürmeyi başarmışlardı. Yaratıkların sonuncusu ve en güçlüsü olan Çöl Karartan Zerzareth'i durdurabilmek için yola koyulurlarken halk onları gözyaşları ve dualarla uğurladı.
"Zerzareth'le olan çarpışmaları çok uzun sürdü, kara demirden örülü bir zırh gibi pulları olan Zerzareth, yılan gibi uzun bir gövdeye ve devasa akrep kıskaçlarına sahipti. Kırılmaz bir iradeye ve ruhlara korku salan bir kudrete sahip olan bu yaratığa boyun eğdirmek neredeyse imkansız gibi gözüküyordu. Çatışmaları sırasında Zerzareth kara kıskacıyla Lusahideth Alahareyn'i neredeyse öldürecekti. Onu korumak için Yepsodith, çölün derinliklerinde hissettiği bir gücü kendine çekerek uyandırdı. O anda sahip olduğu muazzam kudretle Zerzareth'i büyüledi ve bunu yaparak prensesin hayatını kurtardı. Zerzareth, bu büyünün etkisiyle gün ışığında parıldayan saf bir altına dönüşmeye başladı. Bedeni kaskatı kesildi ve altınlaşan pulları dağılıp parçalandı, çok geçmeden yaratığın bütün bedeni çöl kumları arasında yitip gitti. Kazandıkları..."
İlerleyen dakikalarda dışarıdan belli belirsiz duyulan sesler bir anda büyük bir gürültüye dönüştü ve bu içerideki herkesin bir anda susmasına sebep oldu. Bazıları işkillenmeye ve oturduğu yeri terk edip ne olup bittiğine bakmaya karar verdi. Sonra, nöbetçilerden biri hızlı adımlarla yemekhaneye girdi ve baş köşede oturan Kargaburun'a doğru yöneldi. "Efendim! girişteki bekçiler bayıltılmış, birileri içeri girmiş."
Kargaburun hızlıca ayağı kalkarken masadaki pek çok kişi ortalığı yaygaraya verip kaçışmaya başladı. "Hayır, burada kalın, benim iznim olmadan kimse buradan çıkmayacak. Vida, dışarıyı kontrol et. Ventil, siz burada kalanlara göz kulak olun." Kargaburun bakışlarını nöbetçiye yöneltti. "Muhafızlar ne durumda?"
"Bilmiyorum, durumlarına bakacak vaktim olmadı"
Kargaburun etrafı aramak için yemekhaneyi terk etti. O gittikten çok kısa bir süre sonra koridordan yabancı bir kişinin ayak sesleri gelmeye başladı. Çok geçmeden odanın girişinde hiç de tanıdık olmayan birisi belirdi. Başına kenarları sipsivri olan bir kovboy şapkası takmış, burnundan aşağısını bir örtüyle kapatmış yırtık pelerinli bir şahıstı gelen. Bu kişinin yemekhanenin kapısında belirmesiyle bazıları korkudan bayılmıştı, çocukların ağlama sesleri gitgide şiddetlenmişti. Çilingir ve Bakraç minderlerin arkasına girmiş girişte duran bu yabancıya bakıyorlardı. Pense ise tezgaha bıraktığı kitabını alıp ona sarılmıştı, bakışlarını bir yeni gelen yabancıyla, bir de korkmuş haldeki kalabalık arasında gezdirip duruyordu.
"Siz kim olduğunuzu zannediyorsunuz" dedi Ventil öfkeli ama kontrollü bir sesle girişe doğru ilerlemeye başlarken. Ancak yabancı hızlı adımlarla orayı terk etmeden önce çevreye gri bir toz bulutu yayıldı. Ventil onun kaçmaya çalıştığını düşünüp yemekhaneyi terk ederken içeride gitgide görüşleri kısılan kalabalık birbirine sarılıp destek olmaya çalıştı. Pense, kendisini sorumlu hissederek kalabalığın önünde duruyor, etrafa yayılan toz bulutunun içinden her an birisinin çıkabileceğinden endişeleniyordu. Ancak gelen kişi Şifacı Ventil oldu. Onun geri dönmesiyle üst kattaki kalabalık ise biraz olsun sakinleşmeye başladı, toz bulutu dağılmıştı ve bu Pense'yi önemli ölçüde rahatlatmıştı. Şifacı Ventil, korkudan kendinden geçmiş bazı kişilere yardımcı olmaya çalışıyordu. Çilingir ve Bakraç ise saklandıkları yeri terk etmemişlerdi, en azından şimdilik.
Kargaburun daha fazla vakit kaybetmeden yemekhaneden çıktığında, yerin altından gelen büyük bir sarsıntıyla irkildi. Gelenler her kimse tünellerin olduğu mahzene inmiş olmalıydı. Mahzene inen merdivene doğru ilerliyordu ancak adımları gözlerinin önünden alev alev yanan bir şeridin geçmesiyle kesildi. Kargaburun kenarda yolunu kesen kişiye baktı.
"Büyücü Kovboylar" dedi çok kısık bir sesle.
Pelerinli kovboy, hiçbir şey söylemeden parmaklarını bir silah tutuyormuş gibi Kargaburun'a doğrulttu. Ellerinin ucundan çıkan kızıl ateş adeta bir mermi gibi Kargaburun'a doğru ilerledi. Kargaburun yana doğru atılıp bu ateşten de sıyrılmayı başardı ve çevresine bakındı. Arkasındaki duvar artık işlevini yitirmiş olan onlarca demir boruyla doluydu. Borulardan birine elini doğrulttu, kontrol gücünün etkisiyle boruların uzun ve sağlam bir parçası yerinden çınlama sesleri çıkartarak söküldü ve havada uçmaya başladı. Kargaburun, Demir boruyu kontrolü altına alıp onun benzersiz bir hızda dönmesini sağladı ve onu önünde bir kalkan gibi tuttu. Kovboy tekrardan aynı ateş mermilerini yolladığında bu ateş topu yağmuru demir borunun dönüş hızına kapılarak yitip gitti. Kargaburun en sonunda elini ileriye doğrulttu ve bu hareketiyle birlikte dönen demir parçası, kovboyun üstüne fırladı. Kovboy karnına yediği boruyla duvara yapıştı, aldığı darbeyle baygın düştü. Kargaburun gelenlerin tek bir kişi olmadığını çevreden gelen seslerden rahatlıkla anlayabiliyordu. Tekrardan mahzenlere doğru ilerledi.
Hurdahane'nin her bir yanından tuhaf gürültü sesleri yükseliyordu, şu anda burada bu kovboylarla boy ölçüşebilecek çok az kişi vardı. Pek çok odadan devrilme ve çatışma sesleri duyuluyordu. Direnç gösterebilen çok az kişi vardı ve ellerinden geleni yapmaktan başka çareleri yoktu. Bu çatışma seslerini oldukça iyi duyan Pense, gözleri kitlenmiş bir şekilde kalabalığın önünde beklemekteydi.
Kargaburun korunması gereken en önemli yer olan zindanlara doğru ilerledi. Her daim demir kapılarla, zincirlerle ve kilitilerle dolu olan zindanın girişine baktı. Zincirler parçalanmış, kilitler kırılmış ve demir kapılar devrilmişti. Kargaburun'un bu manzara karşısında gözleri karardı. Zindanlarda, hurdalara hapsetmek zorunda kaldıkları karanlık ve kötücül ruhlar esir tutulurdu. Oradaki onlarca ruhun tamamen yeryüzünden soyutlanmış şekilde yıllarca muhafaza edilmesi için çok uğraşılmıştı. O ruhları yakalamak ve hapsetmek için yapılan ritüeller, verilen savaşlar, harcanan zamanlar, onca emek... Bütün bunları düşünmek Kargaburun'u öfkelendirmeye başladı, hızlıca zindana girdiğinde yine aynı kıyafetleri giymiş olan bir kovboy gördü.
Geç kalmıştı, Kovboyun elini şıklatmasıyla birlikte, zaten çoktan özgür bırakılmış ruhlar dört bir yana büyük bir kargaşayı da beraberlerinde getirerek savrulmaya başladı. Hurdahane onların çıkardığı sarsıntıyla adeta titredi. Çoğu ruh, göz açıp kapayıncaya kadar bu kasvetli hapishaneyi terk etti. Kargaburun, tavandan sürünüp geçen devasa bir kırkayak şeklindeki ruhun hızlıca yol alıp bu mekanı terk ettiğini gördü ve o anda elinden hiçbir şey gelmedi. Bir an şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez hale geldi ve çaresiz hissetti. Sonra elini demir kapıların zincirlerine doğrulttu, zincirler bir anda dalgalanıp yerinden fırladı ve Kargaburun'un etrafında dönmeye başladı. Ruhları yakalayabilmeyi veya zindandaki kovboyu durdurabilmeyi umdu. Ancak kovboy ondan önce davrandı. Kargaburun'un üstüne öyle büyük bir alev dalgası geldi ki yaşlı adam geriye doğru çekilip demir kapıları kendine siper etmek zorunda kaldı. Alevler dindiğinde ve Kargaburun kapıları indirdi ancak bunu yaptığında yaşlı adam Karşısında savaşabileceği bir düşman, hapsedebileceği bir ruh göremedi. Korku ve endişe içinde olduğu yere çöktü. O anda sadece ne kadar yaşlı olduğunu hissetmişti, kalbinin ne kadar cansız attığını, bedeninin ne kadar güçten düştüğünü düşündü. Sonra yere yıkıldı ve gözlerine karanlık bir perde indi, her şey derin bir sessizliğe gömülmeden önce son duydukları kulağa hiç de iç açıcı gelmemişti.