Acı tarif edilemez bir duygu. Belki fiziksel acıyı derinize işlemiş gibi hissedebilirsiniz ama psikolojik acıyı asla hissedemezsiniz. Acı ilk başta sizi zorlar ve uzun bir süre ağlatır. Sonrasında bu ağlayış geçer. Siz de acının geçtiğini zannedersiniz ama geçmemiştir, aksine tüm duygularınıza nüksetmiş ve duygularınızı köreltmiş, algınızı açmıştır. Kalbinizle hareket edemez hale gelirsiniz. Empati duygunuz tamamen yok olur ve hissizleşirsiniz.
Bir daha aynı acıyı yaşamamak sebebiyle hayatınıza giren her yeni kişi için gözlem yeteneğiniz artar. Kendinizden başka kimseye güvenemeyeceğinizi öğrenmiş olursunuz.
“Kaybın için çok üzgünüm Erin.”
“Teşekkür ederim.”
Acı merhamet etmez, merhameti alır.
Acı benden kardeşimi de almıştı.
“Eminim bir kardeş kaybetmek çok zordur.”
Başımı anca önümden kaldırabildim ve biraz olsun Ann'in yüzüne bakarak cevap vermek istedim.
“Evet, öyle.”
Bir süre ikimiz de sessiz kaldıktan sonra elimdeki kitapları havaya kaldırarak “Bunlar için teşekkürler.” dedim ve dükkânın kapısına doğru yöneldim.
“Erin, bir şeye ihtiyacın olursa buradayım.” dedi Ann ben kapıdan çıkarken.
Kendimi hala bomboş hissediyordum. İki haftadır evden çıkmamıştım. Olayları sindirmem gerektiğine karar vermiştim. Normalde hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam ederdim ama bu sefer öyle yapmak istememiştim. Bu bir duygu durumu mu ondan bile emin değildim. Kesinlikle acı vardı derinlerde ama bunun dışa vurumu gözlerimin rastgele yerlere dalmasından ya da kafamda hiçbir düşünce olmamasından değildi. Bu, benim tattığım acı da değildi. Tanıdık değildi.
Biliyorum, eskiden yaşadıklarımızla şimdi yaşadıklarımızı karşılaştırmak ve buna göre kendimizi telkin etmek adil değil. Büyüyoruz, gelişiyoruz. Daha çok yaşayıp daha çok görüyoruz, daha çok öğreniyoruz. Bundan dolayı yıllar önce yaşadığımız duygular bize şimdi yabancı gelebilir. İşte benim için de sıkıntı tam burada başlıyor. Ben o duyguyu nasıl aşabileceğimi biliyorum ama bunu bilmiyorum. Acılar aynı olsa da duygular farklıydı ve bu bana hiç güven vermiyordu.
Yavaştan yağmur yağmaya başlamıştı. Gökten düşen damlaların sesi Arnavut kaldırımlarında duyuluyordu ve beynimde yankılanıyordu.
Pıt. Pıt. Pıt.
Sokaktaki insanlar aceleyle evlerine gitmeye çalışıyorlardı. Vakit yaklaşıyordu ve kimse süvarilerin yeni eğlencesi olmak istemiyordu. Kızıl Meydan’dan geçen herkes yerde kurumuş, kalan son kan izlerine bakıp derin bir nefes verip öyle geçiyordu. Yerde kalan kanları temizlemeye bile tenezzül etmemişlerdi. İnsanlar buradan her geçtiklerinde korksun, yasakları hatırlasın, kayıplarını hatırlasın ve emirlere uysun diyeydi tüm bunlar. Koca bir krallığı korkuyla yönetmek doğru mu bilmiyorum ama işe yaradığı kesindi.
* * *
Pars Zambak'ının önüne geldim. Burası Kızıl Meydan’ın en işlek kulüplerinden biriydi. Kulübün tahta kapılarını araladım ve içeri girdim. Normalde kulübün bu saatte kalabalık olmaması gerekiyordu çünkü vakit yaklaşıyordu. Bu kalabalığın arasında Luke’u bulabilmeyi umdum. İçilen puroların dumanı her yerdeydi ve görüş alanımı kapatıyordu. Kalabalığın içinden birkaç kişiye çarparak barın olduğu yere gittim.
“Luke!” diye bağırdım ama salonda yankılanan kahkahaların yanında sesimin duyulduğunu düşünmüyordum. Bu kalabalıkta onu bulabilmem çok zordu. Ondan dolayı barın arkasındaki kapıdan çıktım ve önüme çıkan merdivenlerden inerek evin önüne geldim.
Evet... Biraz saçma olabilir ama kulübün altındaki dairede yaşıyordum ama burası gerçekten harikaydı. Eskiden ailemle birlikte Miseror'da yaşardım. Şimdi ise 7 yıldır burada yaşıyordum. Bu süre başkenti tanımak için gayet yeterli bir süre. Size buranın nasıl bir yer olduğunu anlatayım. Başkent yaşaması kolay yerlerden biridir. Burada çok fazla aç, işsiz insan var ama aynı zamanda çevre kasabalardan buradaki düklere mal satmaya gelen tüccar da fazla. Eğer burada yaşamak istiyorsanız arkanızı kollayacak birilerinin hayatınızda olması önemli.
Eve geldiğimde az da olsun ıslanmıştım. Odama çıktım ve üzerimdeki şalı ve elimdeki kitapları yatağımın üstüne koydum. Kahverengi korsemin iplerini gevşetmeye başladım. İpler birbirine yapışmıştı. Yaralarım açılmış olmalıydı. Korsenin her bir düğümünü açtığımda daha da rahatlıyordum, bu daha iyi nefes almamı sağlıyordu.
Korsemi ve içine giydiğim beyaz elbiseyi yatağıma koyduktan sonra aynada bir müddet sırtıma baktım. Evet, yaralar hala ordaydı. Neredeyse bir koleksiyoncu edasıyla onları taşıyordum çünkü çok fazlalardı. İşin komik tarafı ise asla kapanmıyorlardı. En ufak darbede tekrar kanamaya başlıyorlardı. Ayrıca giydiğim korseler sırtımı sıktığı için kapanmalarına çok vakit de kalmıyordu.
Tahmin ettiğim gibi korseme ve elbiseme kan bulaşmıştı. Yatağımın kenarında duran kovayı alıp içine biraz su doldurdum ve bir kalıp sabun attım. Korse ve elbiseyi de kovanın içine koydum. Kan lekeleri sabaha kadar geçecekti. Annem ben küçükken su ve sabunun geçirmediği leke olmadığını söylerdi. Onun böyle ufak tefek tavsiyelerinin faydasını gördükçe ona şükrediyordum.
Dolabımdan deri bir pantolon ve balon kollu beyaz gömleklerden birini üzerime geçirdim. Altıma da siyah bağcıklı botlarımı giydim. Bunlar kesinlikle elbise ve korseden daha rahattı.
Bugün belki sabahlayabilirdim. Kafamı boş tutmamam lazımdı. Rastgele bir şeylerle ilgilenmek olanları düşünmememi sağlıyordu. Şu an tek ilgilenebileceğim şey de aldığım kitaplardı. Elimde üç tane kitap vardı. Sadece bir tanesini derinlemesine incelemem sabahı bulurdu.
Mutfağa gittim. Tezgâhta her zamanki gibi dökülmüş kahvelerin izleri kalmıştı ve bir sürü fincan gelişigüzel konulmuştu. Yanımdaki raftan bakır cezvelerden birini aldım, içine su doldurdum. Sonrasında ocağın yanındaki kibritlerden birini tutuşturup ocağı yaktım. Cezveyi ocağa koyduktan sonra içine biraz limon otu attım ve kaynamaya bıraktım. Odama doğru ilerledim, yanıma kısmen ince olabilecek bir battaniye aldım ve kapağı kahverengi olan kitabı elime alıp tekrardan mutfağa gittim. Su kaynamaya başlamış, etrafa limon otunun genzi yakan kokusu dağılmıştı. Tezgâhta duran fincanlardan birini suyla çalkalayıp limon otu çayını döktüm. İçine bir kabuk da tarçın attım ve masaya oturabildim.
Kısmen kraliyeti ilgilendiren şeyler okumak fazlasıyla ilgimi çekiyordu. Çekmeliydi de çünkü onlarla ilgili etrafta dönen dedikodulardan başka hiçbir şey bilmiyorduk. Başkent Vardela’ya geldiğimde çoğu şey hakkında bilgi edinirim zannediyordum ama burada kraliyetle ilgili dönen dedikodular daha saçma ve karmaşıktı. Bunların çoğuna kulak asmamam gerektiğini başkente ilk geldiğimde öğrenmiştim.
“Ne çabuk geldin!”
Luke.
Masadan kalkıp girişe doğru ilerledim.
“Hangi cehennemdeydin, onca kalabalığın arasında seni mi arayayım!” diye bağırdım.
“Greyson’la ufak bir işimiz vardı, ayrıca sakin ol.” dedi. Luke’un bu rahatlığı benim iyice sinirlenmeme sebep oluyordu.
“Vakti geçirebilirdiniz. Ayrıca saate göre üst kat çok kalabalık değil mi?”
“Bugün prens kraliyete geliyor. Ondan dolayı tüm süvariler onu karşılamak için karargâhta. Hiçbir şekilde sıkıntı yaşanmayacak bu gece.” dedi ve kolunu omzuma attı. “Erin... Etrafı biraz daha dikkatli mi gözlemlesen?” dedi gülerek.
“Emin ol etrafa dikkat kesilecek durumda değilim.”
Nerede kalmıştım? Evet, başkentte size destek olacak ve arkanızı kollayacak kişiler varsa hiçbir onlardan başka kimseye ihtiyaç duymazdınız.
“Ee, Greyson nerede?” diye sordum.
Greyson benim bir nevi manevi babam gibidir. Kardeşim Adeline ile başkente geldiğimizde burada geçinmek benim için başlarda zor olurdu. Açıkçası yeri geldiğinde geçinebilmek için hırsızlık gibi yollara başvurduğum olmuştu. Pekâlâ bununla övünmüyorum ama bunun suçlusunun ben olduğumu da tamamen düşünmüyorum. Böyle durumlarda yakalanırdım tabii ki ve beni Greyson kurtarırdı.
İşte benim de başkentte arkamı kollayan Luke ve Greyson'du.
“Yukarıda, kalabalıkla meşgul. Bu gece biraz uzun olacak gibi duruyor.” dedi ve kahverengi meşe kitaplığın yanındaki koltuğa oturdu. Ben de mutfaktaki fincanımı alıp yanına oturdum.
“Prensin tam neden geldiğini anlayamadım. Şu an Miseror’da olması gerekmiyor mu? Oradaki herkesin şu an ona ihtiyacı var.” diye sordum. Miseror’daki insanların çoğu savaştan kaçamıyordu ve kraliyetin desteğine ihtiyaçları vardı.
“Etraftakiler Prens James’in zafer kazandığını söylüyorlardı. Bilmiyorum... Belki Miseror’u işlerine gelecek şekilde bırakıp gelmiş de olabilirler.
“O şerefsizlerin kendi lanet karınlarını tıka basa doldurmaktan başka bir şey yaptıklarını sanmıyorum.” dedim ve fincanımdaki çaydan bir yudum aldım.
Sevgili kralımız son iki yıldır Miseror’a teşrif etmemişti. Onun yerine oğullarını göndermiş, kendisi de rahat, sıcacık sarayında oturmayı yeğlemişti. Miseror’a gönderdiği iki oğulun da ne kadar fayda sağladığı tartışılırdı. Kimse onların anlaşamadığını, herkes birinin kararına diğerinin karşı çıktığını söylerdi.
“Bugün Ann’in yanına gittim.” dedim konuyu değiştirerek. Lendor’ları konuşup gereksiz yere sinir bozmaya lüzum yoktu.
Luke kafasını tam bana doğru çevirerek “Neden bana haber vermedin?” diye sordu.
“Gelmeyeceğini düşündüm.” dedim fincanı ağzıma götürerek. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Luke ve Ann yıllardır aylardır flörtleşiyorlardı ve ikisini bir arada düşünmek sanki bir komedi oyununu izlemek gibiydi. “Yarın tekrar uğrayacağım kitapçıya, istiyorsan gelebilirsin.”
“Gitmeden önce bana haber ver.” dedi ve ayağa kalktı. “Ben yukarı çıkıyorum, Greyson’a yardım edeyim. Sen de gel istersen.”
“Ah, hayır. Dinlenmem lazım.”
Elimdeki fincanı mutfağa götürdükten sonra odama geçtim. Altımdaki deri pantolonu çıkardım ve katlayıp tekrardan dolabıma koydum. Üzerime giydiğim gömlek gerçekten çok rahattı ve çok kısa da değildi, ondan dolayı bu gece bununla yatmaya karar vermiştim.
Camın kenarında duran mumu söndürdüm ve yatağıma yattım.
* * *
Beni derin uykumdan uyandıran gördüğüm öngörü oldu.
Beyaz mermerlerin üzerine altın işlemeleri olan bir hançer düşüyordu. Tek gördüğüm buydu. Normalde öngörülerimi anlamlandırabilirdim fakat bu şu an için anlamsızdı.
Bu gece doğru düzgün uyuyamayacaktım, belliydi. Ben yatağımın yanımda duran kitap yığınından rastgele bir kitap seçip almıştım. Odamın perdesini de sonuna kadar araladım ki odama biraz ışık girsin. Şimdi yatağımdan kalkıp mum yakmak için uğraşamazdım.
Elime aldığım kitabı bitireli yaklaşık iki-üç hafta olmuştu sanırım. Büyüler ve Tılsımlar... Kitabı o kadar derin incelemiştim ki ona rağmen hiçbir şey olmamıştı. O zamanlar neredeyse her gün içimdeki her neyse onu tekrar tekrar çıkartmaya çalışıyordum. Şimdi ise kitabın kapağını bile açmıyordum. Bilmiyorum, belki de son kez denemeliydim.
Sadece son defa. Yapabilirsin Erin.
Tamam ne kadar zor olabilir ki. Bir avcunu hafifçe açtım ve gözlerimi kapadım. Beynimden avuçlarıma kadar uzanan bir ip olduğunu hayal ettim ve gücümün bu ipi bir uçtan bir uca takip ettiğini hayal ettim. Şimdi tek yapmam gereken şey ipteki o gücü görmekti. Bunu nasıl yapacağımı gerçekten bilmiyordum ama elimden geldiğince hayal etmeye çalıştım. Belki de o an ben, Greyson ve Luke hayal görmüştük. Üçümüzün de hayal görmesi mümkün müydü? Belki olabilirdi. Sonuçta kaç hafta buna uğraşmıştım ve hala bir şey olmuyordu.
Ümitsizce gözümü açtım. Derin bir nefes aldım ve o sırada gözlerimi istemsizce kapattım. Sanki iç sesim beni sürekli denemeye itiyormuş gibiydi.
Bu sefer gerçekten son. Yapabilirim.
Oluyordu! Evet, gerçekten hayal ettiğim ipteki gücü girebiliyordum. Küçüktü ama fark edilebilirdi. İpteki yanan kızıl ışıkların avcuma doğru ilerlediğini düşündüm. Evet, tam da olması gereken yere doğru ilerliyorlardı ama bir gariplik vardı. Birisi kulağıma sürekli fısıldıyormuş gibi hissediyordum.
Acı çekeceksin.
Kulağıma gelen sesler gitgide daha yoğunlaşmaya ve dayanılmaz olmaya başladı.
Acı çekeceksin. Acı çekeceksin. Acı çekeceksin. Acı çekeceksin.
Bir müddet sonra seslere dayanamadığım için gözlerimi açmak zorunda kaldım. Etrafıma bakındım ve o sırada kapıda duran Greyson’u gördüm.
“Neredeyse yapıyordun. Biraz daha odaklansan olacak gibiydi.”
“Tuhaf olan bir şeyler var.”
Greyson geldi ve yatağının köşesine oturdu. “Olan şeyler çok boğucu, değil mi?” diye sordu bana.
“Artık hissedemiyorum, düşünemiyorum. Sanırım daha çok günümü kurtarmak derdindeyim.”
“Biliyor musun seni ilk gördüğümde de böyleydin. Dışarıdan çaresiz bir çocuk gibi duruyordun. Günü kurtarma derdinde olan çaresiz bir çocuk... Ama için kök salmak istiyordu. Her geçen gün daha da tutunmak... Korkusuzdun.”
“Keşke şu an da eskisi gibi korkusuz olabilsem.” dedim iç geçirerek.
“Hâlâ öylesin.”
Hayır, öyle falan değildim. Greyson haklı, çocukken çok korkmazdım. Hatta hayatımın çoğunluğunu korkmadan insanlardan ve olaylardan korkmayarak geçirdim ama belki de kız kardeşimin öldürüldüğü gün yıllar sonra korkuyu hissetmiştim. Onun önüne geçmekten korkmuştum, onun öldürülmesinden korkmuştum.
Korkuyu iliklerime kadar hissetmiştim.
İlk defa.
“Şimdi çok dikkatli olmalısın. Yapabildiklerini kimse görmemeli ya da öğrenmemeli. Bir gün başına bir bela alacağını bildiğimden seni elimden geldiğince eğitmeye çalıştım. Senden tek istediğim dikkatli olman.”
Olacağım, her ne kadar ruh gibi gözüksem de duyularım hâlâ açık merak etme.”
“Ama artık uyumazsan duyuların da açık olmayacak.” dedi Greyson gülümseyerek.