Rinji'nin anlatımı:
Gözlerimi açtığım anda uçurumun kenarında uyuyakaldığımı hatırladım, fakat bu tatlı uykum gördüğüm korkunç rüya sayesinde sonlanmıştı.
Tekrar ve tekrar rüyalarımda yer edinen ablam olarak düşündüğüm kişiyi yeniden görmüştüm, ellerindeki kızıl orkestra ile vücudundan akan kan, kırmızının iki farklı tonu ile bambaşka bir kareografi oluşturuyordu adeta, ölümün en büyüleyici, fakat bir o kadar da dehşet verici manzarası karşılamıştı beni.
İsmini bile bilmediğim ablam, ki ben ablam olduğunu düşünüyordum, sadece ölümle veya dehşetle karşılamıyordu beni. Bazen nereden olduğunu bilmediğim bir yerden hızla kaçıyorduk, bazen huzurluca konuşuyorduk, bazen ben olduğum yerde hareket edemezken o benden gittikçe uzaklaşıyordu, ve en acı vericisi ise elinde kızıl orkestra çiçekleri, vücudundaki kan ile bana ölümün en mükemmel manzarasını sergilemesiydi.
Bu rüyalar üstüne fazla düşünmek istemiyordum fakat bu benim için gerekliydi. Yaklaşık 428 yıldır bu evrende yaşıyordum, fakat kendim hakkımda tek bildiğim şey ismimin Rinji olduğuydu. Benim gibi sıradan bir erkek çocuğunun 428 yıl boyunca bu evrende olması hiçte normal değildi...
Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım ve uçurumun kenarında yetişen taze çiçek kokuları beni bu düşüncelerden kurtardı. Gözümü tekrar açtığımda artık düşüncelerim beni eskisi kadar yormuyordu, bu da demek oluyor ki artık stawish şehrine doğru yol almalıyım...
Gözlerimi yanı başımda duran bir kaç harita, mürekkep kutusu ve postacı çantama çevirdim. Onlara doğru yaklaştım ve hepsini özenle içine yerleştirdim. Hemen ardından içerisinde mürekkep kutuları, kalem, bir kaç harita ve bir de para kesesi bulunan postacı çantamı omzuma taktım ve ayağa kalkarak etrafıma bakındım.
Hangi uçurumda olduğumu anlamak uzun sürmedi, etrafında neşeyle açmış çiçekler, altından geçen ince bir nehir ile uçurum kimliğini belli ediyordu. Konumumu anladığım anda bu bölgeyi içeren haritayı elime aldım ve gözlerim bulunduğum uçurumu aramaya başladı.
Şu anki konumumu elimdeki kırmızı raptiye ile işaretledim, hemen ardından stawish şehrine ise siyah olan raptiyeyi yerleştirdim. Bulunduğum yerden stawish şehrine giden yolu izlemek üzere uzun bir yola koyuldum...
▪︎
▪︎
▪︎
Bir kaç saatlik yürüyüşün ardından sonunda stawish'teydim. Uzun yolculuğun ardından derin bir nefes aldım, stawish'in denizlerinin kokusu sadece kapısından bile duyulabilecek kadar güzeldi.
Şehrin merkez kapısına yaklaştım, oldukça ihtişamlı, bir o kadar da zarif bir kapıya sahipti. Ana kapıyı açmak bir mekanik ya da benzeri bir şey aramama rağmen sanırsam ön kapıda buna benzer bir şey yoktu. Arkasında da olabilirdi. Bu da duvara tırmanmam gerektiğini açıklıyordu.
Tam kapıyı biraz daha araştırayım derken maskeleri olan iki muhafız arkamda belirdi ve beni sinir bozucu bir hızla kapıdan uzaklaştırdılar. İznim olmadan bana dokunmalarından hoşlanmamıştım tabii fakat ben de onların şehrine izinsiz girecektim bu konuda bir söz hakkına sahip değildim.
Hiç zaman kaybetmeden beni kapının önünde sorguya çekmeye başladılar, ilk olarak sarışın olan agresif bir şekilde çıkıştı. "Daha fazla ilerlemene izin yok yabancı,"
Sarışın adam tam söze girecekken, bir diğer muhafız onu kesti ve daha nazik bir ton ile konuştu. "Arkadaşımın görgüsüzlüğüne aldırmayın. Sizden tek ricamız, kim olduğunuzu, amacınızı bize açıklamanız. Ayrıca bir tehlike arz etmediğinizi belirlemek amacıyla üzerinizi araştırmalıyız."
Onlara sorgulayıcı bir bakış attım, neden bu kadar şüpheliydi bunlar? Daha önce şehirde bir şey mi yaşanmıştı? İç çektim ve muhafızları daha fazla sinirlendirmeden söze girdim. "Rinji, ismim Rinji. Ben sıradan bir gezginim amacım sadece buraya gelip gezmek," tabii ki de yalan söylemiştim sıradan bir gezgin değildim, 428 yıldır bu dünyada yaşıyordum ve amacım gezmek değil bazı cevaplara kavuşmaktı. "Üstümü aramanıza izin veriyorum fakat, sarışın çocuk bana dokunmayacak."
Kabul ediyorum, çocukça davranmış olabilirdim fakat o agresif adamın bana dokunmasını istemiyordum. Sarışın olan ne kadar sinirlemiş görünse bile laf etmedi, ardından ise diğer muhafız bunu hızla onayladı ve üzerimi aramaya başladı. İlk olarak çantamı karıştırdı, bir şey bulamayınca ceplerime geçti ve diğer yerlerde de bir şey bulamayınca içeri girmem için izin verdiler. Sarışın olan hız kaybetmeden içerideki birilerine komut verdi ve merkez kapı açılmaya başladı.
Tam tahmin ettiğim gibi mekanizma arkadaydı, ki bu oldukça zekiceydi. Yabancıların şehre girmesinden rahatsız olan şehirler olması oldukça normaldi elbet, fakat bu muhafızların bu kadar şüpheci olması çokta normal gelmemişti bana.
Kapı açıldıktan sonra stawish şehrine ilk adımımı attım. Kapı hemen ardımdan kapanmıştı. Ben ise merkez kapının önünde dururken hiç zaman kaybetmeden etrafı incelemeye başladım.
Her yerde, biri bir başkasına ulaşam köprüler vardı, şehrin altı tamamen suyla kaplıydı, insanlar sevimli ve zarif sandallar ile ulaşıma erişiyordu. Merdivenlerin bazıları evlere, bazıları şaraphanelere, bazıları ise farklı dükkanlara ulaşıyordu. Her yerde ateş ile ışıklandırma sağlanmış, fakat daha modern görünmesi için farklı şekillendirmeler kullanılmıştı.
Şehri incelemek ile fazla oyalanmadan şehrin içerisine doğru ilerledim. Oldukça büyük bir yerdi. Bir yerden sonra artık kaldırım taşları durmuş, yerini bütün bir şehre uzanan büyük bir denize bırakmıştı. Buradan daha fazla ilerleyemeyeceğimi anlayınca gözlerimi yanlarımdaki merdivenlere çevirdim.
Hemen yanımdaki merdiven bir çok köprüye açılırken gözüm ilk olarak diğer köprülerden farklı inşa edilmiş olan, en üstte duran, beyaz rengi bir mermere sahip merdivene takıldı. Yanımdaki merdivenden ilerleyip oraya ulaşmak için ilerlemeye başladım.
.
.
.
_______________________________________________________________