İçeriğe geç

Hudut

Bölüm 49 · 4 dk okuma

Hudut

Bölüm 49

Bölüm 49: Ruhun Yaraları

Revirin soğuk ve antiseptik kokulu atmosferinde çıt çıkmıyordu. Askeri tabip, Sinan’ın omzundaki mermi çekirdeğini çıkarmak için müdahale ederken Sinan acıdan dişlerini sıkıyor ama sesini çıkarmıyordu.

Mert ise bir sandalyede oturmuş, sağlık görevlisinin bileklerini temizlemesine izin veriyordu. Kelepçelerin eti yırtıp kemiğe dayandığı yerler alkolle temizlendikçe duman gibi yakıyordu ama Mert acıyı hissetmiyordu bile. Gözleri kapının eşiğine kilitlenmişti. Zihninde sadece Sinan’ın Albay’a anlattığı o cümleler dönüp duruyordu: "Saçlarından tutup üst kattaki odaya sürükledi... Nasıl inlediğini gösterirsin dedi..."

Mert’in yumrukları farkında olmadan yeniden sıkıldı. Bileklerindeki taze sargılardan kan sızmaya başladı.

"Mert Uzman, rahat dur biraz! Sargıyı tutturamıyorum," dedi doktor sitemle.

Mert doktoru duymadı bile. Başını kaldırıp karşıdaki aynada kan içindeki yüzüne baktı. Kendinden nefret ediyordu. Geç kalmıştı. O odaya girdiği anı, Defne’nin yırtık gömleğini ve yüzündeki o ifadenin yarattığı dehşeti asla hafızasından silemeyecekti.

"Abi..." dedi Sinan, omzundaki sargı tamamlanınca güçlükle doğrularak. "Komutanım... İyi olacak değil mi?"

Mert gözlerini aynadan çekmedi. Sesi bir kuyu kadar derinden geldi: "İyi olacak Sinan. Olmak zorunda."

Aynı anlarda Defne kendi odasındaydı. Kapıyı arkasından kilitlemiş, sırtını ahşap kapıya yaslayarak yere kaymıştı. Omuzlarındaki Mert’e ait parkaya daha da sıkı sarıldı. O parkadan yayılan Mert’in kokusu, zihnini toparlamasına yardım eden tek şeydi.

Titreyen elleriyle ayağa kalktı. Aynanın karşısına geçti. Parkayı yavaşça omuzlarından düşürdü. Yırtılmış tişörtü, boynundaki ve omuzlarındaki morluklar, dudağındaki kurumuş kan... Her detay, sığınaktaki o teröristin iğrenç saldırısını yeniden hatırlatıyordu.

Defne banyoya girdi. Suyun sıcaklığını hiçe sayarak duşun altına girdi. Yaşadığı o zorlu anların izlerini silmek istercesine tenini yıkadı. Gözlerinden tek bir damla yaş dökülmedi ama boğazından sessiz, hıçkırıklı nefesler kaçtı. Bir komutan olarak dimdik durmak zorundaydı ama bir kadın olarak ruhunun derinliklerinde ağır bir deprem yaşamıştı.

Duştan çıkıp temiz askeri üniformasını giydi. Sargılı kolunu düzeltip saçlarını sıkıca topladı. Aynadaki yansımasına baktı. Gözlerindeki o sarsılmış kızıllığın yerine yeniden çelik gibi bir bakış yerleştirdi. Parkayı özenle katlayıp yatağının üzerine koydu.

Yarım saat sonra Defne, Albay Veysel’in makam odasının kapısını çaldı.

"Gir!"

Defne içeri girip kusursuz bir asker selamı çaktı. "Üsteğmen Defne Yalçın, tekmil vermek için emrinizdedir Albay’ım."

Albay Veysel masasının arkasından kalktı. Yüzündeki o baba hüznünü gizlemeye çalışsa da gözleri dolmuştu. Defne’nin karşısına geçip durdu. Kadının toparlanmaya çalışan mağrur duruşuna baktı.

"Otur kızım," dedi Albay, sesi oldukça yumuşayarak.

"Sağ olun Albay’ım, ayakta durabilirim," dedi Defne.

Veysel Albay derin bir iç çekti. "Yüzbaşı Barış görevden el çektirildi. Askeri mahkemeye sevk süreci başladı. Hak ettiği cezayı en ağır şekilde alacak, bundan şüphen olmasın."

"Askeri disiplin ve hiyerarşi ne gerektiriyorsa o yapılsın komutanım," dedi Defne, sesinde tek bir duygu belirtisi vermeden.

Albay Veysel bir adım yaklaştı. "Peki sen... Sen nasılsın Defne? "

Defne’nin bakışları bir anlığına dalgalandı. Dudaklarını birbirine bastırdı. "Ben askerim Albay’ım. Görevimin başındayım."

Albay Veysel başını salladı. Kızının ne kadar güçlü ama bir o kadar da yaralı olduğunu biliyordu. "Sana ve time bir hafta idari izin yazıyorum. Karargahta kalıp dinleneceksiniz. Hiçbir operasyona çıkılmayacak."

"Baş üstüne komutanım."

Defne salona geri dönmek üzere Albay’ın odasından çıktı. Koridorda yürürken adımları revirin önünde yavaşladı. Kapı hafifçe aralıktı. İçeride Mert, sırtı kapıya dönük halde bir sandalyede oturuyordu. Bilekleri bembeyaz sargılarla kaplıydı, başı ellerinin arasındaydı.

Defne kapının önünde durdu. İçindeki o travma hâlâ tazeydi ama Mert’in o çökmüş, kendini suçlayan halini görmek yüreğini sızlattı.

Bir adım içeri attı. Ayak sesini duyan Mert anında başını kaldırdı. Göz göze geldiler.

Mert hemen ayağa kalktı ama Defne’nin koyduğu o dokunma sınırını hatırlayarak olduğu yerde çakılı kaldı. Gözlerinde derin bir pişmanlık ve katıksız bir sevgi vardı.

"Parka için teşekkür ederim Korkmaz," dedi Defne, sesi alçak ama sıcacık bir tonla.

Mert yutkundu. Bakışlarını Defne’nin temizlenmiş ama hâlâ morluklar taşıyan yüzünde gezdirdi. "Teşekkür edilecek bir şey yok komutanım. Ben... Ben görevimi yapamadım."

"Saçmalama," dedi Defne, bir adım yaklaşarak ama aralarındaki o güvenli mesafeyi koruyarak. "Sen olmasaydın ben de, tim de o cehennemden çıkamazdık. Kendini suçlamayı bırak."

Mert başını öne eğdi. "O odaya girdiğimde... O adamın sana yaptıklarını gördüğümde..." Sesi kırıldı, devam edemedi. Yumruklarını yırtılan sargılarına rağmen sıktı.

Defne Mert’in bu halini görünce dayanamadı. Az önce zihninde ördüğü o duvarlar, Mert’in bu katıksız ve dürüst kederi karşısında eridi. Sağ elini yavaşça uzattı. Bu kez çekinmedi. Parmaklarını Mert’in kanlı ve sargılı bileğinin üzerine hafifçe koydu.

Mert, Defne’nin o narin dokunuşunu hissettiği an donakaldı. Başını kaldırıp şaşkınlıkla kadının gözlerine baktı.

"Geçti Korkmaz," dedi Defne, fısıltıyla. Dokunuşu Mert’in içindeki bütün o yangını söndürecek kadar yumuşaktı. "Biz hayattayız. Ve sen yine benim arkamdaydın."

İkisinin de ruhundaki yaralar derindi ama o küçücük temas, karanlığın içinde yeniden yakılan ilk kıvılcım oldu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.