Elimde bana ait olan kan örneğini mikroskoba dikkatli bir şekilde yerleştirip ayarlardan yakınlaştırarak küçük delikten bakmaya başladım. Kan örneği olduğundan koyu bir renge sahipti. Yine de uzun süren bir inceleme sonucunda hiçbir şeye denk gelmedim. Sanki görünüş olarak sorunlu bir kan gibi olsa da sağlıklı kan hücrelerine sahipti. Hiçbir hastalık belirtisi yoktu. Bu beni korkutuyordu çünkü proje için başlattığım deneyin sonuçlarında şekil değiştirebilen bir yapıda olduğu söylenmişti. Gözlerimi mikroskoptan çekip düşünmeye devam ettim.
Eğer bu doğruysa beni ayakta tutan virüsün kendi amacı da doğrultusu da yanlıştı. İçimde başıboş hücrelerin dolaştığına inanamıyorum. Şuan hayattaysam bu nasıl olmuştu? Deneyde kullanılan -güya- panzehrin insan bedenine etkisi yok muydu? Aslında bunu garipsememem gerek. Panzehrin kontrolünü ben yapacaktım ki şansa bak! Yaşayarak ve görerek çöp gibi buluş olduğunu söyleyebilirim. Yine de benim kan hücrelerim ve projede çekilen görüntüler bir değildi. Her ortama uyum sağlayabiliyorsa benim bedenime de uyum sağlayabileceği anlamına geliyordu. Taklitten uyum sağlama onlara göre bir işti.
Yine de bu zordu benim için. gerçekten mi uyum sağlıyorlardı yoksa beni mi kandırıyorlar bunu ayırt edemem. Belirli özellikleri yerine getiremeyeceği virüsün bunu yapmış gibi gösterip ortadan sıvışmasını sağlayabilir. Tabi üstüne de vücudumun dengesini bozabilirdi. Yine de şuan kendimi kötü hissetmiyorum. Gece gündüz ortalığı toplayıp yorgun ve bitkin olmam dışında bir rahatsızlığım yoktu. Hatta şimdi fark ettim hiç açlık belirtisi bile göstermedim. Belki stresten yemek yemeyi unutmuş olabilirim. Bunu bilemeyiz ama yine de ihtimaller arasına girebilir.
Daha fazla gözlerimi yormak istemediğim için mikroskoptan uzaklaşıp rahatlamak adına laboratuvardan çıkıp mutfağa doğru yol aldım. Kafam derin düşünceler yüzünden allak bullak olmuştu. Koridordan geçip mutfağa girdiğim gibi durdum. Anlık ne yemem gerek diye düşünürken buzdolabına yönelip siyah renkli buzdolabının beyaz kulpunu tutup çektim. Çok fazla bir şey yoktu şahsen. Ama bu yemek yapabileceğim anlamına gelmiyordu. Buzdolabının boş olması sinirimi bozarken sakince kapağını kapattım.
Arka cebimdeki telefonu çıkarıp bar sandalyesine oturduğum gibi internetten yemek siparişi verdim. İki kişilik olmasına dikkat ettim belki kardeşim de benim gibi açtır ve stresten unutmuş olabilir. Şahsen ben bu durumdaysam kardeşim benden fena bir durumda olması muhtemeldi.
Dış kapının açılma sesini duyduğumda kardeşimin geldiğini anladım. Nede olsa yerimi bulacağı için ses vermedim ve bar sandalyesinden kalkıp cam duvara yaklaştım. Dışarının ağaçlık manzarasına ve komşulardan uzak bir mekanda olmasının fırsatını bilerek almıştım burayı.. iyi ki almışım. Ayak seslerinin buraya geldiğini duyduğumda arkama bakmadım. Şahsen kılımı bile kıpırdatmaya üşeniyordum konu kardeşim olduğunda. Ne var ki seviyordum kardeşimi. Nasıl olduğunu bilmediğim bir samimiyetle.
"Demek buradaydın." dediğinde umursamadan arkama dönüp ne halde olduğuna baktım.
Üstünde eski bir dizinin izi çıkmış eşofman ve siyah rengi çıkmış tişört giymiş olduğunu fark ettiğimde kaşlarım şaşkınlıktan havaya kalkmıştı. Elindeki malzeme dolu poşeti masaya koyup yanıma geldi. Yüzünde birikmiş terleri elinin tersiyle silerken ter kokusu burnuma kadar ulaştı. Çok yorulmuş görünüyordu. Esmer teninde terden parlayan kol kaslarının zorlandığı belliydi.
"Senin bu halin ne? Neren üstünü değiştirdin?" dediğimde elini alnından çekip baygın bakışları bana değdi. Sonra boş verip James de benim gibi cam duvara bakarak soruma karşılık verdi.
"Eve uğramam gerekti. Nede olsa cesedin vücudunu testereyse sen doğrayamazsın bunu ben yapmalıyım." dediğinde şaşkınlıkla James'e baktım. Başını nefeslenmek adına aldırırken yandan bana bakıyordu. Uzamış saçları gözlerinin önünü işgal ederken sert çene hattı gün yüzüne çıkmıştı.
"Ne saçmalıyorsun o senin dostun ve benim de eski sevgilim. Ona bunu yapamayız sadece toprağa gömsek olmuyor mu?" dediğimde tedirgin bir şekilde ellerimi sıktım. Bedeninin normal bir şekilde toprağa teslim olması gerekliydi ona bunu yapamazdım. Göğsüm olacakların belirsizliği karşısında titriyordu. James başını eğip benim önüme dikilip konuşmaya başladı.
"Ona bunu yapmak zorundayız! Young-Soo'ya da virüs bulaştığını unutuyorsun. Biyolojik kanıt bırakamayız ortada. Onu testereyle kesip kül olana kadar yakmalıyız. Sonrada küllerini denizin ortasına dökeriz. Biliyorum. Çok canice ama bu olaya çoktan bulaştık." dediğinde yüzünde hiçbir korkma belirtisi yoktu. Nasıl bu kadar korkusuz olabilir?
"Nasıl bu kadar soğukkanlı olabilirsin. Adamı testereyle kesip biçeceğim diyorsun!" dediğimde sanki ortada komik bir şey demişim gibi gülerken benden bir iki adım uzaklaştı. Başını olumsuz bir şekilde salladı.
"Hayır abi. Burada bunları düşünen tek kişi ben değilim. Sende young-Soo'yu öldürdün. Başına silahı tutup ateşlerken nasıl soğukkanlı olabildin? Birbirimizden hiçbir farkımız yok. Sen onun bedeninin kullanılmasını istemediğin, deneylerin kurbanı olmasın diye yapmıştın. Bense senin için yapıyorum. Seni bu işten kurtarmak için yapıyorum." dediği gibi daha fazla bana bakmak istemediği için dönerken soluklanmak için bar sandalyesine oturdu. Sonra konuşmaya kaldığı yerden devam etti.
"Güvenlik kameralarıyla oynama yaptırdım. Şansımıza geçtiği sokaklarda tek tük insan geçmiş görgü tanığı olacağını sanmıyorum." dediği gibi masaya koyduğu poşete uzanırken bende karşısındaki bar sandalyesine oturup karşısına geçtim. Beyaz masanın yüzeyine koyduğu malzemeler yüzünden stresten dudaklarımı dişledim.
Masanın yüzeyine koyduğu bir otomatik iğne ve elde kullanılan testere gözlerimde büyümüştü. Dikkatle ona bakarken bu kadar ciddi bir işin içinde sakinliğini koruyabilmesi ürkütmüştü beni. Ben zaman geçtikçe soğukkanlılığımı yitirmeye ve adapte olmakta zorlanırken James öyle değildi. Tam bir seri katil gibi işini bilmesi çok tuhaftı.
"Cesedin içinden kurşunu çıkardım. Bıçakla biraz deşip anlaşılmaz bir hale getirdim. İğne ne için?" dediğimde ellerini masanın üstünde birleştirip yüzündeki ciddiyeti bozmadan karşılık verdi.
"Biliyorsun eğer bu iğneyi bu şekilde gönderirsek bir sorun olduğunu anlarlar. İğneyi alıp kontrol ederlerse her şey ortaya çıkar. Ve asıl soru kimin üstünde denendiği olur. Oklar sana döner ki bunun olmasını istemeyiz. İşte bu yüzden bir arkadaştan bana bu iğnenin aynı modelinden almasını istedim." aslında düşündüklerinde haklıydı. Cinayet silahı da bu şekilde gizlenmiş olurdu.
"Aslında haklısın. Bu panzehrin aynısını yapabilirim. Baksana, sanki daha önce bir cinayet işlemiş gibi hareket ediyorsun." dediğimde yüzünü eğerek güldü. Sonra yarım ağız bir gülüşle bana bakıp tehlikeli havasını ortaya koymak ister gibi konuştu.
"Bir olduğunu nerden çıkardın?" dediğinde bozguna uğramış gibi donakalırken gözlerim ve ağzım açılmıştı. Anlık duraksarken bu sefer kahkaha atarak ayağa kalktı. "Şakaydı. Kendine gel baksana bu yüze hiç katil havası var mı?" dediğinde dikkat çekmek ister gibi parmağını yüzünde dolandırdı. Söylediği kırık bir gülümsemeye sebep olmuştu bende. Silahı acımasızca doğrultan o değildi ki burada uslu köpek olma şansın da olmaz.
"Haklısın. Buradaki tek katil benim." dediğimde gülüşü yüzünde solmuştu. Anlık ne diyeceğini bilemediği için eli saçlarına çıkıp kaşıdı gerginlik içinde. Ellerimi stresten birleştirip istemsiz sıkmaya başladım. Yüzümü eğip gözlerimi parmaklarımda dolandırdım. Kardeşim derin bir nefes alıp yanımdaki bar sandalyesine oturdu bu sefer. Elinden biri birleştirip de istemsiz sıktığım parmaklarıma gitti. Eline aldığı gibi ellerimi sıkıca tutup ortada birleştirdi bırakmak istemez gibi.
"Sen katil değilsin. Bunu yapmak zorundaydın o kadar. Unutma ki o da sana iğneyi enjekte etti. Eğer o bunu yapmasaydı bu durumda olmazdık." dedi. Alnını benim alnıma dayadığında içtenlikle gözlerimiz kapanmıştı. Bu sefer ben konuştum.
"Yine de.." dediğim gibi tekrar sustum. Devamını getiremedim. Ona onu sevdiğimi söyleyemedim. Ölüm olduğunda ne faydası vardı ki sevginin. İçimdeki fırtına buz tutmuş gibi sakinliğini korurken bunun soğuk sessizlik olduğuna aşikardım. Kendimi kandırmaya kalksam korkuyla tekrar tükenirken bulurum kendimi. Ayrılığın tükenişiydi belki bu..
Bir anda zil sesi odada yankı yaptı. James elimi bıraktığı gibi kavgaya hazır bir cesaretle ayağa kalkarken sakince konuştum. Bu kadar tepki vereceğini düşünmemiştim ama dar zamanda tetikte olmayı elden bırakmamak gerek.
"Sakin ol. İkimiz için yemek sipariş etmiştim." dediğimde aklına dank etmiş gibi şaşırırken bana bakıp konuştu.
"Tanrım! Ben iki gündür stresten yemek yemeyi unuttum." dediğinde gülerek ayağa kalktım.
"Emin ol bende öyle." dediğim gibi yüzü biraz düşünür gibi oldu ve cevap verdi.
"Akşama doğru gün batımında cesedi yakmaya gideceğiz. O zamana kadar panzehri hazırlayabilir misin?" dediğinde bunalmış bir biçimde başımı salladım.
"Bunu yapacağım. Şimdi karnımızı doyuralım." dediğim gibi yorulmuş bir halde dış kapıya doğru yol aldım. Bunlar öğrenilse kimsenin mezarımıza adım atmayacağına adım kadar emindim. Bu oyunu biz kurduysak bir biz devam ettirecektik. Oyunun her kozu elimizin altında olmak zorunda olmasıyla birlikte oyunu kendi ellerimizle bitirecektik. Bunu yapmaktan başka çaremiz yoktu.
〒▽〒
Yol boyunca arabanın camından hızla yanından geçtiğimiz ağaçların silüetine bakıyordum. Havanın yavaş yavaş kararması işimize geliyordu. Koyu yeşile dönen kenardaki ağaçların rengini izlerken dalmıştım. Sonu gelmeyen araba yolculuğunda şoförlüğü James yapıyordu. Benim araba kullanmamdan korktuğu için kendisi sürmek istemişti. Eh kafasında kumbara deliği gibi bir delik olsa bende izin vermezdim. Kafamdaki yara uyandığım zamandan beri kanamamıştı ve hiçbir ağrısı da yoktu düzgün düşünebiliyor ve hareket kabiliyetini yerine getirebiliyorum tabi reflekslerim de yerindeydi. Vücudumun dengesi yerinde olup da yapamayacağım hiçbir şey yoktu.
James'le yemek yedikten sonra kamyonetini getirmeye gitmişti. Tabi o sırada bende iğnenin içindeki panzehri yapmakla uğraşmıştım. O gelene kadar da bitirmeyi başarıp kullandığım malzemeleri tekrar dezenfekte edip yerleştirmiş kargo işlerini James'e vermiştim. Yarın kargoya gidip teslim edeceğini söylemişti kendi ellerinle ver desem de profesörle yüz göz olmak istemediğinden reddetmişti beni. Çıkmadan önce üstümü değiştirmeyi akıl edebildiğime seviniyorum. Üstüme mavi önünde göğsüme kadar inen fermuarlı sweatshirt, altıma gri renkli paçası lastikli eşofman, üşümek istemediğim için üstüme içi kürklü siyah kot ceket ve başımdaki yarayı gizlemek adına siyah beyzbol şapkası takmıştım.
Yola çıktığımızdan beri James'le hiç konuşmamıştık ki kamyonun arkasında gizlediğimiz cesetle rahat konuşamazdım zaten. Evde cesede bakmamak için verdiğim savaşta bagaja yerleştirirken kaybetmiştim ki kendimi yere kusmamak için zor tutmuştum ben böyle olsam da kardeşim gayet rahat bir hareketle yerleştirirken şüphelenmeye başlamıştım. Dostunu nasıl böyle elinde oyuncak varmış gibi tutabildiğine anlam veremedim. Elinde bir ölü vardı ve o sadece bu duruma gülüp geçiyordu. Yolda sarsıldıkça arkadan gelen cesedin bir yerlere çarpma sesi içimi ürpertiyordu.
Açıkça söylemek gerekirse korkuyordum. Ona o silahı doğrulturken içimde yatanın ben olduğuma inanmıyordum. O ben olamazdım ki ben birisine silah doğrultacak kadar cesur olamazdım. Peki o bedeni dizginleyen de ben miydim? Zincire bağlayıp çığlıklarını bir ben ve James duymamış mıydık? Bizim karanlık tarafımız bu kadar mı psikopat bir kişiliğe sahipti?
Şimdi bu yaptıklarımız sadece ormanda yankısı duyulacak bir gizemdi. Ateşin çatırdayan sesiyle kırmızının, turuncunun ve sarının ormanın kalbinde yanışını son kez duyacaktık. Bu başlangıç noktasında renkler yavaş yavaş kaybolacak ve sırra kadem basacaktı.
Bizim de istediğimiz gibi..
Sonunda yolumuzun üzerinde iki katlı ormanın içinde kalan aile yadigarı evimize geldiğimizde James kamyoneti biraz zaman geçtikten sonra arabayı park etmişti. Sabırsızlık içinde arabadan dışarı kendimi atmayı başardığımda rahat bir nefes aldım bu ceset torbasıyla yol cehennem gibiydi. Buranın en iyi tarafı en yakın komşumuzun 1 saat uzaklıkta olmasıydı. Kimsenin gelip de burada bizim yaptığımız işi görüp yakalayabileceğine inancım yoktu bulsaydı evimi çoktan basmaları gerekirdi. Gecenin karanlığı ve soğuğu bedenimi ürpertirken umursamadım. Karşımda ceset torbası varken bunu sorun diye sayanın ağzına sıçardım. Kardeşimin de arabadan indiğini kapı sesiyle anladığımda bana bakmadan konuştu.
"Sen arkadan küçük valizleri al en önemli olanı ben alacağım." dediğinde bahsettiği şeyin ceset olduğunu anladığımda ses etmeden arka bagaja ilerleyip James'in açmasını beklediğim gibi açtığında bagajdan küçük valizleri aldım. James de ceset torbasını aldığı gibi kapağını yukarı kaldırmadan önce arka cebimden telefonu çıkarıp ışığı açıp kan damlamış mı diye kontrol ettiğimde temiz çıkmasıyla rahatlayıp kapağını kapattım. İkimizde eve doğru ilerlerlerken anahtarın James'te olduğu aklıma gelince elimi ön cebine sorgulamadan atıp evin anahtarını aldım ve önden gidip anahtarı deliğe sokup çevirerek açtım.
"Sonunda geldik kardeşim. Yol boyunca gerginlikten ölecektim resmen." dediğimde James'e dönüp bakınca yanaklarının gülümsemesi yüzünden gerildiğini ve gamzelerinin çıktığını fark ettim. Bu hali hoşuma giderken daha fazla oyalanmadan sigortanın yerini bulup ayarlardan hallettiğim gibi ışıkları düğmeye basarak açtım. Karanlık oturma odası aydınlandığı gibi hiç düşünmeden elimdeki küçük valizleri yere fırlatıp kendimi bej rengindeki L koltuğa attım. Yol o kadar yormuştu ki gözlerimi zor açıyor beynimin kafamda ağırlık yaptığını hissediyordum.
"Al benden de o kadar." dedi. Elindeki ceset torbasını nereye koyacağını bilemediği için oturduğum yerden kalkıp fırlattığım küçük valizin içini açıp poşet çıkarttığım gibi yanına ilerledim. Köşeye poşeti düzlemesine yerleştirdiğimde James sanki kurtulmak ister gibi poşetin üstüne hızla bıraktığı gibi benim yaptığımı yapıp kendini koltuğa atmıştı. Yaptığı eyleme bende katılıp kendimi koltuğa bıraktığım gibi yumuşak yastıkları bedenimi sarmalamıştı. Sanırım bu eylemi sonsuza kadar yapabilirim.
"Bedeni ne zaman yakarız?" dediğimde yorgun ve düz bakışları beni bulup zar zor yutkundu. Elmacık kemiklerinin hareketi bile titrerken sorgulamadan bana cevap verdi.
"Biraz sonra. Buraya kimsenin görmesini istemediğimiz için geldik unutma." dediğinde başımı salladım. Bende onun gibi bedenimi biraz dinlendirmek istediğim için sustum.
Aslında bu eve gelmeyeli uzun zaman olmuştu. Buraya en son annem ve babamın ölmeden bir hafta önce geldiğimizi hatırladığımda aradan 3 yıl geçtiğini rahatlıkla hesaplayabilirim. Gelmeden önce buranın temizlenmesi ve hazırlık yapılması için aradığımı hatırlamıyorum ama bunu James de yapmış olabilirdi bilemezdim. Buranın oturma odası mutfakla birleşikti ve arkada tuvalet vardı. Anne ve babamın odası yukarıdaydı ve bizimki de onların odasının yanında olmasıyla birlikte küçük odalara sahiptik. Neden böyle yaptıklarını bilmiyoruz ama hesaplarda yanlışlık olduğu için diye tahmin yürütmüştüm. Bu evde çok güzel anıları barındırmıştık.
Oturma odasından ormana çıkan sürgülü cam kapı vardı. Beyaz tül perdenin arkasında kalan cam kapıya bakarken gecenin karanlığında odunların üst üste sıralı olduğunu fark ettiğimde hiç düşünmeden ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldim. Arkadan James'in baktığını hissedebiliyordum. O da koltuktan kalktığı sırada sürgülü kapıyı açıp dışarıya çıktım. Gecenin karanlığında dizilen odunların büyüklüğüne ve düzgün kesimine dikkatle bakarken arkadan yanıma gelen James'e sordum.
"Bunların hepsini sen mi kestin?" dediğimde başını sallayarak cevap verdi.
"Ben evime uğramadan önce buraya gelmiştim. Odun kırıp evi toparlayıp çıkmıştım." deyip ellerini cebine koyduğunda gözlerimiz arkada yerde yatan cesede döndüğünde sabırsızlık içinde James'e döndüm.
"Daha fazla zaman kaybetmeyelim. Saniyeleri saymaktan delireceğim." dedim.
"Haklısın." dediği gibi arkaya cesedin yanına gidip ceset torbasını tekrar kucakladı. Cesedi bebek gibi kucaklarken hiç tereddüt etmiyordu. "Yere sermen için naylon almanı istemiştim. Onu getirsene." dediğinde başımı sallayıp valize yöneldim. Fermuarı açıp karıştırmaya başladığım gibi bulduğum naylonu gösterdiğimde ikimiz emin adımlarla tekrar dışarı çıktık. Uzun naylonu yere serdiğim gibi üstüne yerleştirdiği cesede gözüm takıldı. Cesedin torbasının fermuarını açtım. Bembeyaz tenine ve yavaş yavaş iğrenç kokmaya başlayan çıplak vücuduna dikkat kesildim. O sırada James naylonun üstüne yerleştirmek için kütüğü iki yandan tutup taşımakta zorlandığı gibi güçlükle yerleştirdi.
"Naylonun kenarlarını yakmamı ister misin? Böylelikle kan etrafa dağılmaz." dediğim gibi kütük taşımaktan nefeslenen yüzüne baktım. Dediğimi tartmak için etrafa bakarken olumsuz anlamda başını iki yana salladığı gibi kenarda bulunan baltayı alıp bana döndü.
"Sen burada daha fazla durma. Ben işi hallettiğim gibi yanına gelirim." dediğinde ona yardımcı olmak istediğim için ısrarla tekrar devam ettim.
"Yaktığın külleri ben gömeceğim. İtiraz istemiyorum çok yorgunsun." dediğim gibi ayağa kalkarken oradan bir veya iki adımda uzaklaşıyordum ki sesi beni durdurdu.
"İzin vermeyeceğimi sende biliyorsun. Ne kadar duygusal olduğunu ikimizde biliyoruz." dediğinde hırsla ona dönüp bir sinirle hazır cevap konuştum.
"Bunun onu gömmemle ne alakası var!" dediğimde içimden geçenleri kusmak ister gibi devam ettim. Onun orada acımasızca doğranıp yakılacağı aklıma geldikçe midem düğüm düğüm oluyordu" En azından onu azda olsa umursayan birinin gömmesi daha makul olmaz mı? Kasap gibi acımasızca kesip biçeceğim derken bile acımıyorsun!" dediğimde elindeki baltayı bir sinirle yere fırlattığında önüme sert adımlarla gelip omuzlarımdan tutup sıkıca sarsarken bağırarak ses tellerini zorlarcasına konuştu.
"Bunu yaparken sana mı soracağım! Taehyung sinirimi bozmadan siktir git buradan." dediğinde elleri anlık durduğu gibi ateş gibi parlayan gözlerini yumup sakinleşmek adına soluklanıp o şekilde konuşmaya devam etti. "Bak bende üzülüyorum ama artık yapılması gerekeni yapıp konuyu kapatalım. Daha fazla bu meselenin gün yüzüne çıkıp da bizi sıkıştırsın istemiyorum. Zaten işyerine gelmediği her gün soranları artıyor. İşten arkadaşlar telefondaki gruplarda onu soruyor ve ben 'gelmemesi sıkıntı değil arkadaş olduğumuz için abim taviz veriyor' desem de sesleri artıyor. Bak içimi dökmek istemiyorum. Sadece sus ve içeri girip bekle. Eğer istersen mezarına çiçek gömüp su döker annemin öğrettiği duaları okurum." dedi ve zorda olduğunu göstermek ister gibi gözlerini açtı ve yalvararak devam etti." Sadece git.. Lütfen." daha fazla konuşmak istemediği için başını eğdi elleri yorgunluktan gücü çekilmiş gibi düştüğünde bu haliyle işi yapacağını bildiğimden kalbime ağrı girmişti. Nefesini olduğundan hızlı solurken kendine gelmek adına hiçbir eylemde bulunmadan öylece durdu. Gözümün gördüğü fırtına içimizde hissettiğimizle bir değildi. Burada yanan şeyin yanan bir ceset mi yoksa yüreğimizdeki yangın mı o bile meçhul..
Bozguna uğramış gibiydim. İlk kez James'i bu halde görüyordum. Duygu yoksunu kardeşim ilk kez birisi için bitkin olduğunu gösteriyordu. Benim istediğim de buydu ama bunu hiç göstermeyeceğini düşündüğümdendi bu sinirim. Enkazın altında olduğumuz için adımlarımız benliğimizi yok ediyordu. Kendimi bir çocuk gibi avuturken ne düşünüyorum bilmiyorum ama bahanelerin ardına saklanıp korkak gibi kaçıyorduk.
James beni boş verip cesede ilerlerken bende arkama dönüp evin içine girip sert bir biçimde cam sürgülü kapıyı kapattım. Kendimi duvara yaslayıp kayarak yere otururken olanların bilincinin farkında olduğumdan kendime gelemiyordum. Sevdiğim adamı doğrayıp biçmek istemiyorum. Benim içimde hala onun adına biriktirdiğim geçmiş seneler varken nasıl hareket etmem gerek kestiremiyorum. Yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiğimiz gibi bu kaçma hissinin bedenimi titretmesine ve midemde kasılmalara sebep olmasından bıkmıştım. Titrek bir nefesi ciğerlerime çekerken ağlamamak için kendimi sıktım.
Hayır ağlamayacaktım! Beynim sallansa bile, gözlerim uykusuzluk ve özlemin getirisi olan anıları canlandırırken gözlerimi kapattım. Sanki sesi beynimde yankı yapar gibi işitirken ellerimle kulaklarımı kapattım. Özlediğim sesini duymak istemiyorum. Tanrım! Sustur artık şunu..
'Hiç gitmek istemiyorum yanından.'
'Seni seviyorum ve kaybetmek istemiyorum.'
'Yoktan sebeplerle üzme güzel canını.'
'Ah güzelim, o eteği bir tek benim yanımda giyebilirsin.'
'Siktir, kafan mı güzel yoksa gerçekten beni sevdiğini mi söyledin!'
'Tanrığ beni senğ affedersen affetcek. O yüzden beni affeth.'
'Her şey de başarısız bir insansın. Aşkta berbat bir eş, kendi cinsel yönünde beceriksiz ve korkak köpek gibisin!'
'Çünkü sana aşığım! Orospu gibi peşinde dolanıyorum, sırf seninle birlikte olmak için her şeyi ortaya koyuyorum!'
'Senin gibi muhteşem bedene sahip birine yazık oldu.'
Kafamdaki düşünceleri kafayı yememe ramak kala bedenimi titretecek kadar iç sesi bozan gürültü, baltanın eti doğrar gibi kütüğe sertçe vurma sesiydi ve aklımdaki tek bir söz gecemi zindan etmeye yetmişti.
'Hani yaralarını ben saracaktım küçüğüm..'