İçeriğe geç

Hırçın karadeniz

Bölüm 1 · 2 dk okuma

Hırçın karadeniz

Bölüm 1

1. BÖLÜM: Fırtınanın Çağrısı

Otobüsün buğulu camına alnını dayamış, dışarıda akıp giden zifiri karanlığı izliyordu Defne. Karadeniz’in o keskin, iyot ve nem kokulu havası, otobüsün havalandırmasından içeri sızdığı an göğsüne amansız bir sancı saplandı. Yıllar önce gece yarısı, arkasına bile bakmadan, ayağındaki çamurla kaçtığı bu topraklara geri dönüyordu.
​Kucağında mışıl mışıl uyuyan dört yaşındaki Ömer’in üzerindeki hırkayı biraz daha yukarı çekti. Çocuğun kıvırcık, koyu renk saçlarını okşarken parmakları titredi. Bu saçlar, bu çene yapısı, hatta uykusunda hafifçe çatılan o kaşlar... Hepsi tek bir adamın mirasıydı.
​Dört yıl önce ailesi, onu sırf aşiret ve bölge dengeleri yüzünden Yanıklar sülalesinin veliahtı Karan ile nişanladığında Defne henüz yirmi yaşındaydı. Karan; gözü karalığı, sertliği ve girdiği hiçbir kavgadan geri adım atmayışıyla bilinen, Karadeniz’in hırçınlığı ruhuna işlemiş bir adamdı. Ama adamın gölgesi büyüdükçe, etrafındaki tehlike de büyüyordu. Ailesi bu tehlikeden korkup bir gece vakti her şeyi geride bırakarak İstanbul’a kaçtığında, Defne’nin karnında taşıdığı o küçük sırrdan hiçbirinin haberi yoktu. Karan’a haber verememişti; çünkü Karan’ın dünyası, bir bebeği büyütecek kadar sakin bir liman değildi.
​Şimdi ise annesinin amansız hastalığı ve memleket toprağına duyduğu son arzu, Defne’yi kaçtığı fırtınanın tam ortasına, Rize’nin o sisli yaylalarına geri getirtmişti.
​Otobüs küçük otogarda durduğunda saat sabahın beşiydi. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, rüzgar ahşap dükkanların tabelalarını çatırtıyla sallıyordu. Defne, kucağında Ömer’le otobüsten indi. Valizini tek eliyle sürüklemeye çalışırken, siyah renkli üç dev arazi aracının otogarın ortasında, tam da kendi durdukları yerin karşısında motor çalıştırır vaziyette beklediğini fark etti.
​Gövdesine çöken o tanıdık baskıyla adımları kilitlendi.
​Siyah araçların kapısı aynı anda açıldı. Takım elbiseli, bellerinde silah kabartısı açıkça belli olan adamlar yağmurun altına dizildi. Ortadaki aracın arka kapısından uzun boylu, geniş omuzlu bir adam indi. Başına geçen siyah kasketin altından keskin, simsiyah gözleri etrafı taradı.
​Karan Yanık...
​Aradan geçen dört yıl, adamı daha da sertleştirmiş, yüz hatlarına gergin ve karanlık bir ifade kazandırmıştı. Artık sadece babasının izinden giden bir genç değil, Karadeniz’in tüm illegal çarklarını döndüren, sözü kanun sayılan bir adamdı.
​Karan’ın gözleri, otogarın ışığı altında çaresizce duran Defne’yi bulduğunda zaman durdu. Rüzgarın uğultusu kesildi. Karan’ın adımları ağırlaştı; yağmur damlaları adamın yüzünden süzülürken gözlerindeki o kırgınlık, yerini saniyeler içinde yakıcı bir öfkeye bıraktı.
​Defne’ye doğru yürüdü. Her bir adımı, toprağa çakılan bir çivi gibiydi. Defne refleks olarak kucağındaki Ömer’i göğsüne daha çok bastırdı, başını hafifçe öne eğerek çocuğun yüzünü kendi şalıyla kapattı.
​Karan tam önünde durduğunda, adamın buram buram odunsu ve tütün kokan nefesi Defne’nin yüzüne çarptı.
​"Geri döndün demek," dedi Karan. Sesi, derinden gelen bir gök gürültüsü gibi kısıktı. "Benden, bu topraklardan kaçıp gittiğin gibi... Arkana bakmadan."
​Defne yutkunmaya çalıştı ama boğazı kurumuştu. "Annem için geldim," diyebildi kısık bir sesle. "Kalıcı değilim."
​Karan’ın bakışları, Defne’nin kucağındaki sıkı sıkıya sarıldığı kundağa kaydı. Bir anlığına o sert çehresi dalgalandı. "O kim?" diye sordu. Sesi ilk kez hafifçe titremişti.
​Defne, hayatının en büyük yalanını söylemek üzere olduğunu bilerek gözlerini Karan’ın gözlerine dikti. Göğsünde sıkışan kalbinin sesini Karan’ın duymasından korkuyordu.
​"Oğlum," dedi Defne, gerçeği bir bıçak gibi saklayarak. "İstanbul’da evlendim. Bu da benim çocuğum."
​Karan’ın gözlerindeki o ani kıvılcım öldü; yerini katı, simsiyah ve tekinsiz bir karanlığa bıraktı...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.