İçeriğe geç

Hırçın Aşk

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Hırçın Aşk

Bölüm 1

SİYAHIN İZİ: KIRIK AYNALAR

Trabzon’un hırçın dalgalarını arkamda bırakıp İstanbul’un kalabalık, gri ve boğucu havasına adım atalı henüz üç gün olmuştu. Elçim, 19 yaşında, hayalleri bavuluna sığmayan o Karadeniz kızı... Şimdi ise üniversite kampüsünün önünde, elimde kağıt bir bardak kahveyle durmuş, hayatımın en büyük sınavına hazır olup olmadığımı sorguluyordum.

"Korkma Elçim," diye fısıldadım kendi kendime. "Horon tepmeyi biliyorsan, bu şehrin karmaşasında ayakta kalmayı da bilirsin."

Ama İstanbul, memleketimin yaylalarına benzemiyordu. Burada hava bile daha ağır, bakışlar bile daha keskindi. Kahvemden bir yudum alıp okula doğru yürümeye başladığımda, siyah lüks araçlardan oluşan bir konvoyun kampüs kapısının hemen ilerisinde durduğunu fark ettim. Çevredeki herkes fısıldaşmaya başlamıştı.

"Yine o..." dedi yanımdaki kız arkadaşına. "Araf Karadağlı. Okulun en büyük bağışçısı ve şehrin görünmez sahibi."

Başımı çevirip o yöne baktığımda zaman durdu sanki. Arabanın kapısı açıldı ve siyah paltosu, sert hatları ve buz gibi bakışlarıyla bir adam indi. Araf Karadağlı. 32 yaşındaydı ama bakışlarındaki yorgunluk ve otorite sanki yüzyıllardır bu dünyayı yönetiyormuş gibi hissettiriyordu.

Bakışları bir an için kalabalığı taradı ve tam o saniyede, tesadüf mü yoksa kader mi bilmediğim bir şekilde, göz göze geldik. Benim ürkek ama Karadeniz inadıyla dikleşen bakışlarım, onun karanlık ve derin gözlerine çarptı.

Araf, adımlarını bir anlığına durdurdu. Kaşları hafifçe çatıldı. Kimdi bu, kıyafetleri kış güneşine meydan okuyan, elinde kahvesiyle ona korkmadan bakan küçük kız?

O an anlamıştım; bu şehirde sadece derslere girmeyecektim. Bu adamın gölgesinin düştüğü her yer, benim için ya bir sığınak ya da bir hapishane olacaktı. Kahve bardağımı sıkıca kavradım. Üzerimdeki açık renk berem ve siyah montumla ona ne kadar zıt göründüğümün farkındaydım. O siyahtı, ben ise o siyahı kırmaya gelen bir ışık sızıntısı...

Araf, yanındaki adamlardan birine bir şeyler fısıldayıp bakışlarını üzerimden çekmeden binaya yöneldi. Ben ise yerime çivilenmiş gibiydim.

İstanbul’a hoş gelmiştim. Ama bu karşılama, beklediğimden çok daha karanlıktı.

Araf Karadağlı için dünya, siyah ve beyazın ötesinde, sadece grinin kanlı tonlarından ibaretti. Otuz iki yıllık ömründe her şeyi görmüş, her ihaneti tatmış ve kalbini çelikten bir zırhla kuşatmıştı. Ama o an, kampüsün soğuk betonunda, elinde kağıt bardakla duran o kızla göz göze geldiğinde; o zırhta ilk defa bir çatlak oluştu.

Araf, adımlarını zorla binaya doğru yönlendirse de zihni arkasında bıraktığı o görüntüye saplanıp kalmıştı. İçeri girer girmez yanındaki sağ kolu Cihan’a buz gibi bir sesle fısıldadı:

"Cihan, kapıdaki kız..."

Cihan şaşkındı. Araf Karadağlı asla arkasına bakmaz, asla bir yabancıyla ilgilenmezdi. "Hangi kız efendim? Bir tehdit mi gördünüz?"

Araf durdu, pencereden dışarı, Elçim’in hala şaşkınca durduğu o noktaya baktı. "Hayır," dedi sesi ilk defa titrer gibi çıkarak. "Bir tehdit değil. Bir... kıvılcım. Kim olduğunu, nereden geldiğini, hangi bölümde okuduğunu... Her şeyi öğren. Yarım saate masamda istiyorum."

Araf’ın göğüs kafesinde yıllardır uyuyan o dev uyanmıştı. O kızın bakışlarındaki o hırçın Karadeniz havası, İstanbul’un sahte kalabalığında ona bir hayat belirtisi gibi gelmişti. Görmüştü onu; o masumiyeti, o dik duruşu... Ve o an, karanlık ruhunun ilk defa bir ışığa boyun eğdiğini hissetti.

Araf binaya girdikten sonra derin bir nefes aldım. Kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. O adamın bakışları... Sanki ruhumun röntgenini çekmişti.

"Kim bu adam Elçim, kendine gel," diye mırıldandım ve hızla amfiye doğru yürümeye başladım. İlk dersim başlamak üzereydi ama üzerimde bir çift gözün ağırlığını hissetmekten kendimi alamıyordum.

Sınıfa girip en arka sıraya oturduğumda, telefonuma tanımadığım bir numaradan mesaj düştü. Mesajda sadece şu yazıyordu:

> "Bu şehirde kahveni soğutmadan içmeyi öğrenmelisin Karadeniz kızı. Çünkü burada hava sandığından daha çabuk soğur."

Elim ayağım titremeye başladı. Kimdi bu? Beni nereden tanıyordu? Başımı kaldırıp pencereden dışarı baktığımda, siyah araçların hala orada olduğunu gördüm. Araf Karadağlı, daha adımı bile bilmeden hayatımın tam ortasına, bir gölge gibi sızmıştı bile.

Bilmiyordum ki o an; Araf Karadağlı için ben sadece bir merak değil, vazgeçilmesi imkansız bir saplantı olmuştum. O, hayatında ilk kez birine "görür görmez" teslim olmuştu ve bu teslimiyet, ikimiz için de geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı.

Amfinin kapısı aniden çalındığında, kalbimdeki ritim bozukluğu henüz dinmemişti. İçeri giren okul görevlisi, doğrudan benim sırama doğru yöneldi. Yüzündeki ifade, o an dünyamın başıma yıkılacağının habercisi gibiydi.

"Elçim... Memleketinden aradılar. Acil ulaşman gerekiyormuş."

Elimdeki telefon masaya düştü. Araf’tan gelen o gizemli mesajı bile unutturan bir korku sarmaşık gibi ruhuma dolandı. Hemen annemi aradım. Hat açılır açılmaz gelen hıçkırık sesi, en büyük kabusumun başladığını kanıtlar nitelikteydi.

"Elçim... Baban kızım... Kalbi... Hastanedeyiz, durumu ağır."

O an İstanbul, o koca şehir, üzerime yıkıldı. Ne üniversite, ne Araf’ın karanlık bakışları, ne de yeni hayatım... Hiçbirinin önemi kalmamıştı. Tek düşündüğüm babamdı, o ulu çınar gibi arkamda duran adamdı.

Havalimanına nasıl ulaştığımı, bilet sırasındaki o çaresiz bekleyişimi hatırlamıyorum. Gözyaşlarım Trabzon’un yağmurları gibi sicim gibi akıyordu. Uçağa binerken, telefonuma bir bildirim daha düştü. Ekranı kaydırdığımda yine o numaraydı:

"Gidiyorsun... Ama bu kaçış değil, Elçim. Seni Karadeniz’in hırçın dalgaları bile benden saklayamaz. Baban için en iyi doktorları yola çıkardım bile. Dik dur, Karadeniz kızı. Sen düşersen dünya yıkılır."

Şaşkınlıktan nefesim kesildi. Kimdi bu adam? Babamın rahatsızlığını benden saniyeler sonra nasıl öğrenebilmişti? Ve neden... neden daha ilk görüşte bana böyle bir koruma kalkanı örüyordu? Cevap veremedim. Sadece uçağın camından İstanbul’un o puslu ışıklarına baktım.

Trabzon Havalimanı’na indiğimde havada o bildiğim toprak kokusu vardı ama bu sefer tadı çok acıydı. Hastaneye vardığımda koridorda annemin perişan halini gördüm. Koşup ona sarıldım, birlikte ağladık.

"Doktorlar ne diyor anne?"

Annem başını kaldırdı, gözleri şaşkınlıkla doluydu. "Bir mucize oldu kızım. Şehrin en iyi profesörü, özel helikopterle bir ekip göndermişler. 'İstanbul'dan bir dostun emaneti' dediler. Babam ameliyata alındı, durumu şimdi daha stabil."

Hastanenin bahçesine çıktım, ciğerlerime o soğuk Karadeniz havasını çektim. O an, hastane kapısının biraz ilerisinde duran siyah, plakası yabancı bir aracı fark ettim. Arka koltuğun camı hafifçe aralandı. Sadece o keskin, karanlık gözleri gördüm.

Araf Karadağlı.

Benimle birlikte Trabzon’a gelmişti. Kendi krallığını bırakıp, hiç tanımadığı bir kızın babası için imkanlarını seferber etmişti. Aramızda metreler vardı ama o bakışlar ruhuma dokunuyordu. 32 yaşındaki o dev adam, 19 yaşındaki bir kızın gözyaşlarını dindirmek için dünyayı ayağa kaldırmıştı.

Telefonum titredi.

"Yanındayım. Sen sormasan da, istemesen de... Gölgen olmaya geldim."

Babamın hayatını kurtaran adam, aynı zamanda hayatımın en büyük fırtınası olacaktı. Trabzon’un hırçın denizi bile bu aşkın yanında sakin kalacaktı.

Hastanenin o keskin ilaç kokulu koridorlarında yankılanan ayak seslerim, ruhumun yorgunluğunu ele veriyordu. Babam ameliyattan çıkmış, yoğun bakıma alınmıştı ama içimdeki o devasa boşluk ve belirsizlik hissi beni tüketiyordu. Annem diğer akrabalarla konuşurken, ben daha fazla dayanamayıp hastanenin arka bahçesine, denizin o hırçın sesinin duyulduğu yere doğru kaçtım.

Yağmur çiselemeye başlamıştı. Trabzon’un havası bile bugün benimle birlikte ağlıyor gibiydi. Dizlerimin bağı çözüldü, duvarın dibine çöktüm. Tam o anda, üzerime bir gölge düştü. Yağmur damlalarının üzerime düşmesi aniden kesildi; başımın üzerinde siyah bir şemsiye belirdi.

Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Araf Karadağlı.

Üzerindeki o pahalı palto ıslanmış, omuzları hafifçe nemlenmişti ama o sadece bana bakıyordu. Gözlerinde o her zamanki sertlikten çok, daha önce kimsede görmediğim bir sahipleniş vardı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece elini uzattı.

"Bitti," dedi sesi rüzgara karışırken. "Ben buradayım, geçti."

Normalde olsa bu yabancı adama karşı hırçınlaşır, "Kimsin sen?" diye bağırırdım. Ama o an, 19 yaşındaki Elçim’in o dik duruşu, yerini tamamen korunmaya muhtaç bir çocuğa bırakmıştı. O kadar yorgundum ki, o kadar yalnız hissediyordum ki... Sorgulamadım. Sadece o güven veren eline tutundum ve ayağa kalktım.

Daha ne olduğunu anlayamadan, kendimi onun o sert ama sıcak göğsüne sığınmış buldum. Kollarımı beline doladım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Tanımadığım, adını sadece saatler önce duyduğum bir adamın kokusunda huzur arıyordum. Sedir ve pahalı tütün kokuyordu; güven kokuyordu.

Araf’ın kasıldığını hissettim. Muhtemelen hayatında ilk kez biri ona bu kadar savunmasızca sarılıyordu. Elleri bir süre havada kaldı, sanki dokunmaya kıyamıyor gibiydi. Sonra, bir elini saçlarıma, diğerini sırtıma yerleştirerek beni kendine daha sıkı çekti. O koca elleriyle sanki beni tüm dünyadan saklamak istiyordu.

"Ağla," diye fısıldadı kulağıma. "Tüm Karadeniz’i gözyaşlarına sığdırana kadar ağla Elçim. Ben buradayım. Kimse sana dokunamaz, kimse canını yakamaz artık."

O an anladım; Araf Karadağlı benim için sadece bir yabancı değildi. O, hayatımın en büyük fırtınasında sığındığım tek limandı. 32 yaşındaki o dev adam, benim küçücük dünyamı tek bir sarılışla koruma altına almıştı.

"Neden?" diye hıçkırdım göğsüne doğru. "Neden yapıyorsun bunu?"

Beni hafifçe kendinden uzaklaştırıp, ıslak yüzümü ellerinin arasına aldı. Başparmağıyla gözyaşımı sildi. Bakışları ilk defa bu kadar derindi.

"Çünkü," dedi, sesi neredeyse bir yemin gibiydi. "Senin o kampüsün önünde bana bakışın, benim yıllardır karanlıkta kalan kalbimi tek bir saniyede yaktı. Sen benim hem imtihanım hem de sığınağım olacaksın Karadeniz kızı. Bunu sakın unutma."

O gece Trabzon’un kıyılarına vuran her dalga, bizim için yazılan bu tehlikeli ama tutkulu hikayenin ilk notalarını besteliyordu. Ben artık sadece babamın kızı değil, Araf Karadağlı'nın koruması gereken "o" kızdım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.