İçeriğe geç

hiraeth.

Bölüm 1 · 17 dk okuma

hiraeth.

Bölüm 1

iki parça kader

oneshot|angst hyunin Annesinin mezarının başından ayrılmak üzereydi küçük. Her gün, atlamadan geldiği bu çamlık onun evi olmuştu. Gün doğduğu zaman gelir, hava karardığında giderdi. Gitmek istemese de gitmek zorundaydı. Başında bir lanet varken burada, kışın ortasında toprakta annesine sarılıp yatamazdı. Annesinin kokusunun sindiği bu toprakları, çiçekleri bırakmak istemese de zorundaydı. Her şeyin zorundaydı. Güçlü durmak, ağlamamak, oraya geri dönmek zorundaydı. Son kez koktu güzelinin kokusunu. Koktu, kuru papatya kokularına teslim etti kendini. Yere uzattığı değneklerinden destek alarak kalmıştı çocuk. Annesinin öldüğü bu trafik kazasında kendisi de yarım felç kalmıştı. Tam işitemiyordu da. Sol gözüne cisim batması yüzünden ise yüzde beş görüyordu. Şaka gibi olduğunun farkındaydı. Yaşadıklarının bazen sadece şaka olmasını isterdi. Uyandığında sıcak yatağında, annesinin yaptığı krep kokusuna uyanmak isterdi. Babasının ona yeni aldığı oyuncakları sıra sıra açmak isterdi. Birini açarken diğerini açamadığı için üzülsün isterdi. O tek üzüldüğü bu olsun isterdi. Bir kaç dakika içerisinde yok olan hayatını geri isterdi Jeongin. O kaza da kaybettiği abisi ve iki yaşındaki kardeşine kızdığı günlere lanet okudu bir kez daha. Hiç yapmamış gibi bir kez daha yaptı bunu. Değnekleri ile sonunda mezarlıktan çıkmıştı. Küçük hareketleri ile temkinli bir şekilde kaldırımda ilerliyordu Jeongin. Kafası doluydu yine. O an içine gelen his ile yok olmak istedi. Uzun süredir ağrıyan kalbini tuttu, sağ değneyinin üzerinden. Gözlerini kapattı sıkıca. Açtığında ise iyice bulanıklaşan etrafa göz gezdirdi. Bir süre soluklandı orada. Gelen giden kimse yoktu jeongin'in yardım isteyeceği. İstese de eden olur muydu? Şuan bir tek o'nu istedi sarı saçlı çocuk. Hep imkânsızlığı isterdi Jeongin. Yaşamak isterdi mesela, ne kadar imkânsız öyle değil mi? Cebinde titreyen telefonunu eline almış ve arayana bakmıştı bulanık odağı ile. Arayan kişinin Hyunjin olduğunu gördüğünde ise sesini bir kez düzeltmiş ve sanki görecek gibi saçlarını düzeltmişti. Ardından karşı tarafı daha fazla bekletmemek adına hızlıca açtı telefonu. "Efendim Hyun." Karşıdan gelen ağlama seslerini, neredeyse duymayan kulakları duymuştu Jeongin'in. Telaşlanmış ve duvara yaslanmıştı. "Bir şey mi oldu Hyun? Endişeleniyorum." Hâlâ sadece uğultu geliyordu telefonun karşı tarafından. En sonunda Jeongin tekrar sorduğunda zar zor çıkan sesi ile yanıtlamıştı Hyunjin. "Beynimde tümör varmış Jeongin. Bir portakal boyutunda olduğunu söyledi doktor. Ameliyat olacağım fakat yaşama oranım ne kadar fazlaysa ölme oranımda o kadar fazla Jeongin. Ses ver yalvarırım." Duyduklarını sindirmeye çalışan çocuk, hissetmediği bacaklarının titrediğinden bir haberdi. Yavaşça yere doğru süzülmüş ve oturmuştu. Gözlerindeki yaşlar ise yanağından boynuna yöneldiğinde Hyunjin'i karşılıksız bırakmamak adına ağzını aralamıştı. "Hyunjin.." Hıçkırıklarına daha fazla hâkim olamamış ve izin vermişti kaçmasına. Hyunjin'in ağlaması ile karışan ağlamasını duyan Jeongin, daha da kötü olmuştu. Şuan olduğu yeri Hyunjin'e söylemiş ve onu beklemeye başlamıştı. Hyunjin, son gününü Jeongin ile geçirmek istiyordu. Aradan on dakikaya yakın geçtiğinde önünde duran beyaz arabaya yönelmek istemişti. Fakat yere düşmüş değneklerine ulaşamadığı için siyah uzun saçlıyı beklemek zorunda kalmıştı. Ağlamaktan kızardığını düşündüğü gözlerine bakmıştı Jeongin güçsüzce. Hyunjin yere eğilmiş ve en içten sarılışını sunmuştu Jeongin'e. Jeongin de aynı şekilde Hyunjin'e sarmıştı kollarını. Acizliğin izleri ile dolu olan kollarını. Hyunjin, ilk ayrılan taraf olarak ayaklanmış ve Jeongin'i de kaldırmıştı. Direk kucağına aldığı minik bedeni koltuğa oturtmuş ardından değneklerini de arka koltuğa koyup şoför kısmına geçmişti.Yolu net görebilmek adına gözlerini iyice silmiş ve yol boyunca ağlamamaya yemin etmişti. Küçüğüne bir şey olsun istermiyordu. "Kemer Jeongin." İsminin seslenilmesi ile kendisine gelmiş ve kemerini takmıştı Jeongin. Yol uzadıkça uzuyor gibiydi. Kimseden ses çıkmıyor, sadece ağlamaktan tıkanmış burun çekme sesleri hâkimdi ortama. Bu ortamı bozmak adına Jeongin konuşmuştu ilk. "Niye oldu ki?" Hyunjin, ona yöneltilen soru ile kısa bir süreliğine Jeongin'e bakmıştı. Yoldan çekmediği bakışları ile sormuştu Jeongin. "Bilmiyorum Jeongin. Nereden çıktı hiç bilmiyorum." Ardından devam etmişti sözlerine Hyunjin. "Geçen gün sana demiştim hani; burnum kanıyor diye. Ayrıca mide bulantım vardı." Jeongin küçük hareketleri ile onaylamıştı çocuğu. "Sende doktora gitmemi söylemiştin. Bende o yüzden gittim bugün. Bir şey olduğunu düşünmüyordum ama.." devam etmedi. Jeongin'de etmesini istemedi. Duymak istemiyordu. Herkes onu bırakıyor gibi hissediyordu. O da kendini bırakmak istiyordu. Mesela bir denize. İçinde kopan duyguları gizleyerek konuştu bu sefer Jeongin. "Önemli bir şey olmaz demiştin Hyunjin. Bir şeyim yok demiştin." Hyunjin, tuttuğu direksiyonu sıkmaktan beyazlaşmış ellerine baktı bir süre. Cevabı yoktu bu soruya. Yalan söylemişti meleğine ama o da bilmiyordu böyle bir olacağını. Jeongin, ağrıyan boğazını tutmuş ve zoraki yutkunmuştu. Hyunjin, vitesin oradaki suyu yan koltuğundaki bedene uzatmış, içmesini ister gibi gözünün önünde sallamıştı. Beyaz elleri ile şişeyi almış ve içmeye zorlamıştı kendini. Neredeyse yirmi dakikanın kaybolduğu bu yolda sonunda eve varmışlardı. Hyunjin, arka koltuktan değnekleri alarak Jeongin'in yanına gelmişti. Kapıyı açtığında çocuğun eline vermiş olduğu şeyleri tam bırakmamış destek olmuştu çocuğa. Ayaklarını, arabadan sarkıtarak daha kolay inmesini sağladı Hyunjin. Ardından yavaş yavaş eve doğru ilerlediler. Girdiklerinde içlerine dolan ferah kokuyu aklındaki düşünceler izin vermiyordu hissetmelerine. Jeongin, koltuğa atmıştı kendini. Hyunjin ise hemen baş ucundaki tekli koltuğa oturmuştu. Elleri ile kafasını sardığında tekrar gözlerindeki doluluğu hissetmişti. Jeongin, zor da olsa arkaya bakmış ve çocuğun ağladığını görünce zaten tutmaktan zorlandığı gözyaşlarını kendisi de şerbet bırakmıştı. "Ağlama Hyunjin." Kafasını gelen ses ile ellerinden ayırarak bakmıştı, dolu gözlere. Her zaman Hyunjin derdi Jeongin'e; 'Ağlamak hiç bir zaman güçsüzlük değildir Jeongin, bunu asla unutma. İçinden geldi mi tutma içinde. Yolda mısın, geç kenara ağla. Okulda mısın, koy başını sıraya ağla. Eğer benimleysen ağlarken Jeongin, gel omzuma.' Bunlar aklına dolduğunda ise Jeongin, Hyunjin'in ellerinden tutarak kendine çekmişti. Ağlamak istiyordu ve şuan Hyunjin vardı yanında. Ağlamak istiyordu, bağıra bağıra, kimseyi umursamadan. Göz pınarlarından kanlar akana kadar ağlamak istiyordu. Kafasını Hyunjin'in omzundan çekmiş ve bir türlü netlemeyen gözlerini kahvelerine dikmişti Jeongin. Kahverengi inci olur muydu? Jeongin'in vardı işte. Asla bakmaktan bıkmadığı kahverengi inciler vardı Hyunjin'de, Jeongin'in. O gün son sarılışları, konuşmaları olduğunu bilmiyordu Jeongin. Hyunjin biliyordu, fakat dili varmadı öleceğini söylemeye bu kadar kısa süre içerisinde. Sustu Hyunjin yine ve tadını çıkardı sadece. "Sen ölümden korkuyordun Hyunjin." Hyunjin, yüzündeki buruk gülümseme ile bakmıştı Jeongin'e. "Evet, korkardım Jeongin. Artık onun kolları arasındayım." Jeongin, kısık olmasını umursamadan konuştu. "En azından yaşama şansın var değil mi?" diyemedi Hyunjin yok diye. Ameliyat için geç kalındığını ve iyileşme oranının olmadığını söyleyemedi. Yarın gideceği randevuda da öleceğini söylemeye dili varmadı Hyunjin'in. "Elbette Jeongin. Hem ölürsem eğer seni cennetten izliyor olacağım ve her zaman yanında olacağım. Kötü hissettiğinde sarılacağım sana tekrardan. Bu sefer nerede ağlarsan ağla, omzumda ağlamana izin vereceğim Jeongin." Onun öldüğünü düşünmek istiyordu. Ellerini havaya kaldırıp sallamış ve onaylamamıştı bu sözlerini Jeongin, Hyunjin'in. "Eğer ölürsem ne Hyunjin? Yaşayacağına inanıyorum. Hem Cennet ve Cehennem var mıdır ki?" Hyunjin, ellerini sıkı sıkı tuttuğu bedene cevap vermek adına konuşmaya başlamıştı. "Senin gibi güzellerin melek olduğu, benim gibi kötülerin şeytan olduğu; cennet ve cehennem adında yerler olduğuna eminim Jeongin." "Kendine şunu demeyi kes Hyunjin. Nasıl olurda bu kadar anlayışlı, iyi biri olmana rağmen kendine bu yakıştırmayı yapabilirsin?" Hyunjin, sarı saçlı çocuğa gülmüş ve sarmıştı kollarını bir kez daha. "Sanırım uyumamız lazım biraz. Yorulduk." Jeongin, bir bebek misali omuz silkmişti. "Uyumak istemiyorum, sadece sana bakmak istiyorum." "Bak bana o zaman. Bende sana bakayım ama şuan bile baktığımda gözlerindeki yorgunluğu görebiliyorum Jeongin. Hem kaç gündür damlatmıyorsun damlalarını. Kızarmış gözlerin." "İşe yaramıyor Hyunjin. Sadece su sıkıyormuş gibi." Hyunjin anlayışlı bir şekilde söylenmeye başlamıştı. "Haklısın fakat her ne olursa olsun yapmamız lazım meleğim. Belki zamanla az da olsa fayda eder. Hemen bırakırsak daha kötü olabilir ve ben o güzel gözlerini sağlam görmek istiyorum." Jeongin, karşısındaki çocuğun ağzından çıkanları pür dikkat dinlemiş ve kafasını onaylarcasına sallamıştı. "Pekâlâ, devam edeyim o zaman." Hyunjin yüzündeki tebessüm ile mutfağa ilerlemişti. ∆ Saat sabah 5'i vururken kalkmıştı yataktan Hyunjin. Kolundaki bedeni yavaşça, rahatsız etmeden kalkmıştı. Ayaklanmış ve ayağa kalkacağı sıra Jeongin'e dönmüş ve üstünü örtmek için hamle yaptığında, kendi yastığının üzerindeki siyah saçları görmüştü. Aslında baya bir süredir kullandığı ilaçların etkisiyle dökülen saçlarını. Eli hemen saçlarına gittiğinde ise daha dokunmuş olmasına bakmadan yer ile buluşmuştu siyah saçlar. Ağlamamak için zor duruyordu. Ağlarsa Jeongin uyanırdı ve uyanırsa bu manzarayı görmesini istemiyordu. Yere dökülenleri de topladıktan sonra hızla lavaboya gitmişti. Çöp kovasını açmış ve elindeki saçları atmıştı. Belki de yeni bir imaja ihtiyacı vardı. Hiç kullanmadığı, babasının ona hediye aldığı tıraş makinesini elleri arasına almıştı titreyerek. Zor da olsa bastı tuşuna. Altına serdiği havluya eğilerek hiç yapmak istemediği bir şeyi isteyerek yapıyordu. Küçüklüğünden beri saçları onun için her şeydi. Onlara bakar, boyar, tarar ve istediği şekli verirdi. Onlarla oynamaya bayılırdı mesela Jeongin. Bir kere önüne oturtup çeşitli tokalarla yapmıştı saçlarını. Sonrasında o da, onunkini yapmıştı tabi ki.Gözlerinden akan yaşlar, siyahlıkların üzerine düşerken havlunun ıslanması ile anlamıştı bunu Hyunjin. Oldukça sessizce yapıyordu işini. Jeongin uyansın istemiyordu, onu böyle ağlarken en değerlilerini keserken görsün istemiyordu. Lanet olsun ki bu saatten sonra Jeongin'inin üzüleceğini bildiği için Jeongin'in inandığı üzere yok olmak istiyordu. Bu yok oluş Jeongin'in hafızasından silinsin diye ümit ediyordu. İnandığı Tanrı'dan son dileği buydu Hyunjin'in. Kafasını kaldırmaktan, kendisine bakmaktan ilk kez korktu. Görmek istemiyordu bu hâlini. Ne kadar istemese de kaldırdı kafasını Hyunjin. Baktı aynada çökmüş suratına. Yok olmak üzereyken olduğu duruma baktı. İçeride yatan bedeni düşündü. En naif hâliyle uyuyordu içeride. Her şeyden habersiz bir şekilde, yaşayacağımı umarak rüyalarını yaşıyordu. "Aptaldım, bana verilen hayatı dibine kadar yaşayamayacak kadar aptaldım." kendi kendine konuşuyordu sadece. Kapısının tıklanması ile oraya dönmüş, ardından hemen yerdeki havluyu alıp küvete koymuştu. Sonrasında atabilirim, diye düşündü. Kapıyı açmış ve uykulu çocuğa bakmıştı. "Günaydın meleğim." Jeongin, gözlerini küçük bir çocuk misali kaşıdığında değnekleri elinden kayarken yakaladı Hyunjin. Kendisini tutan çocuğa dikkat ettiğinde yüzünde değişik bir ifade belirmişti. "Hyunjin," ellerini saçlarına götürdüğünde kısa olmaları garibine gitmişti. Hyunjin asla kıyamazdı onlara. Maşa vesaire yaparken bile kırk kere düşünürdü yanar mı diye. "Ne yaptın?" "Değişiklik olsun istedim Jeongin. Yakışmış mı?" Jeongin'i alıp yüzünü yıkadıktan sonra yatağa oturtmuştu çocuğu tekrardan. "Yakışmış ama sen dokundurmazdın bile." "Değişmek istedim Jeongin'im. Takma kafana. Güzel oldu mu? Onu söyle." Jeongin gülen yüzü ile ellerini tekrar Hyunjin'in saçlarına götürdüğünde konuşmuştu bir kez daha. "Güzel olmuş Hyunjin." Hyunjin, acısını altına gömdüğü gülümsemesini sunmuştu küçüğe. O da karşılık olarak güldüğünde aslında biliyordu bir şeyler olduğunu. O siyah saçlara kıyamazdı, kendisi de Hyunjin'de. Hâlâ ayakta olmalarının Jeongin'i yorabileceğini düşünmüş ve saatin de daha 5.30 olmasını da düşünerek Jeongin'e yardım ederek yatağa ilerlemişlerdi. "Meleğim, benim hastaneye gitmem gerekiyor. O yüzden birazdan çıkacağım. Merak etme olur mu?" Jeongin, uykulu gözlerini Hyunjin'in soluk yüzünde gezdirmiş ve konuşmuştu. "Neden gideceksin? Bir şey mi var Hyunjin? Eğer var ise ve bana söylemiyorsan üzülürüm." Hyunjin, yatakta yatan minik bedenin alnına öpücük kondurmuştu belki de tüyden hafif. "Yok Jeongin'im. Olsa söylerdim." İçi içi yiyordu. Yalan söylediği ve onu daha çok üzdüğü için fakat buna mecburdu. Yüzde beşlik dilimini de beklemeliydi. "O hâlde niye gidiyorsun bu saatte?" Merakla sorduğu soruya yanıtını bekliyordu Jeongin. "İlacım bitmiş bebeğim. Onu yazdırmam gerekiyor." Jeongin, kapalı gözleri ile kafasını sallamıştı. "Anladım, hemen dön olur mu? Biliyorsun, yalnızlıktan korkuyorum." Hyunjin, titreyen ellerini Jeongin'in saçlarına götürmüş ve bir kere geriye atmıştı. Ardından yanağına da öpücük bırakıp çıkmak üzere hazırlanmaya başlamıştı. Araba da hem ağlıyor hemde sorguluyordu Hyunjin. Bu kadar kötü birisi olmayı nasıl başardığını düşünüyordu. Jeongin'i nasıl bu kadar üzdüğünü ve hâlâ üzüşünü düşünüyordu. Düşünüyordu ve bu daha çok gözlerinin buğulanmasına sebep oluyordu. Lanet okudu bir kez daha yaşadığı hayata. Varlığına inandığı Tanrı'dan bir kez daha Jeongin'i koruması için dua etti. Hep ettiği duayı bir kez daha etti. Arabayı alışık olduğu otoparka bırakıp, asla çıkmak istemediği merdivene yönelmişti. Bir aya yakındır sürekli gidip geldiği için bildiği kolidorlardan geçerek doktorunun odasına ulaştı. Daha randevular başlamadığı için bir kere kapısını tıklatarak gitmişti içeriye. "Hoşgeldin Hyunjin." Hyunjin, kendinden yaşça büyük olan adama baş selamı verip karşısındaki koltuğa oturmuştu. "Hoşbuldum bay Bang. Bugün gelmemi söylemiştiniz." "Evet Hyunjin." Bay Bang önündeki bir takım kağıtları düzenleyerek tekrar konuşmaya başlamıştı Hyunjin'e karşı. "Biliyorsun bir aydır gelip gidiyorsun buraya. Gelmen iyi olmuş fakat geç kalmışsın Hyunjin. Tümör baya büyümüş vaziyette. Ameliyat olsan bile yaşama şansın yüzde beş görünüyor. Bundan sonra karar senin Hwang Hyunjin, ya ameliyat olacaksın ya da olmayacaksın ve ölümü bekleyeceksin." "Ameliyat olsam da ölmeyecek miyim, bay Bang?" Doktor sıkkın bir şekilde nefesini verip bakmıştı Hyunjin'e ait olan dosyaya. "En azından şansın var Hyunjin. Ameliyat olumlu da geçebilir." Hyunjin, yüzüne buruk bir gülümseme sunmuş ve konuşmaya zorlamıştı kendini. "Yüzde beşe mi güveneceğiz doktor?" Adam Hyunjin'e bakmış ve ayaklanmıştı. "O kadar küçümseme bazı şeyleri Hyunjin. Bu ameliyat ile kaç kişi iyileşti haberin var mı? Her zaman bir umut vardır, ufacık bile olsa inanmalısın. O ameliyata inanmayarak girersen yine olmaz, inanman lazım. İnanıyorum ben ki sen güçlü birisisin. Hem o telefon ekranındaki kişi." gülümseme ile açık olan telefon ekranını göstermişti doktor. Hyunjin acele ile kapatmaya çalışsa da görmüştü Bay Bang dediği adam. "Saklamana gerek yok Hyunjin. Onu seviyorsun ki telefonunun ekranında o var. Onu nasıl seviyor olman beni ilgilendirmez ama onun için bence inanmalısın." Hyunjin, gözünün önüne gelen masumluk karşısında yumuşamış ve tebessüm ile doktora dönmüştü. "Pekâlâ Bay Bang. İnanıyorum." "Süper, yarın sabah saat 13.00'de gel ve alalım seni." Hyunjin, ellerini giydiği siyah eşortmanına silip doktorun uzattığı elini sıkmıştı. "Peki Bay Bang. Teşekkürler." Doktor gülümsemiş ve yanıtlamıştı. "Rica ederim Hyunjin. Dikkat et kendine." Kafa selamı ile oradan ayrılmıştı. Kapıdan çıktığı an gelen his ile yere yığılmamak için kendini zor tutmuştu. En yakın koltuğa oturup düşündü bir süre. Elleri arasındaki kafasını sıkmış ve kafasındaki sesleri engellemeye çalışmıştı. Her şeyin üst üste gelmesi en çekilmez olaydı bu hayatta. Bir tarafın yaşamak ister iken diğer tarafın ölmek için yalvarırdı. Hyunjin'de bu raddedeye gelmişti. Jeongin için yaşamak fakat çektiği acılardan bir an önce kurtulmak için ölmek istiyordu. Kendine geldiğini düşündüğünde ayaklanmıştı. Fakat tam ayağa kalkamamış ve gözleri kapanmıştı. ∆ Jeongin, çalan telefonunu duyduğunda elindeki bardağı bırakarak arayan kişiye bakmıştı. Numaranın aradığını gördüğünde fazla önemsememiş fakat yine de açmıştı. "Efendim?" Karşıdan gelen hışırtı seslerine karşılık kaşlarını çatarak bir kez daha seslenmişti karşı tarafa. "Kimsiniz acaba?" Sonunda bağırış sesleri biraz olsun inmiş ve tanımadığı o sesi dinlemişti. "Yang Jeongin, değil mi?" Ellerini masaya koyarak tahta sandalyeye oturmuştu. Titreyen ellerine hâkim olamazken zar zor onayladı telefondaki kadını. "Evet, benim." Kadın nefesleri arasında konuştu. "Merhabalar Bay Yang. Arkadaşınız Hwang Hyunjin acil ameliyata alındı. **** Hastanesi, rehberde tek sizin isminiz olduğu için sizi aradık. Hemen gelin lütfen, mümkünse." Jeongin, ne olduğunu anlamıyordu. Karşıdaki kadın neler geveliyordu? Hemen telefonu kapatarak altındaki şortu değiştirerek dışarıya atmıştı kendini. Hastahanenin ismi aklına geldiğinde iki sokak ötedeki olduğunu düşünerek değnekleri ile ne kadar hızlı olabilirse o kadar hızlı bir şekilde gitmeye çalışıyordu. Yoluna çıkan taşlar onu zorlasa da cebinde bir kuruş dâhi olmadığı için yürümek zorundaydı. Değneklerini sıkıca kavramış ve soluk soluğa bir duvarın önünde durmuştu. Karşı taraftan üst katlarını gördüğü binayı gözleri güldüğünde buruk bir gülümseme sunmuştu. Kendine az da olsa geldiğinde tekrar yola koyulduğunda iki dakikanın sonunda hastaneye ulaşmıştı Jeongin. Ağlayan gözlerine hâkim olamazken karşıdan karşıya geçmeye çalışıyordu. Hızla gelen arabalar zerre umrunda değildi, şuan aklında sadece Hyunjin vardı çünkü. Bir şey olduğunu biliyordu. Ona tümör olduğunu söylese de bu kadar acelesi olduğunu söylemesi gerekiyordu. Jeongin, o kadar merakının üzerinde bir de kırılmıştı Hyunjin'e. Belki üzmek istememişti fakat eğer söyleseydi bu sabah onun yanında gelirdi buraya. Tanrı'ya dualarını iletmeye çalışırken daha hızlı olmaya çalıştı. Elinden geldiğinde hızlıca savuruyordu değneklerini. Hastaneye sonunda ulaştığında bir an önce ameliyathanenin oraya gitmek istiyordu. Hızını kesmeden gideceği sıra da bir kadının onu durdurması ile şaşırmıştı bir anda. "Beyefendi, oraya giremezsiniz. Hastanızı burada bekleyin lütfen." Jeongin, kadının arkasından bakmaya çalışsada kapalı kapı yüzünden hiç bir şey göremiyordu. "Yalvarırım bırakın gireyim. Oturup bekleyeceğim sadece. Arkadaşım orada. Lütfen, lütfen." dediği an kendini yere bırakmıştı. Gücü kalmamıştı. Kolları uyuşmuş ve başı dönüyordu. Koltuğa bile gidemeyeceğini anlamıştı. Ağlamaya başlayan gözlerine hıçkırıkları da eklenmişti. "Tanrım, ne olur Hyunjin'imi alma benden. Ona bir şey olmasın, lütfen. Bana çektir bütün acıları. Ben yaşayayım onun yaşadıklarını ama o mutlu olsun. Dayanamazdı ki o. Neden, neden onca insan varken onu seçtin tanrım? Bunu çektirme ona lütfen, lütfen." Gitgide kısılan sesini kâle almadan konuşmuştu Hıçkırıklarının arasında Jeongin. Hemşireler onu kaldırmaya çalışsa da Jeongin, kalmak istemiyor gibiydi. Gücü kalmamıştı. Dayanacak gücü gram yoktu. Nefeslerinin kesildiğini hissetti Jeongin. Kalbine giren sancı ile oraya baskı uygularken kapıya bakmıştı. Buğulu camdan az çok belli olan sedyeli hastayı görmüştü. Ayağa ne kadar kalkmak istese de reddetmişti onu bedeni. Ardından açılan kapıdan çıkan üzeri örtülü bedeni gördüğünde, dua etti. "O olmasın lütfen." diye mırıldandı. Doktor, hemşireye bir şeyler sorduğunda direk Jeongin'i doğru adımlamıştı doktor. "Jeongin?" Gözlerine baktı çocuk, adamın. "Mazur görün beni, alt ekstremite felci." Doktor anladığını belirttiğinde yüzüne üzgün olduğuna inandığı bir yüz ifadesi takarak konuşmuştu. "Sorun değil, geçmiş olsun. Hyunjin.." Jeongin yaşlı gözlerini adamın ağzından çıkacak olan sözlere odaklamıştı. "Ee Doktor. Ne oldu? O çıkan o değildi, değil mi?" "Üzgünüm, çok üzgünüm. Geç kaldık, çok geç kaldık." Jeongin hissetmediği ayaklarına yumruk atmaktan çekinmiyordu. Ağlayışının git gide yükseldiğini gördüğünde hemen doktor sarmıştı kollarını ağlayan çocuğa. "Jeongin, ne olur yapma." "O benden sakladı. Hep sakladı. O yüzden geç kaldık doktor! Önceden haberim olsaydı, sürükleyerek getirirdim onu! O benim tek yaşama sebebimdi doktor! Beni bıraktı, neden, neden yaptı bunu bana! Neden yaptı meleğine!" Doktor ne yapacağını anlayamazken sakinleştirici için hemşireye haber vermişti. Jeongin, kolunda hissettiği acı ile Hyunjin'in adını sayıklayarak sessizleşmişti. Ardından kapanan gözlerinden son bir yaş daha düşmüştü, Hyunjin'in ruhunu acıtan. ∆ Hyunjin ölmüştü o gün. Jeongin'i de öldürmüştü. Ruhu ölü olan bedenler o gün bedenen gömülmüştü. Jeongin, yaşamındaki amacı bulamıyordu.Zaten Hyunjin, gitmişti. O da bırakmıştı annesi gibi. Kime güvenebilirdi bu saatten sonra. Herkes ona değer verecek ardından ölecek miydi? Günlerinin karanlığı artıyordu her geçen gün Jeongin'in. Gözleri açılmak istemiyordu. Felç tamamen vücudunu ele geçirmek üzereyken o yine Hyunjin'i düşünüyordu. Onun elini asla bırakmayacak olan kişi, onun elini bırakmış ve hatta koparmıştı. Bir daha kime dokunabilirdi bu eller? Bu hayattan kurtulmak için dua etti Jeongin, yerinde olmayan aklı ile. Kaç gündür uyutuluyordu, bilmiyordu. Uyansa Hyunjin'i düşünmekten deliririyordu. Aklını kaybediyordu. Kendine zarar veriyor ve buna engel olanlara da zarar vermekten çekinmiyordu. Ona verilen ilaçlar onun iyileşmesi içindi ve Jeongin iyileşmek istemiyordu. Bu odadan kurtulmak istiyordu. Gözünden artık akmayan yaşların acısını öldüğünde Hyunjin'den çıkarmak istiyordu bir an önce. Git gide kollarını ve bedenini de etkileyen felç onu tamamen yatağa mahkûm etmişti. Hyunjin varken o iyiydi, yaşıyordu ve o hasta gibi hissetmiyordu. Şuan oldukça hastaydı. İyi değildi ve yaşayamıyordu. Bu gecede de hep yaptığı gibi sadece ölmek için dua etmek ediyordu. Sabahın ilk ışıklarında yüzüne vuran ışık ile Jeongin gözlerini açmak istedi. Onu engelleyen bir şeyler varmış gibi hissediyordu. Açamıyordu bir türlü güzel incilerini. Zorlasa da olmuyordu. Dışarıdan gelen sesleri işitse dâhi bir hareket bir mimik yapamıyordu. Zorluyordu yine de. Düşünüyordu sadece. Düşünceleri onu korkutuyordu. Felcin onu tamamiyle kollarına aldığını düşündü. Öyle de olmuştu. Zamanla yatmaktan çürüyecek olan bedenindeki masum öpücükleri hatırladı bir kez daha. Açamadığı gözlerinden bir yaş firar etti. Yanaklarına ordanda boynuna. Bunlar tüy gibiydi. Hissetmiyordu bile. Zar zor bir kıpırtı vardı fakat olmuyordu. Yatağa çivilenmişti. Sakince ölmeyi bekleyecekti. ∆ Günler su gibi gelip geçiyordu. Jeongin için ne kadar zor olsa da öyleydi. Bir hışımla geçmişti koskoca bir ay. Hyunjin öleli bir ay olmuştu. Bir kıpırtıya hasretti bütün doktorlar Jeongin'de. O ise uyumak istiyordu ki zaten istemese bile açamıyordu güzel gözlerini. Hyunjin'in hayran kaldığı gözlerine bir daha kimse bakamayacaktı. Jeongin hissetmese de her dakika ağlıyordu. Kapalı gözlerin kapaklarının arasından kaçak sızan yaşlar daha da kirletiyordu Jeongin'in yaşamını. Her biri daha çok acı veriyordu. Hislerini tamamen kaybetmişti küçük sarı saçlı olan. Gözlerini açmıyor, açsa bile bomboş bakıyordu. Ölümü isteyecek kadar nefret ediyordu yaşadığı bu durumdan. Öğlen saatlerinde hastahanede bir yoğunluk vardı. Bir sürü ambulans gelip gidiyor, acil dolup taşıyordu. Jeongin ise sadece sesleri duyuyordu. Felç tamamen onu kolları arasına almıştı. Gözlerini açamıyordu artık. Sadece kalbinin attığını gösteren makinenin atma sesi vardı sessiz oda da. Hyunjin'in ölümü onu da öldürmüştü. Bir kere bile gidememişti mezarına. Ölüm tek çare iken doktorlar zorluyordu. Yaşatmaya çalışıyorlardı ümit varmışcasına. Yoktu ama. Yüzde bir bile kalmamıştı iyileşmesinin. Kalbine giren ağrı ile gözlerinden yaş gelmişti Jeongin'in. Zar zor, kendini zorlayarak parmağındaki düğmeye basmıştı. 10 dakika, 20 dakika, yarım saat... Gelen bir kişi bile olmamıştı. Arka arkaya bastığı düğmelere rağmen bir insan bile girmemişti içeriye. Jeongin sadece ağlıyordu. Yaptığı ne vardı ki başka zaten. Sadece ağlardı. O hep ağlamıştı. Makinenin sesi ile birlikte kapı açılmış ve hemşireler girmişti içeriye. Jeongin, derin bir nefes almıştı ve geri verememişti bile. Zaten kapalı olan gözleri artık tamamen karanlığa bürünmüştü. Artık Hyunjin'in kolları arasında yaşıyordu, yani umarım. ∆ Onlar birbirleri içindi. Tamamen birbirleri için yaratılmış iki bedendi, ruhtu. Zeus'un dört kol, dört bacak efsanesine en uygun kişilerdi. Onlar bir bütündü ayrılmak zorunda kalan. Bir hastalık onları savurup götürdü. Belki birisinden birisi çıkıp deseydi âşık olduğunu iyileşirlerdi belki de. Aşk her şeyi iyileştirirdi. ♤♤♤♤♤♤♤♤♤♤ Cıvıl cıvıl kuş seslerinin arasında, baharın en güzel günlerini insanlara yaşattığı o günlerden birinde topuyla oyun oynuyordu. Bahçe duvarına peşpeşe sıraladığı paslardan sonra top ayağının dibine tekrar geldiğinde eline almıştı bu sefer. Gülerek terasta arkadaşlarıyla oturan annesine bakarak güldü küçük çocuk. Ardından demir bahçe kapısının orada, elinde başka bir top ile kendisine bakan çocuğa baktı. Muhtemelen kendi yaşlarında, sessiz olduğu her halinden belliydi de. "Jeongin! Bak anneciğim, bir arkadaş. Tanışsana." Annesi kendisine seslendiğinde hemen bu anı bekliyormuşcasına koşturdu kapıya. Dışarıda duran çocuk mahçupca gülümseyerek bir iki adım attı. O da tanışmak istiyordu Jeongin ile. "Merhaba! Benim adın Jeongin. Senin adın ne?" Kapıyı açmış ve hızlıca minik elini uzatmıştı. Sıraladığı kelimeler sonrasında ise sessizce uzatmıştı çocukta. Elleri birleşirkende bu sefer o konuştu. "Hyunjin benim adımda. 7 yaşındayım." "Yaşıtız dostum! Hadi gel top oynayalım!" Sevinçle zıplayarak ilerlediler bahçeye doğru. Hikaye başa sormamıştı, Kader dedikleri baştan yazılıyordu

Bölüm sonu

2 yorum