Akyaka, Muğla'nın Gökova Körfezi'ne yaslanmış, çam kokusu ve denizin tuzlu esintisiyle sarılı, adeta bir masal diyarından fırlamışçasına huzur vaat eden bir kasabaydı. Sakinliğiyle değil, gürültülü ve hayat dolu genç nüfusuyla öne çıkardı. Akşamları Azmak Nehri’nin berrak sularında yankılanan kıkırdamalar, sahil boyu uzanan kafelerden süzülen popüler müziklerin ritmiyle birleşir, kasabanın genç ruhunu her köşede hissettirirdi. Yaz aylarında kalabalıklaşan sokakları, baharın gelişiyle birlikte yerel lise öğrencilerinin cıvıl cıvıl sesleriyle dolup taşar, Akyaka adeta gençliğin ve enerjinin bir sembolü haline gelirdi. Herkes birbirini tanır, küçük kasabanın güvenli kollarında büyürdü. Ancak bu cennet köşesi, bir gecede, hiç kimsenin beklemediği karanlık bir sırrın ağırlığıyla sarsılmak üzereydi.
Gecenin en kör vaktinde, ayın solgun ışığı Azmak'ın üzerinde titrerken, Akyaka'nın alışık olmadığı siren sesleri kasabanın sessizliğini yırtarak göğe yükseldi. Mavi ve kırmızı ışıklar, kasabanın daracık sokaklarında dans ederek, eski taş binaların duvarlarında ürkütücü gölgeler oluşturuyordu. Seslerin peşine düşen kasaba halkı, uykulu gözlerle pencerelerinden sokağa dökülüyor, karanlıkta birbirine fısıldayan kalabalık her geçen dakika büyüyordu. Herkes aynı soruyu fısıldıyordu: "Ne oldu? Kimin başına ne geldi?"
Kalabalık, kasabanın biraz dışında, lüks sayılabilecek iki katlı bir evin önünde toplanmıştı. Polis bantları çoktan gerilmiş, meraklı bakışları uzak tutmaya çalışıyordu. Ama nafile. Fısıltılar büyüyor, merak, korku ve endişeyle harmanlanmış bir uğultu yükseliyordu. Levent, Komiser Levent Kara, Akyaka'ya tayin olduktan sonraki ilk ciddi olayıyla yüzleşiyordu. Elinde not defteri, genç yüzünde kasabanın huzuruna yakışmayan derin bir ciddiyetle, olay yeri inceleme ekiplerinin arasında dolaşıyordu. Bakışları, etrafındaki her yüzü tarıyor, cevap arıyordu.
Gecenin soğuk, nemli havası, evin önünde bekleyen kalabalığın yüreğindeki acıyı donduruyordu. Köşede duran, yüzleri bembeyaz kesilmiş, gözleri şişlikten kapanmış bir çift, tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Genç çocuğun annesi ve babasıydı onlar. Baba, gözleri boşluğa takılı kalmış, acıdan felç olmuş gibi duruyordu. Anne ise, dizlerinin üzerine çökmüş, toprağı yumrukluyor, boğazından yırtıcı, insanüstü çığlıklar yükseliyordu. Her çığlık, kalabalığın sessizliğini bin parçaya bölüyor, orada bulunan herkesin yüreğini buruyordu. Evlat acısı, böylesine güzel bir gecenin üzerine kabus gibi çökmüştü. Etraftaki bazı veliler, kendi çocuklarına sarılarak, bir yandan onları korur gibi davranıyor, bir yandan da gelebilecek felaket senaryolarını akıllarından geçiriyordu. Gözlerinde beliren o anlık korku, her ebeveynin içindeki en derin endişeyi yüzeye çıkarıyordu: "Ya benim çocuğum olsaydı?" Çocuklar ise, anlam veremedikleri bu karmaşayı, annelerinin eteklerine tutunarak, fısıltılardan parçalar yakalayarak anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Masumiyetleri, bu karanlık olayın ağırlığı altında ezilmek üzereydi.
Kalabalığın arasında, yüzünde şaşkınlık, korku ve inanmazlık harmanlanmış, çakır gözleri olayın merkezine kilitlenmiş bir genç kız duruyordu. Lütuf'tu o. Kıvırcık, uzun kestane rengi saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, rüzgarda hafifçe dalgalanıyordu. Vücudu zayıf, duruşu kırılgandı ama bakışlarında garip bir kararlılık vardı. Gözleri, polis bantlarının arkasındaki eve, sanki içerideki sırrı kendi zihniyle çözebilecekmiş gibi odaklanmıştı. O da diğerleri gibi, bu gece yaşananların gerçeküstülüğüne inanamıyordu. Yıllardır komuşusu olan aynı okuldaki arkadaşı , dün akşam saatlerinde, bileklerini keserek banyoda intihar etmişti. Babası tarafından bulunmuş, sessiz çığlıkları kasabanın kalbine saplanmıştı.
Ölen gencin adı Enes'ti. Lisenin en popüler, en karizmatik isimlerinden biriydi. Okulun rock grubunun solisti, aşırı egoist denebilecek derecede özgüvenli, her zaman dikkat çekmeyi başaran, renkli hayatı ve enerjisiyle tanınan bir gençti. Sahnedeyken attığı kahkahalar, arkadaşlarıyla girdiği iddialaşmalar, kızların peşinden koştuğu yakışıklı yüzü… Onu tanıyan kimse, Enes'in intihar edebileceğine inanamıyordu. Rock grubundaki arkadaşları, en yakın dostları bile, bu trajik olayın ardındaki sebebi bir türlü kavrayamıyorlardı. Herkes şaşkın, herkes sorguluyordu: "Neden Enes? Neden böyle biri intihar etsin ki?"
Ertesi sabah, Akyaka'nın uyandığı güneş, kasabanın üzerine düşen gölgeleri dağıtamamıştı. Hava karışıktı, güneş parlasa da, dün gecenin ağırlığı her köşede hissediliyordu. Lütuf'un evinin önünde, sabahın erken saatlerinde eski, üstü açık bir araba fren yaparak durdu. Aracın rengi, geçmişin özgür ruhunu taşıyan, yıllanmış ama hala göz alıcı bir parlaklıktaydı. Tıpkı sahibi gibi. Direksiyonun başındaki genç, Tunç'tu. Esmer teni, dalgalı koyu kahverengi saçlarının bir kısmını alnına düşüren asi bir tutamla çerçeveleniyordu. Gözleri, Tunç'un karakterini yansıtan derin ve düşünceli bir kahverengiydi. Kaslı ve sportif vücudu, kot ceketi altında kendini belli ediyor, belirgin yüz ve çene hatları, ona hem yakışıklı hem de sert bir hava katıyordu. Tunç, lisenin popüler gençlerindendi ama daha sakin ve düşünceli bir karizmaya sahipti.
Lütuf, evden çıktı. Bakışları hala dalgın, dün gecenin görüntüleri zihninde dönüp duruyordu. Tunç, onu görür görmez arabadan atladı, Lütuf'a sıkıca sarıldı. Kokusunu içine çekti, sanki onu hiç bırakmak istemiyormuş gibi. Sarılmalarının ardından Tunç, Lütuf'un yüzünü avuçlarının arasına aldı, çakır gözlerinin içine baktı. "İyi misin Lütuf? Çok korktum dün gece senin için." Lütuf sadece başını sallamakla yetindi. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. Tunç, Lütuf'un dudaklarına narin bir öpücük kondurdu, ona güç vermek istercesine. Lütuf, yavaşça arabaya bindi, yan koltuğa oturdu. Akyaka'nın sabah serinliği, genç kızın içindeki titremeyi dindiremiyordu.
"Dün gece..." diye fısıldadı Lütuf, sesi çatallaşıyordu. "Enes... İnanabiliyor musun? Babası bulmuş onu banyoda. Bileklerini kesmiş." Tunç'un yüzündeki kararlı ifade, duyduklarıyla birlikte yerini şaşkınlığa bıraktı. "Enes mi? Nasıl yani? O mu yapmış bunu? İmkansız. Enes, hayata en bağlı insanlardan biriydi. Aşırı kendine güvenli. Onu bir şeyin yıkabileceğini düşünmezdim." Lütuf, gözlerini boşluğa dikti. "Kimse anlamıyor Tunç. Kimse..."
Araba yavaşça okulun yolunu tutarken, Lütuf'un zihninde dün gece gördüğü görüntü, polis ışıkları ve annenin çığlıkları canlandı. Olayın şoku ve gizemi, tüm kasabanın üzerine bir karabasan gibi çökmüştü. Lütuf, kendisini toparlamaya çalıştı. Okula varmadan önce Tunç'un güvencesine ihtiyacı vardı.
Okul kapısına geldiklerinde, onları Nehir bekliyordu. Kısa, düz sarı saçları çenesinde bitiyor, kakülleri alnına düşüyordu. Yüzündeki neşeli ifade, Lütuf'un içindeki kasveti biraz olsun dağıtmıştı. "Lütuf! Tunç! Geldiniz sonunda! Neredeydiniz siz? Dün gece Enes'in başına gelenler..." Nehir, kelimelerini toparlamaya çalışırken, yüzündeki neşe bir anlığına soldu. Lütuf, Nehir'e sıkıca sarıldı. "Çok kötüydü Nehir. Çok."
Tam o sırada, arkalarından dalga geçen bir ses yükseldi. Munar'dı o. Tunç'tan daha esmer teni, dudağının kenarındaki belirgin beni ve kıvırcık siyah saçları ile dikkat çekiyordu. Nehir'e doğru, alaycı bir gülümsemeyle yaklaştı. "Vay, bizim güzeller güzeli Nehir de gelmiş. Enes'in intiharını duydunuz mu gençler? Vay be, kim derdi ki bizim rockçı egoist Enes bile sonunda havlu atacak." Munar'ın sesi, alaycı bir tonda yükseliyordu. "Babası bulmuş onu, banyoda, bileklerini kesmiş... Ne dram ama! Belki de son konserinde fazla rock'n roll yapmıştır."
Lütuf ve Tunç, Munar'ın bu vurdumduymaz tavrına karşılık vermediler. Nehir ise kaşlarını çattı. "Munar, komik değil bu. Bir insan öldü." Munar omuz silkti. "Hayatım, benim için her şey bir komedi zaten. Hem Enes gibi birinin bu kadar acizce ölmesi... Cidden, insan biraz daha orijinal bir intihar yöntemi bulamaz mıydı?" Lütuf, Munar'ın bu tepkisinin altında yatan rahatsız edici mizahı ve karakterini bildiği için derin bir nefes aldı. Onu ciddiye almanın anlamsız olduğunu biliyordu. "Munar, lütfen."
Konuyu dağıtmak istercesine, Munar bu sefer Nehir'le uğraşmaya başladı. "Nehir, dün gece nasıl uyudun bakayım? Yoksa sen de rüyanda zombi Enes'i mi gördün? Korktun mu yoksa?" Nehir, Munar'ın sataşmalarına alışkın olduğu için gözlerini devirdi. "Munar, sen gerçekten..."
Tunç, Munar'ın konuyu dağıtmak istediğini anladı. Lütuf'un hala şokta olduğunu hissediyordu. Enes'in intiharı, onun için de kabullenilmesi zor bir şeydi. "Enes'in arkadaşlarıyla konuşalım bir..." dedi Tunç, Lütuf'a dönerek. "Belki onlar bir şeyler biliyordur. Son zamanlarda tuhaf bir şeyler yaşadığını falan..."
Okul koridorları, gençlerin fısıltılarıyla doluydu. Herkes Enes'in intiharını konuşuyor, anlam veremiyordu. Tunç, Lütuf ve Nehir, Enes'in rock grubundaki arkadaşlarıyla, okul bahçesinin biraz daha sakin bir köşesinde buluştu. Tunç hemen konuya girdi. "Çocuklar, Enes... Son zamanlarda tuhaf bir şeyler mi yaşıyordu? Bize söylemediği, garip bulduğunuz bir şey?"
Rock grubunun bateristi, endişeyle başını salladı. "Aslında... Evet. Bir süredir kabuslar görüyordu. Garip kabuslar." Grubun gitaristi devam etti. "Bir köpekbalığı... Can çekişerek ölen, karaya vurmuş bir köpekbalığı gördüğünü söylüyordu. Hatta... Hatta bir keresinde o kadar gerçekçiydi ki, uyandığında terden sırılsıklamdı ve titriyordu."
Nehir , duyduklarıyla birlikte tüyleri diken diken oldu. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Lütuf ise, aniden solan yüzüyle, arkadaşlarına döndü. Ses tonu, alışık olunmadık bir ciddiyetle doluydu. "Ben de... Ben de aynı rüyayı gördüm." dedi Nehir.