...
Oturduğum mahalleye taşınalı neredeyse on bir yıl oldu. Kazadan sonra taşınmaya karar vermişti ailem. O yıl hayatımın en zor yılıydı diyebilirim. Hastalığımla henüz tanışmışken yeni şehir, yeni ev ve hatta yeni arkadaşlar öylesine zor gelmişti ki annem neredeyse her gün okula gelirdi ve öğretmenlerimle birebir konuşurdu. Babam da keza öyle, her okul çıkışı beni bekler elimi tutarak götürürdü evimize. Neşeme, üzüntüme ortak olan ailemi, hastalığıma da ortak ettiğim için kendime kızıyordum. Senelerdir.. Hatta bir gün anneme onunla okula gelmek istemediğimi ve tek başıma gideceğimi söylemiştim. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağarken benim inadıma yenik düşen annem şemsiyeyi alıp önden gitmişti. Arkasından korkuyla titrerken başaracağıma bir kez daha inanmıştım ve apartmandan dışarı çıkmıştım. Yağmur saçlarımı sırılsıklam yaparken gitmeyen adımlarım tenime değen o sularla beraber işimi daha da zorlaştırmıştı. Artık vazgeçme noktasına geldiğim de yağmur damlalarıyla beraber gözümden düşen yaşlarla önümü görmekte zorlanırken kırmızı şemsiyeyi bana doğru tutup adını söylemişti Yavuz abi. Onun güler yüzü ve tatlı ifadesi karşısında dilim tutulmuştu ve ağlamaya başlamıştım. Söylediğim sözler sadece şunlardı.
"Ben kimseyi hatırlamıyorum. Arkadaşlarımı tanımıyorum. Ailemi tanımıyorum. Bıktım bu hastalıktan."
İçimi döktüğümde rahatlamıştım ve bana o an şunu demişti.
"Demek kimseyi tanımıyorsun. O zaman beni tanıman için sihirli sözcüğü söyleyeceğim. Böylece kim olduğumu anlayacaksın. Anlaştık mı?"
Göz yaşlarımı montumun kollarına silerken kafamı sallamıştım ve o sözcüğü söylemesini beklemiştim.
"Ufaklık."
..
On bir yıldır değişmeyen o ses tonu, her defasında hastalığımı unutmama yardım ediyordu. Bugün de öyle.
"Yavuz abi."
Samet'i süzerken konuştu.
"Ne arıyorsun bakalım burada yoksa yanıma mı geldin?"
"Yanına gelmeyi daha çok isterdim ama.." parmağımla arkamda ki kapıyı işaret ederken devam ettim.
"Tuna hoca çağırdı da."
"Bir yaramazlık falan yok değil mi?"
"Yok ya sadece alan sınavı hakkında bilgi almak istedim."
Gözlerinin içine bakarak yalan söylediğim için üzülüyordum.
"Bana diyebilirdin kırıldım şuan."
"Tabi haklısın ama rahatsız etmek istemedim."
"Öyle mi küçük hanım? Rahatsız olmam ben, istediğin zaman gelebilirsin."
Cevap vermek üzereydim ki Samet kolumu dürttü ve mırıldanarak "Gidelim artık." dedi. Yavuz abinin anlamaması umarak gözlerim kısık halde gülümsedim.
"Tamam gelirim en kısa zamanda inşallah. Biz gidelim. Kolay gelsin sana."
"Sağol ufaklık. Görüşürüz."
Elimi hafifçe sallayarak Samet'in arkasından yürüdüm. Merdivenleri inerken öylesine hızlıydı ki aramızda baya bir mesafe oluşmuştu.
"Hey beni bekle."
"Geç kaldık senin yüzünden."
"Hiçte bile."
Sesim yankı yaparken bağırmaya devam ettim.
"Soyadlarınız aynı değil Tuna hocayla."
Yerinde durdu ve bana doğru dönerek "Evet çünkü biyolojik amcam değil. Babamın çok çok yakın arkadaşı. Eğer bir amcam olsaydı ancak bu kadar çok severdim." dedi.
Sülalesini tanımadığım için seviniyorken, Tuna hocanın yüzünü hatırlamam gerçekten bir tesadüf olabilir miydi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Sessiz kalmam Samet'i şaşırtmış olmalıydı.
" Yorum yapmadın. Neyi düşünüyorsun. Aklın hala kamera kayıtlarındaysa rahat olabilirsin."
Merdivenlerden temkinli şekilde inerken "Tamam, rahat olmaya çalışırım." dedim. İçimde hala bitmeyen o sıkıntı nüfuz etmeye devam ediyordu. Beynimde sadece iki yüzü net görebiliyordum. Samet ve Tuna hoca. Samet'i hatırladığım ilk ana döndüğümde ondan gerçekten hoşlandığım için hatırlıyor olacabileceğimi düşünmüştüm. Fakat Tuna hocayı hatırladığım an da düşüncelerim değişti ve bu bilinmezlik üçgeninde bir bağ aramaya başladım. Bunlar tesadüf olamazdı. Hayatın bana yaptığı küçük bir oyundu bu. Kendimi bulma oyunu. Ne zaman yapbozları tamamlarsam o zaman tüm gerçeklere ulaşabilecektim.
Samet arkasını döndüğü sırada bir basamak yüksekte olduğum için boylarımız yakınlaşmış yüzüyle direk olarak karşı karşıya kalmıştım. O dalgalı saçları alnına değerken bal rengi gözlerinden alamadım kendimi. Sanki cama vuran yağmur taneleri gibi şıp şıp kalbime dökülüyordu. Ilık ılık inen o su damlacıkları gönlüme deniz oluştururken "Bu kadar kolay kabul edeceğini düşünmemiştim." dedi.
"Ne demek istediğini anlamadım." dediğimde gözlerini devirip "Az önce konuştuğumuz şey. Evime çağırdım ya." dedi. Kendimi açıklama gereğinde bulmak istesemde konuşmaya dermanım yok gibi dudaklarımı aralayıp tekrar kapattım. Bir şey söylemeden yanından geçerek merdivenleri hızla inmeye devam ettim. Beni sinir etmek istermişcesine arkamdan söylenmeye devam etti.
"Cevap vermedin. Demek ki tezim doğru. Bana gelmek için can atıyormuşsun resmen."
O son cümleden sonra sessiz kalamadım. Yerimde durdum ve ona doğru döndüm.
"Neden bunu yapıyorsun? Bana kırıldıysan yada sinirlendiysen direk olarak nedenini söylesene. Hep beni hoşuma gitmeyecek yerden vuruyorsun. Delirtmeye çalışıyorsun. Derdin ne senin?"
Adımlarını ardı ardına atarak mesafeyi daralttı. Korkulukları sıkıca kavrarken " Hiçbir şey. Neden sana kızayım? Bir sebep var mı? Zaten sebebe gerek yok sana karşı her zaman nötrüm. " dediğinde "O halde neden şimdi yanımdasın? Neden o gün beni kurtarmak adına kendini tehlikeye attın? Neden bana o vitaminleri verdin? Ne.. " cümlemi bitirmemişken kesti.
"Tüm bunları yaptım diye seninle ilgilendiğimi falan mı düşündün? Vitamin mi? Onları dalga geçmek için verdim. Sen.. Sen cidden beni yanlış anlamışsın. "
Karşımda gülerken ellerimi sıkıp söylediklerini yutmaya çalıştım. Ama öyle büyük bir taş parçası ki, boğazıma feci şekilde saplanmış, nefes almamı engelliyordu. Dolan gözlerime akmamasını emrederken arkamı döndüm. Adımlarımı hızla atmaya çalışsamda bir şey yavaşlatıyordu sanki. Arkama bakmadan koridora doğru ilerledim. Dersimin olduğu sınıfa doğru yürürken gözlerimi ellerimle hafifçe sildim. Şuan beynim öyle bir karmaşa yaşıyordu ki kızları ayırt etmem mümkün değildi. Neyse ki Nur'un ismimi defalarca söylemesiyle sınıftan içeri girdim. Söylediklerini düşündükçe kalbim bin bir parçaya ayrılsa da öyle bir şey vardı ki ismini nitelendiremediğim ona nefret duymamı engelliyordu. Sanki söyledikleri kalbinden geçen cümleler değil de öfkesini yenmek için ortaya attığı boş laflardı. Gözleri... Ağzından çıkan kelimelere inat öylesine derin ve şefkatliydi ki kulağımı sağır edecek kadar etki bıraktı üzerimde..
