Kampüsün orta yerinde öylece dondum. Buz kütlesi gibi erimeyi bekliyordum adeta. Ayaklarımın bağı çözülmüşken çocuklara bu durumu nasıl anlatacağımı düşündüm. Sınıf arkadaşımı hatırlayamamam onlara komik gelir, hatta yalan söylediğimi bile düşünebilirlerdi. Hastalığımdan söz edersem bu seferde bana aciz bir gözle bakmaya başlayacaklardı. Diğer insanların yaptığını yapacaklardı. Sürekli kendilerini tanıtıp, saçma sapan sorular soracaklardı. Sonra da bunun psikolojik bir rahatsızlık olduğunu ve delirdiğimi düşüneceklerdi. Ya da alzheimer olduğumu iddia edeceklerdi. Bunu yapamazdım, başka bir şey düşünmem gerekti. Sanırım aklıma gelen o şeyi yapmaktan başka çarem yoktu. Koşar adımlarla fakülteye girdim. Sınıfların kapısı kapalı ve ders işliyorlardı. Aşağı kata indim. Düşünebildiğim tek olumlu şey, ödevi alan kişi imha edilmesi için çöpe atmış olabilirdi ve şanşlıysam o ödevi bulup yerine koyabilirdim. Zordu evet. Fazlasıyla. Ama başka çarem yoktu. Oniki numaralı sınıfa koşturdum. Sınıfın kapısı açık ve hizmetli çöp kovasını boşaltıyordu. Süper zamanlama. "Durun" diye bağırdım. Kadıncağız korkuyla sıçradı yerinden. Elindeki çöp torbasını düşürdü yere. "Ödümü kopardın kızım.. Ne oldu?" dediğinde koşarak çöp kutusuna baktım. Çoktan boşaltmıştı. Kahretsin!
"Şey burada siyah bir dosya olacaktı. Gördünüz mü onu?"
Kadın siyah torbayı evirip çevirdikten sonra çöp kovasının olduğu yere baktı.
"Bak orada."
Kovanın yanına tekrar bakındım , yere düşmüş vaziyetteydi. Hemen yerden alıp kontrol ettim. Bu benim dosyamdı. Allah'ım sana şükürler olsun. Sevinçle kucakladım. Kadın bana tuhaf bir halde bakarken teşekkür edip uzaklaştım. Çalan kişi bir iyilik edip büyük çöpe atmamıştı. Sevinmeli miyim? Bir şansım vardı grubumu kurtarmak için.. Oğuz hocada ikinci dersine girmişken bu fırsatı kaçırmamak adına koridorun sonundaki idari binaya bağlanan yere geldim sessiz ve hızlı adımlarla. Ortalıkta kimse yok gibiydi. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak dördüncü kata ulaştım. Kameraların beni izlemesinden kaçamayacağımı biliyordum ama başka çaremde yoktu. Uzun dar koridorun başında durdum. Sıra sıra dizilmiş odalara göz geçirdim. Kapıların yanında isimler yazıyordu. Kameranın yönünü kontrol ettim. Sanki sadece sekreter odasını ve merdivenleri çekiyordu. Umarım öyledir. Sakinliğimi korudum. Her an bir hoca odasından çıkabilirdi. Ben adım attıkça lambalar açılmaya başladı. Bu daha da ürkütücüydü. Nefesimi kontrol etmeye çalışırken bir yandan da isimlere göz geçirdim. Oğuz hocanın odası bu kadar ileride miydi? Attığım her adımda içime dolan korku bedenimi ele geçirirken terliyordum. Montumun fermuarını açtım usulca. Son iki oda kalmıştı. Onlardan biri Oğuz hocanın olmalıydı. Tekrar derin bir nefes aldım. Hazırdım. İsim tabelasını okurken kapının açılmasıyla geriye sıçradım ve korkudan nefesim kesildi. Elimdeki dosyayı arkama sakladım. Kapıyı açan kişi yeni hoca yani Tuna Ertürk'tü. Elini havaya kaldırıp "Seni korkuttum mu?" diye sordu. Başımı salladım. Dilimi yutmuş gibi davranıyordum.
"Kusura bakma tahmin edemezdim. Hocayla falan görüşeceksen eğer derste herkes."
Tuna hoca gerçekten yakışıklı ve kibar biriydi. Şuan bunları düşünmemeliydim. Aptal Melike. Dosyayı sakladığım yerden çıkararak "Bunu atacaktım kapının altından, teslim etmem gerekiyor da." dedim.
"Anladım. Yüksek alırsın. Umarım. İyi şanslar."
Omzuma dokunup yanımdan geçerek yangın merdivenlerinden aşağı indi. Bu benim içinde bir kaçış yeri olabilirdi. Aklımda tutmalıydım. Her neyse sonunda asıl odaya geldim. Etrafı şöyle bir göz gezdirdikten sonra kapının kulpunu oynattım ve kapı açıldı. Normalde kilitlemeden çıkmazlardı. İçeride biri olabilir miydi? Kapı aralığından içeriye bakmaya çalıştım fakat karanlıktı. Muhtemelen kapıyı kilitlemeyi unutmuştu. Bunu fırsata çevirmek bana kaldı. İçeri attım kendimi. Kapıyı kapatım ve masaya doğru yöneldim. Dosyaların hepsi masanın üzerine konulmuştu. Elimdeki dosyayı orta taraflara doğru koyarsam anlaşılmaz diye düşündüm. Dosyayı koymak üzere uzatırken kulağıma gelen ayak sesleriyle beraber durdum. Kalbim hızla çarparken öğrencilik hayatımın sonuna geldiğimi anladım.. Buradan kaçış yolum yoktu. Sesler dahada arttı. Ayağımın bağı çözülmüş yerimden kıpırdayamıyordum. Sanki sonumu bekliyordum. Ve kitaplığın yan tarafından çıkan el kolumu tutarak beni kendisine çekti. Hemen yere çöktük. Zangır zangır titreyen bedenimi kollarımla sararak başımı ona doğru çevirdim.
"Samet! "
Sesim yüksek çıkmıştı. Ağzımı eliyle kapatırken sus işareti yaptı. Kalbim küt küt atarken nasıl sessiz kalmamı beklerdi. İçeriye giren Oğuz hocayla beraber nefesimi tutum. Bu şekilde ölmek umrumda olmazdı. Işığı yaktı ve masaya doğru yaklaştı. Bir yandan telefonda konuşuyor bir yandan da masanın üzerindeki dosyaları inceliyordu. Ayakta bir müddet dikildi. Öyle bir aksiyonun içine düşmüştüm ki eve gidip uyumak istiyordum sadece. Samet'in eli hala ağzımdayken bunu bile farketmediğimin farkına vardım. Biraz daha dayanmalıydım. Ama nefessizlikten ölecektim şimdi. Samet'in elini tuttum ve aşağı doğru yavaşça indirdim. Şuan derin bir nefes almanın mutluluğunu yaşıyordum.
"Şemsiye mi? Benim odada vardı getirim birazdan görüşürüz."
Telefonu kapattıktan sonra kendi kendine konuşmaya devam etti.
"Nerede bu? Tabi ya kitaplığın yanında olacaktı."
Bunu duyduğum an gözlerim yerinden çıkacak kadar açıldı. Şimdi gerçekten bitmiştik. Başımı Samet'e çevirdim korkulu bir ifadesi vardı. Onu hiç böyle görmemiştim. Alnına yapışan terler akmak üzereydi. Kalbinin sesini bile duyabiliyordum. Gözlerimi kapattım.
