Bir sonraki gün Atlas neden olduğunu asla anlayamadığı bir ruh halinde aynanın önünde durmuş hazırlanıyordu. Hayatının 2. partisine. Muhtemelen o senenin hatta son 5 yılın en büyük partisine. Neden bu kadar partilerden nefret ederken bu kadar büyük bir tanesini seçmişti gitmek için bilmiyordu. Nedeni belki de partinin Faustin Malikanesi'nde olmasıydı. Bunu reddetmek istedi Atlas. Sarışın kızın partisine sırf o düzenliyor diye gittiği gerçeğini görmezden gelmek istedi ancak onun aldığı lanet mavi gömleğe bakarken kalbi tekrar 3 sene önce olduğu gibi çarpmaya başlamıştı. Mavi gömleği üzerinden söküp yatağın üzerine attı, kendisi ise yatağın karşısındaki eski şilteye çöktü.
Oda birden daha da karamsarlaşmıştı. Zaten karamsar ve eski bir kütüphaneye benzeyen odasının o yağmurlu günlerin boğuk havası birden sağanak yağışlı bir boğuklığa dönmüştü. Kalın siyah perdeler tıpkı kara komuluslar gibi güneşi ve onun ilahi ışığını engelliyor, odaya şeytanın ilahiliğini buluyordu. Aşağılık bir ilahiliğe... Siyah, koyu mavi, kırmızı ve ahşap mobilyalar, duvar kağıtları ve avizeler o kadar fazlaydı ki sadece insanın kendi kafasının içinde kaybolmasına benziyordu. Atlas Mersiyer'in kafası kadar karışık, düşmüş bir ilahilikte, bilgelik sembolleri ile dolu ve keza günışığı, suyun o korkunç dalgalarından koruyabilirmişçesine kaleye benzeyen odası...
Atlas bakışlarını loş lambanın aydınlattığı tavana kaldırdı. Etrafta kimi tamamen erimiş kimi daha dimdik olan mumlar şamdanlarında yanıyordu. Yerinden doğrulup yatağın siyah demirlerinde asılı duran mavi gömleği eline aldı. "Gitmeliyiz." diye yalvaran kalbi ile "Düşman olmak zorundasın!" diye söylenen aklı arasında kalmıştı. Gerçekten şu an düşman olması mı gerekiyordu? Hocasının çoktan asistanı olmamış mıydı? Burada savaş sona ermiş olmalıydı. Ama neden sona ermiyordu? Kalbindeki buzdağlarının erimesine gerekiyor gibi hissediyordu. Mavi gömlekten gözlerini çekti. Gözleri aynadaki çelimsiz delikanlıya kaydı. 24 yaşında olmasına karşın gözleri yaşlanmış olan, göğsü yaşıtlarına göre daha güçsüz hatta astımı sebebiyle içeri göçük, kas namına neredeyse bir şey olmayan ve uzun olmasının getirdiği zayıf çelimsiz ve çırpı bedenini baştan aşağı sürdü. Yüzü bir anlığına buruştu. Kafasında dönüp duran kendi aşağılık ve güzel olmaktan uzak bedeni boğazında bir yumru gibi oturdu.
Atlas Eugina'nın ne kadar güzel olduğunu elbet farkındaydı. Yanında gördüğü erkekler ile aşık atamazdı. Belki de bu sebeple kalbindeki o buzdağı erimesin diye uğraşıyordu. Eğer bir buzdağı olursa, onu koruyan, o zaman onun için ne kadar yakışıklı, ne kadar yeterli olduğunu düşünmek zorunda kalmazdı. Ona tamamen umutsuzca bağlanmaz, bağnazca onun için yeterli olmaya uğraşmazdı. Mavi gömleği tekrar başından geçirdi ve hayal kırıklığı olan bedelini örttü. Saçları her zamanki gibi inatçı bir sönüklükteydi. Kıvırcık ya da dalgalı değillerdi. Düz ve gözlerinin perdeleyen cinsten. Ancak asla şekil alamıyor ve darmadağın durmaya devam ediyordu. Yatağın üzerinde duran kemeri kumaş pantolonuna taktı. Bu görüntüsü bir parti için fazlasıyla "inek" olduğuna inansa da bunu görmezden geldi. Sanki "onlar" gibi giyinse ona daha samimi davranacaklardı. Bunun olmayacağını kanaat getirince omuzları çöktü. Gözlerinin derinlerinde çoğunlukla farklı olmanın yersiz hüznü ve kendisini suçlaması hatta biraz eksiklenmesi vardı.
Üzerine deri ceketini yerleştirdi. Içinde kaybolduğu deri ceketi en azından biraz olsun onu kendi yaşıtılarına yaklaştırmıştı. Basık dairesinden çıktı. Uyuşuk adımlarla arnavut kaldırımı sokaklardan geçti ve arabasının durduğu yere geldi. Yavaşça yerleşti. Hareketlerinde bir uyuşukluk ,her an vazgeçebilirlik vardı.Faustin Malikanesi'nin bulunduğu araziye girdiğinde içinden bir küfür savurdu. Zenginlik... Malikane tek başına zenginlik ve aristokrasinin anlamıydı. Faustin İtalya'nın önünde gelen aristokrat ailelerinin olduğunu biliyordu Atlas.
***Eugina önündeki tarih kitabının bir kısmının yanında duran adama işaret etti.
"İşte burada Bourgialar kadar bilinen bir diğer aile Faustinler. Hatta Bir daldan da Bourgialar ile akrabalar. Bir kolu Fransa'ya uzanıyor."
Bir diğer kitabı eline aldı. Bu kalın ciltli kitap eski fransızca bir aile ağacını konu alıyordu. Yine bir kısmı işaret etti soy ağacında. Fransa'nın annesi adıyla Carherine de Medici vardı. De Medicileri konu aldığını düşündü delikanlı.
"Bunlar da de Mediciler, Fransa'nın en güçlü ailesi. Valoisler onların getir götürünü yapar ki onlar hanedandı Faustinler olarak bu aile ile de kan bağımız var."
Atlas kıkırdadı. Bu kadar geniş kana sahip bir ailenin kızıyla konuşuyor olmak onu şaşırtmış gelmiş ve imkansız hissettirmişti. Tıpkı bir rüyada gibi.
"Hasburglar, Tudorlar, Plantagenetler? Onlar eksik sanki."
Eugina ona hırçın bir bakış attı.
"Komik değil. Aksine gerçekten soylu bir kız ile konuştuğunun kanıtı."
Atlas ellerini kaldırdı.
"Lütfen kellemi almayın leydim. Sadece rüyada gibi hissettirdi. Peki der misin neden Amerika'ya geldiniz?"
Eugina omuzlarını silkmiş de o aşık olduğu ve öpmek için canını vermeye hazır hissettiği dudaklarını bir anlığına büzmüştü. Atlas gözleriniz zar zor çekti
"Alında İtalya'dan ayrılmak gibi bir planları yokmuş. Ancak Soğuk Savaş döneminde uzay önemli bir nokta olunca ailem Amerika'ya taşınmaya ve uzay araştırmalarına için fon sağlamaya başlamış."
Atlas şaşırdı. Eugina'nın zengin bir aileden geldiğini biliyordu. Ancak böylesini tahmin etmemişti. Onun gibi olmasın olmuştu içten içe. Kendine kızdı. "Senin gibi garip mi olsaydı?"***
Malikaneyi biraz daha dikkatli incelerdi eğer gece olmasaydı. Karanlık iyice çökmüş ve malikaneyi daha da tedirgin kılmıştı. Addams ailesinin malikanesine benzeyen bu malikane Atlas'a Eugina'nın garipliğine dair bir fikir beyan etmişti. Italya'nın aşırı renkli Akdeniz kültürünü ve mimarisinin yüksek örneği olan evlerden Rönesans esintilerinden uzakta, Gotik mimariden birer alıntı hatta Gotik mimarinin Iskoçya'daki izleri gibi görünen malikane aklına Eugina'yı tekrar tekrar getiriyordu. Kız da yaşadığı Malikane gibiydi. Karışık. Malikanesinin bu havasına ters olan şey ise dışarıda içen, tüttüren veya kafayı çeken gençlerdi. Sanki her biri bir tarihi eseri yok etmek için hareket ediyorlardı. Atlas Eugina'nın tüm okulu çağırdığına şahit oldu. Kapının dışına, bahçeye hatta malikanenin tüm arazisine yayılmış, daha gece yeni başlasa da yerlerde yatan gençlerin durumuna burun kıvırdı delikanlı. Asla bu kadar dipte olmayı sevmemişti. Ona göre bu acizliğin en büyük örneğiydi.
Arabasını park etti ve malikaneye ilerledi. Ilerlerken genç bir kız ona tutanarak yanına kustu. Sonra da kahkaha attı "Baksanıza sevgili asistan gelmiş."
Neredeyse tüm fizik bölümü artık onu böyle sesleniyordu. Bir keresinde, onun asistanlık için ruhunu şeytana sattacağını dahi dediklerini duymuştu. Hatta eğer dünyevi olarak sorununu çözemeseydi yani asistan olamasaydı kesinlikle bir kan anlaşması yapardı.
Insanları yararak içeri girdi. İçerisi dışarıdan kat kat daha kalabalık ve ar damarı çatlamıştı. Içerideki şehvetin kokusunu alabildiğine inandı Atlas. Şehvetin, yoldan çıkmışlığın, uygunsuzluğun ve şeytani ilahiliği kokuyordu. Ilerledi. Nedense içinde bu şeytani ayinin kaynağı olan şeytanı bulmayı arzuluyordu. İçerisi fazla basık olmasa da cadının ini gibi duran evle kalabalık karışınca neredeyse nefes alınmıyordu. Kahverenginden çok siyah, kırmızı, altın yaldız süslüydü. Her yer Gotik bir tarzdan çok Orta Çağ'ın gotikliğini ve katolikliğin ihtişamını yansıtan bu ev onu sarmalamıştı sanki. Sonra herkesin arasına onu gördü. Şeytanı. Lacivert elbisesi oturuş şeklinden dolayı iyice bacaklarından yukarı tırmanmış, eteklerindeki taşlar bacaklarına dolanmıştı. Bileklerinden dizlerine kadar saran bir topuklu giyiyordu. Aşık olduğu, bir zamanlar diye düzeltti kendini, sarı saçları maşalı halde at kuyruğu idi.
Tanrıça Atlas'ın aklına ilk gelen şey buydu. Afrodit'in yeryüzüne düştüğünü veya Afrodit'in kardeşleri olan incilerden birisini bulduğuna inandı. Kız o kadar güzeldi. Yanında Bastian vardı. Eski arkadaşı. Eugina ile olanlardan sonra onu görmemişti. Bastian en yakın arkadaşıydı ve kendisinden bir dönem küçüktü. Açıkçası Bastian onu bir kadın için terk ettiğinde çökmüştü. Atlas en başından beri çökmüş durumda olduğunu bilse de bunu birisinin yanında unutmak, birisinin her daim olduğu gibi onun doğrudan bir mahluk gibi bakmamasından ve kendisinin dertlerini birisiyle denize atmaktan o kadar memnundu ki kaybettiğinde ellerini göğe uzatıp Adem'in Lilith'i dilenmesi gibi dilenmekten başka bir şey şansı kalmamıştı. Atlas agnostikti. Dilenmemişti. Şimdi ise düşmanıyla eski yakın arkadaşını eğlenirken görmek kalbine 3 tane kılıç sokmuştu. Tarottaki kılıç üçlüsü...
Neden bu kadar rahatsızdı? Bastian'ın Eugina'nın omuzuna dolanmış koluna bakarken ne onu boğuyordu? Neden Bastian'ı boğmak istiyordu? Çocuğun neredeyse karnına kadar açık düğmeli gömleğini ona yedirmek için can atıyordu. Eugina başını Bastian'ın göğsüne dayadı. Atlas bir kaç öfke nöbeti geçirirken başını yana çevirdi. Oradan birkaç adımda uzaklaştı. Insan kalabalığını yardı ve ona çarpan birkaç kızı kollarından uzaklaştırıp bir kenara oturdu. Duman tüten ve insanların birbirlerinin üzerinde sorun yokmuşçasına kaydığı bir masaya...
Ağır kokuyu biliyordu. Kokain. Biraz rom ve viski... Sigarayla karışmış ağır bir viski kokusu vardı. Kadife koltuğa iyice sinmeye başlamış bir koku. Oradan öylece durdu bir süre. Hiçbir şey yapmadı. Orada bulunmak Eugina ve Bastian'ın sözde arkadaşlığını izlemekten iyiydi. Bir süre bitti. Kızıl saçlı bir kız onun kucağına oturduğunda ve Atlas bocaladığında... Kızı çıkarmaya çalıştı ancak mor aydınlatma ile döşenmiş bu alanda pek de bir şey seçemedi. Kadının saçları Eugina'nınkiler gibi maşalanmıştı. Simsiyah derin dekoltesinden bütün kaba eti görünen bir elbise bedenindeki yerini koruyordu. Atlas yorgun ve çökük gözlerini,ölü balığı da benzeten olurdu, kıza çevirdi. Kız kucağında ona baktı.
"Ne kadar da tatlı. Jashua oradan bir dal versene."
Zarif parmakları arasındaki sigarayı onu uzattı. Atlas o güne kadar sigarayı ağzına sürmesi bir kenara aklına dahi getirmemişti. Acak bu sefer önemsizdi. Atlas Mersier ilk defa o gün dudakların arasında bir sigara yerleştirdi. Bir nefes çekti içine, dumanında Eugina'nın hayali kaybolmadı. Bir nefes çekti içine, Eugina dumanında boğulmadı. Bir nefes çekti içine, yüreğindeki yara daha da kendini belli etti. "Bu yaralar asla kapanmaz kitaplar prensesi." Eugina'nın sesi kulaklarından ayrılmadı. Ayağı fırladı ve geldiğinden daha sarsak adımlarla daha çok kişiye çarparak ardından kızılı bırakarak Eugina'nın yanına gitti.
Oradaydı işte. Yalnız başınaydı. Bastian'ın olmamasına rahatlamamak istedi ancak şeytanları onu dinlemedi. Kesinlikle rahatlamış halde yanına attı kendini. Ciğerleri yanıyordu çektiği dumandan yahut yanında oturduğu kadın ve anılarından. Ciğerleri közdendi de kıza baksa gözleri de közden olacaktı, yanacaktı. Yanında tamamen yanacaktı. Bakmadı kıza. Kendisine, kendi evinde yalnız kalmasın diye geldim diyerek fısıldadı. Iç sesi buna kötülcül bir kahkaha attı. "Gerçekten mi?"dedi. "Oysa en son onu Bastian Brown ile görmüştün. Bastian ona sarılıyordu. Yalnız da değildi. Sen de değildin. Kucağında güzel bir hatun vardı. Ancak kalktın Çünkü bu sikik partiye sırf o sarışın için geldin. Hala unutamadın değil mi? Yarası yüreğinde tazedir de kanar. Yazı, yazık sana. O Brown ile koyun koyuna ve sen sadece hiçsin. Ah o Brown, o herifi boğacağım. Ağzından ve burnundan kanı akarken onu çarmıha gereceğim. Ancak böyle bir ceza ile ölebilir. Bir giyodinle değil o Maria Antionatte değil." Iç sesini öfkeli bakışlarını tavana dikerek kesti. Bütün kasları, sinir uçları deliriyor ve ona kızıyordu." Ne işimiz var burada?" O ise buna karşılık kulak ardı etti.
Yanağına çarpan hafif bir sıcak nefesle o yana döndü. Kahverengi delici gözler ile göz göze geldi. Kendi yeşilleri onun kahvelerini yuttu. Su toprağı ezdi, su toprağı yükselen kulelerini yıktı, eritip yok etti. Sonrasında toprak yükseldi. Suların çekilmesine neden oldu. Kendi krallığını tekrar kurdu. Çünkü toprak düşse de dik kalandı. Güç insanda sırta, cansız da toprağa bahşedilmişti.
"Neden yanımdasın kitaplar prensi? "
Kitaplar prensi... Her daim dediği o lakap. Ona eski acımasız ve kirli anılarına atıyordu.
***"Çok kitap okuyorsun."
"Sen de."
Kız ona daha dikkatli baktı. Elinde tuttuğu Güllerin Savaşı kitabına uzunca gözleri daldı. Ardından heyecanla başını kaldırdı.
"Ben kesinlikle kendimi bir beyaz gül olarak görüyorum ."
Tek taşını kaldırdı delikanlı. Beyaz Güller, Güllerin Savaşı, İngiltere'nin en ünlü iç savaşıydı. Platagenet Kralı 2. Richard tahtını Lancherlara bıraktıktan sonra soyu bu karara karşı çıkmış ve ayaklanmıştı. York Dükü Richard Plantagenet arkasında Beyaz Güller yani Yorkistler toplanmıştı. Sonunda Kırmızı Güller'e karşı bir zaferle York'n 3 oğlu tahta çıkmıştı. Ancak bu savaşın nihai sonucu 7. Henry ile 3. Richard arasında belirlenmişti ve Richard vahşice öldürülmüştü. Sonra çırılçıplak soyulmuş ve anadan doğma ölü bedenini savaş alanında gezdirilmişti.
Atlas ise köküne kadar Kırmızı Güldü verilen taht geri alınamazdı ve ona kalırsa Plantagenetler'da da bir yönetim vasfı yoktu.
"Senin Lanchesterlar ile de kan bağın yok mu? Şaşırdım."
Eugina omuz silkti.
"Olsa da kan bağından fazlası gerek. Onlar tahtı gasp ettiler. Kırmızı Güller yani. Margaret of Anjou'yu sevsem dahi bu gerçek değişmez. Kaldı ki Plantagenetler İngiltere'nin en eski ve tek hanedan kanıdır. Öyleydi yani. 7. Henry onları öldürüp tabutlarını yerin altı fit altına gömmeden önce. Onlar büyüleyici ve gösterişli olanlar. Daha kendi halkını doyuramayan bir kralı mı desteklemeliyim?"
Atlas gözle görülür şekilde öfkelendi.,Öfkesi somutlaştı ve havayı ağırlaştırdı. Üzerine Kırmızı Gül armalı zırhını kuşandı ve düşmanının gözlerine baktı. Kendini 7. Henry gibi hissetse de bunu göz ardı etti ancak konuşmasına, savaşmasına fırsat kalmadan Eugina kuğu gibi doğruldu.
"Doğrular acıdır Atlas Mersier ve gerçekler o kitaptan krallığında olduğu gibi değildir. Sen orada güvendesin, sen orada eli güçlüsün. Gelenleri kızgın bilgi kazanlarından akan bilgiler ile korkutabilir, burçlarını düşmanlardan koruyabilirsin. Sen kitaplar prensisin. Bense gerçeğin yılanı."***
"Sen çağırdın?"
Eugina yine güldü. Ona o kadar yakındı ki gülüşüne dokunabilirdi. Dokunsa solar mıydı? O açan beyaz güllerin solduğunda aldığı hastalıklı sarı rengi mi alırdı tıpkı bir ölü gibi? Yoksa kırmızıya mı boyanırdı Elizabet of York gibi? Ama korktu. Her iki ihtimalden de korktu. Ellerini kendisine sakladı. Gözleriyle her anı aklına kazıdı. Aklından gitmesini istemedi. Ama bunun ona zarar ve irinli bir acı vereceğini bilerek gözlerine buna karşı yumdu.
"Ben çağırdım ama geleceğini düşünmedim."
"Istenmiyor muyum?"
"Herkesten fazla isteniyorsun Kitaplar Prensi."
"Herkesten daha güzelsin gerçekler yılanı."
Gözlerinden bir şaşkınlık parıltısı geçti. Sonrasında ise dudakları yukarı kıvrıldı. Dalga geçercesine, aşağılarcasına, görmezden gelircesine. Atlas bu bakışının ikisinin de kalbinde bir deli kaçtığını hissetti. Ikisinden de sanki alınanlar vardı tam şu an. Sanki ikisi de zaman tarafından yağmalanmış, örselenmiş ve tüketilmişlerdi de Eugina'nın dudakları da bunun kanıtıydı.
"Komik olan ne şeytan?"
Eugina rahat bir tavırla, bu tavrı ve duruşu kesinlikle Atlas'ı etkilemişti, bedenini yay gibi öne eğdi. Belki kedi, kedi onun tanımına uymazdı ama denebilirdi, Atlas bir gün onu neye benzettiğini bulacağına emindi.
"Komik olan ne?"
Onu tekrar ederken sanki sözler kaliteli bir şarapmış da tadını alıyormuş gibi davranıyordu. Atlas agnostikti ancak Tanrı şahitti, eğer oralarda bir yerde varsa, bu kız kesinlikle bir şeytandı ya da şeytanın avukatı.
"Partimde küçük bir profesör var."
Delikanlı gerildi. Eugina'nın sözleri her yere çekilebilirdi. Zaten hep böyle yapmaz mıydı? Çok anlamlı cümleler kurup herkesi birbirine düşürmez ve onların akıllarıyla oynamaktan zevk almaz mıydı?
"Asistan olduğum için mi?"
Eugina omuzlarını sarsarak kahkaha attı. Çıplak bir duvarın önünde duruyordu ve Eugina'nın tanrıça halinde daha güzel bir örnek olamazdı. Çıplak bir duvarın Eugina'nın gösterişini ön planda çıkarması Atlas'ın gözlerini dolduracak kadar güzel bir görüntüydü.
"Ben de bir asistan olmak istiyorum Atlas. Hayır neden bu değil. Partime sikik bir kıyafetle gelmiş olman."
Atlas üzerine baktı. Dudak büktü.
"Sizin gibi basit olamam küçük hanım."
Eugina ona doğru sokuldu. Burnuna kızın amber kokusu doluyordu. Amber en sevdiği kokuydu. Beynini bu uyuşturucudan daha kötü etki eden kokudan kurtarmayı denedi, başarılı olamadı çok fazla.
"Basit olduğumu mu düşünüyorsun? Bu fikrini değiştirebilirim. Eğlenebiliriz.
Atlas iç çekti. Başını iki yana salladı.
"Sigara gibisin."
Eugina kahkaha attı. Başını her daim takındığı laubali hava ile yana yatırdı.
"Sen sigarayı bilir misin ki?"
"Sen Eugina asla bedenime dokundurmayacağım bağımlılık yapansın. Bilmeme gerek yok, bu bana yeter."
"Bağımlılık yapmamdan mı korkuyorsun?"
"Belki de olmuşumdur. Bağımlı olmuşumdur."
Başını omzuma yatırdı. Tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi.
"O zaman benimsindir."
"Asla senin olmayacağım Faustin."
"Zaten benimsin. Bunu öğreneceksin. Her zaman benimdi. Bunu öğreneceksin."
Atlas hızla yerinden fırladı, öfkeyle uzaklaştı. Öfkeli miydi? Değildi. Ancak olması gerekirdi. Kız arkasından sırıtıyordu. Sırıtıyordu çünkü Atlas'a eriştiğini düşünmüştü. Erişmiş miydi? Atlas bunu bile bilmiyordu. Eugina onunla oynuyordu. Aklıyla, kalbiyle, fikirleriyle, bakışlarıyla... Her an her hareket ile onu biraz daha deliliğe itiyordu. Atlas elleri arasında aldığı başıyla dışarı attı kendini. Fakat evden çıkamadı. Malikanenin bahçesindeydi. Karşısında ise en büyük düşmanı vardı. Atlas Mersier'in adından miras aldığı o lanet ve o düşman...






