İçeriğe geç

Herşey Yalan

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Herşey Yalan

Bölüm 1

Unutturulmaya Mahkum Anlar

Aşkın mükemmel olduğu doğrudur; ancak bir kez canını yakarsa acıtır. Hayat böyle geçip gider; unutulan anılar unutturulmaya mahkûmdur. Bu anılar belki bir yer, bir tarih veya bir fotoğraftan ibarettir. Geçmişimi unutmaya yüz tutmuş, geleceğime umutla bakıyordum ve unutturulmaya mahkûm olan anılardan biri de şuydu: 20 Temmuz 2001, doğum günüm… Evet, unutturulmaya mahkûm bir tarih..

Anne veya babamı tanımadım; hayatımda sadece anneannem Emine vardı. Onu severdim; bana fazla karışmasa veya inatlaşmasa çok güzel anlaşırdık. Anneanneme annemi veya babamı sormaya kalksam hemen suratını asar, susardı. Tabii, anlamadığımı düşünse de o ela gözleri her bu konuda parlıyordu. Bastonuyla arada beni dürtüklüyor, takma dişleri olmadan komiklik yapıyordu.

Kahvaltı masasında onunla karşı komşumuz Tuğçe abla hakkında konuşuyorduk; dedikodu değil, bilgi paylaşımıydı. Tuğçe ablayı abla diyordum, ama nezaketen; 40’lı yaşlarında bir kadındı. 6 Şubat depreminden bu yana bizim mahallemize taşınmış bir depremzedeydi. Üzülüyordum; aslında kocasını depremde kaybetmiş, oğlu ile beraber yaşıyordu. Güzel bir hayat kurmuştu o günden sonra. Oğlu, yani Utku, 13 yaşındaydı ve hâlâ ortaokula gidiyordu. Tuğçe ablanın işleri uzadığında bize gelirdi; çoğu zaman onun ödevlerinde yardımcı olurdum.

“Kahvaltıyı neşeyle yaptıktan sonra masayı topladım, anneanneme ilaçlarını verdim ve üniversiteye hazırlanmaya başladım. Anneannemle birlikte büyümüş olsam da Hacettepe’de mühendislik kazanmıştım; üniversite sınavında ilk denememde tutturamayıp ikinci denemeden girenlerdendim.

Banyoya geçtim, önce güzel bir duş aldım, ardından bakımımı yaptım. Kıvırcık saçlarımı yarım saatte ancak kurutabildim; her kıvırcık saçlı kız bilir ki bu boyun ağrıları ve karışıklık hep bundan kaynaklanır. Şeytan diyor ki, ‘Her gün fönle düz yap saçı’, ama kıvırcık saçın ayrı bir güzelliği var, nereye koyarsan koy zalımın saçları güzel duruyor.

Saçımı yaptım, sonra kıyafet giymek için odama girdim. Dolabı açtım, birkaç parça kıyafet düştü; normal bir insan ne yapar, katlayıp koyar, değil mi? Cık, asla… Gri bir palazzo ve üstüne kalın askılı bir atlet aldım, düşen kıyafetleri ise hiç katlamadan dolaba geri tıktım. Pis değilim, sadece düzensizim; onları düzgünce yerleştirmeye başlarsam dolabı tamamen aşağı indirmek zorunda kalırım. Kapımın arkasından da yine aynı tonda bir gri ceket aldım, çantamda birkaç defter ve gerekli olan bilgisayarımı da koyduktan sonra anneannemi öptüm:

-Görüşürük Emoşuumm

-Görüşürüz

Merdivenlerden hızlı hızlı indim ve apartman kapısını açtım, yüzüme vuran Ankara ayazına alışkın olsam da içimi titretmişti.çantamdan beyaz kulaklığımı çıkardım telefondan rastgele bir şarkı açıp otobüs durağına doğru yürüdüm durakta birkaç kişi vardı otobüsün ise 5 dakikası ceketimin ceplerine ellerimi koydum, belki romantize edebilirmiş gibi havaya baktım Ankara öğlen çıkardığı güneşi olsa bile soğuktu.

Otobüsü beklerken telefonum titredi. Çantamdan telefonu çıkardım; üzerinde yazan “Güzelim” aynı Melike’den başkası değildi. Aynı üniversitede farklı bölümlere gidiyorduk. Melike zengin ve güzeldi; benim gibi kumral ama düz saçlıydı, gözleri kahverengi olması içimi ısıtıyordu. Liseden beri arkadaştık; her anımıza tanıklık etmişti: yeni arkadaşlar, ihanetler, eski sevgililer ve flörtler… her şey hakkında konuşurduk.

Mesaj kısmını açtım:

'MEVSİM NERDESİN SEN ALLAHIN BELASI'

'otobüs durağındayım daha noldu?'

'KIZIMM ÇABUK GEL SENİNKİ BURDA'

kaşlarım çatık yazmaya devam ettim 'hangisi?'

'BERAT BURDA SENİ SORUYO'

'IYYY O NİYE BENİ SORUYO GENE YA'

'NE BİLEM BEN ÇABUK GEL'

'TAMAM'

Mesajıma beyaz kalp atmasıyla telefonu kapattım. Berat’ı düşündüm; salak çocuk beni aldatmıştı ama bu, onun için aldatmaya girmiyormuş, öyle demişti. İyi biriydi, yakışıklıydı; siyah saçları hafif dalgalıydı ve boyu uzundu. En azından bana göre… Ben 170 cm’ydim, Türkiye’deki kadınların ortalama boyuna göre biraz uzundum. Berat ise 182 cm’ydi, rahat ve komik biriydi.

Bu düşünceler içindeyken otobüs geldi. Kartımı çıkartıp bindim, kartı okutup hemen gözlerimle boş yer aramaya başladım. Ne yazık ki her yer doluydu; bu milletin ne zaman yer bulup oturduğunu anlamış değildim..

Böyle uzun bir yolculuğun ardından okula geldim. Kapıda beni bekleyen Melike’yi gördüm, ama yanında bir isim daha vardı: Berat… Berat’ı gördüğümde yüzümdeki gülümseme kayboldu; Melike’nin mahçup bakışları üzerimdeydi. Yeşil gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Hızla yanlarına gittim ve Melike’yi hafifçe arkama aldım.

Berat, benim geldiğimi görünce sırıttı:

Naber Mevsim”

“Sen niye buradasın ya, hayırdır?”

“Seni göreyim dedim”

“İyi gördün, git şimdi”

Berat yavaşça elimi tuttu: “Hadi ama Mevsim, seni hâlâ seviyorum, biliyorsun”

Elimi hızla çektim: “Sev, sevme… beni hiç alakadar etmez. Biz ayrıldık ve bu tamamen senin suçundu”

Berat hafif bir sırıtışla: “O kadar da benim suçum değildi, aldatmadım ne de olsa seni”

Sinirle parmağımı gösterdim: “İşletmeden Cansu ile mesajlaşmışsın!”

Berat kendinden emin bir şekilde:

“Sadece mesajlaştım, bu aldatmaya girmez”

Sinirle nefes aldım:

“Berat, Cansu ile mesajlaşma üzerinden birbirinize fotoğraf atmışsınız, hem de çıplak fotoğraf… Bu aldatma değilse ne?!”

Melike araya girdi:

“Ulan Berat, ne kadar değişik birisin ya… senin o küçük aklında ne var ki buna aldatma demezsin. Senin yüzünden kızın adı da orospuya çıktı zaten!”

Berat bir süre sustu:

“Eee… evet, olabilir”

Melike ve ben içimizden sabır çekip Beratı geçerek okula girdik. Sözü Melike aldı:

“Salak bu çocuk ha… ben sana diyeyim”

“Valla ya, bir de ne dedi, ‘olabilir mi’ dedi! Valla Melike, benim alnımda gavat yazmıyor, istediği kadar koşsun peşimden, umrumda değil!”

Derslere girdik, akşam saatlerinde üniversiteden çıkmıştık; ankara artık daha soğuktu. melike’yle beraber otobüsü bekliyoduk. o sırada yine derslerden ve melike’nin bugün gördüğü yeni birinden bahsediyoduk.

“ulan melike, âşık mı oldun kızım? üniversiteden çıktığımızdan beri bu çocuğu konuşuyosun; neydi adı ya?”

melike önce bir durdu; yüzünde anlayacağım o değişik ifade vardı.

“şeeyy…”

“ney?”

“adını bilmiyorum.”

ben bi koptum kahkahaya.

“kız, nasıl adını bilmiyosun?”

“bilmiyom işte… ama şey, sen bulabilirsin.”

“nasıl bulucam kızım ben adını, manyak mıyım da?”

melike sırıtıyo tabi.

“hadi be kankam, be… benim gibi gariban bir aşığa yardım edersin di mi?”

pislik yine biliyo kıyamıcam.

“üf, tamam tamam… hallederim bi şekil. bölümü ne bu çocuğun?”

“ay… tıp.”

“NE!”

bi anlık verdiğim fazla tepkiyle duraktaki insanlar döndü baktı; teyzelerden bile cık cık sesi geldi. ben de hafif utandım, sesimi kıstım.

“kızım, çok iyi… haftaya kadar buldum say, cv’sini bile çıkarırım.”

öyle öyle… önce Melike’nin otobüsü geldi, vedalaştık; o bindi gitti. ardından ben beklemeye başladım. yine kulaklığımı takmıştım, şarkı açmış bekliyordum. otobüsüm biraz geç geliyordu… arkamdan gelen nefesle bir anlık irkildim; bu Cansu’ydu… evet oydu.

“Cansu, aklımı aldın ya! valla çakıyodum arkaya bi tane.”

“Üf abartma be, üfledik alt tarafı.”

Cansu normalde benimle konuşmazdı. o berat olayından sonra hiç konuşmamıştık. aslında bi bakınca güzel bi kızdı; geçen sene saçını sarıya boyatmıştı, ela gözleri vardı, fiziği de taş gibiydi. sporuna, beslenmesine dikkat ederdi. Cansu’yu bi süzdüm sonra konuştum:

“hayırdır? sen gelmezdin yanıma.”

“aslında bişey dicektim. beni biliyosun mevsim, dedikodu hem anlatmayı hem dinlemeyi severim. seninle o kadar şey yaşasak da bu duyduğumu birine anlatmalıydım.”

kaşlarımı çattım; ne anlatacağını ben de merak etmiştim. hele bi de bana anlatıyosa kesin tanıdık kişilerdendi.

“anlat bakiyim.”

“bizim tıp fakültesindeki arda varya…”

“eee?”

“bugün okulda onun çantasından günlüğünü almışlar. içinde neler neler ama varya rezil etmişler çocuğu.”

tam Cansu’ya niye aldıklarını sorucaktım ki, lafı her zamanki gibi ağzıma tıktı.

“yaman diye bi çocuk almış defteri; bu alanlardan kurtarmış çocuğu.”

“yaman? o kim be, yeni mi?”

“yeni değil; bu hiçbir derse girmeyip dışarda sürten tiplerden. insanlar onun için pek iyi konuşmuyo.”

bir an durdum düşündüm, acaba görmüş müydüm diye.

“nası bişeymiş bu çocuk?”

bu soruyu sorunca Cansu’nun gözleri parladı.

“valla uzun boylu, kaslı bişey mevsim; acayip yakışıklı. saçları hafif böyle kıvırcığımsı, dalgalı; gözleri mavi… off acayip bişey.”

Cansu’ya hafif göz devirdim, bi de sırıttım. o sırada benim otobüs geldi; Cansu’yla kısa bi vedalaşıp bindim. otobüs şans eseri boştu, hem de cam kenarı. direkt koştum gittim oturdum.

yolu izlerken aklıma Arda geldi… kim bilir ne kadar üzülmüştü. Arda’yla sadece “merhaba merhaba” şeklinde ilerleyen bi arkadaşlığımız vardı; biraz asosyal, çok konuşmayan bi tipti ama iyi çocuktu. geçenlerde ödevlerimde yardım etmişti, bunun için de millet ona inek muamelesi yapmıştı.

merakıma dayanamadım, Arda’yı aradım. telefon çaldı, çaldı… ama açan olmadı.

belki meşguldür diye düşünüp kapattım telefonu. sonra başımı cama yaslayıp yolu izlemeye devam ettim…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.