İçeriğe geç

Herkes Gider

Bölüm 5 · 15 dk okuma

Herkes Gider

Bölüm 5

A: Atalarımız, Yurtlarımız ve Kokularımız

Güneş doğdu ve battı — bizim gibi, Kayser.

Sonra yeniden doğdu; benim gibi.

1,
_______________
Anadolu'nun✏

Anadolu'nun lavanta kokusu, babanın üzerine hiç sinmedi. Abuzer'den, Abuzer'in karısından, Kayser'den gelen o koku; ya babaya ulaşamadan rüzgâra kapılıp gidiyordu, ya da bazı insanların kokusu: tarlalar dolusu çiçeğin kokusunu alt edebiliyordu.

Ya da, lavantaların bile dokunmaya kıyamadığı bir kokusu vardı.

Bilemedi.

Baba: ne büyük oğlu gibi gülümsemez, ne de küçük (?) oğlu gibi güleryüz biriydi. Belki daha tarla sahipleri tarafından dahi çiçeklerin toplanılması için karar verilmemişken o kollarını sıvar, kendi yaşındakilerinin çoğunun sahip olduğu o ince (ayıp olmazsa: çelimsiz) bedeniyle kendini hatların içine bırakırdı. Önüne, ananın mezarlık ziyaretlerinde taktığı cepli peştemallerden bağlar, içini çiçekle doldururdu.

Bütün o peştemaller ona amadeydi çünkü ananın gidecek bir mezarının olmayışı yıllar evveline dayanıyordu.

Ana, ölü çocuklarını görme hakkı elinden alınmış belki bütün kadınların olabileceği gibi, onu o mezarlardan uzaklaştıranlara karşı cümlelerinde isyan barındıran biriydi. Bundan kaynaklanıyor olabilir; sesi hep biraz yüksek çıkardı. Söylediği iyi ya da kötü olsa da.

"Çiçeklere basıyorsun! Atılalım mı buradan, bunu mu istiyorsun?!"
"Bağırma ona,"dedi Kayser. Çiçek toplamak için uzun süredir eğilmiş olmasından dolayı öylece kalakalmış olan beline bir elini atıp yavaş yavaş kendini doğrulturken, diğer eliyle de alnındaki teri sildi.

Başını çevirdi ve güneşin altında dahi renklerinden zerre ödün vermeyen gözlerine kadar tebessüm etti.

"Adam gelip 'topladığınız kadarını mundar ediyorsunuz' derse verecek ne cevabımız var? Bizi buradan kovarsa, kursağımızdan bir zıkkım geçirmek için gidecek neremiz var?"diye devam etti ana, burnunun üzerinden bağrına şap şap düşen ter damlalarıyla birlikte.

Bu defa susması için, yanında iş yapmakta olan baba da bir şeyler dedi ona, anca ağzının içinde biraz beddualar mırıldanıp işine döndü. Susması, kocasından çekiniyor olmasından vesaire kaynaklanmadı. Demek o an canı susmak istedi.

Küçük oğlu kafasını çevirip ona baktı, sonra gözleri belki bu işte hiç çalışmazsa tarla sahibini daha mutlu edicek olan Abuzer'i buldu ve bir şey demeden işine geri döndü. Yine elini beline atıp yavaş yavaş çömelerek.

Tüm bu esnada, şakaklarında kendini belli eden bir-iki tel beyazlamış saç ta ona eşlik etti. Keşke Abuzer'in baştan ayağa bütün vücudundaki bütün tüyler beyazlasaydı ama Kayser hiç değişmeseydi. Beli de ağrımasaydı. Korkmasaydı, üzülmeseydi, canı yanmasaydı ve karşılığında dünyanın bütün derdi tasası gelip Abuzer'i bulsaydı.

Büyük abi belki duydu da başını tam o kaldırıp baktı. Gözleri kahverengiydi.

Gözlerini kırptı.

2,
_______
"Kahve✏

"Kahve hep mi vardı, Kayser?"

Küçük abi, elindeki fincanı yere bıraktı, kollarını arkaya atıp gerindi. Sırtından bir kütürdeme geldi.

"Oh...!"dedi, kendi sırtından gelen ses üzerine sırıtarak. "Ne dedin?"
"Kahve, bu işte, bundan bahsediyorum, bu var ya?"
"O kahveyi kaldır oradan, ortalığı batıracak!"dedi ana ve kapıya dönüp bağırdı. "Esmer!" Gelinin adı, ağzında acı bir tat bırakmış gibi yüzünü buruşturdu ve yere tükürdü. O yer, batırılmasını istemediği ortalık oluyordu. "Eso!"

Koridordan, evvel bir patırtı sesi geldi, aldırdan; gelin, odasından kendini bir hışımla dışarı attığı belli olur halde, kaymış başörtüsünü düzeltir bir şekilde odanın kapısında görüldü.

Büyük abi Abuzer'in karısı Esmer, adını koyan mübarekin de ayan beyan fark etmiş olduğu gibi esmer bir kadındı. Ellerinin ön ve arka yüzleri, Beşiktaş takımının iki zıt rengini barındırıyordu. Biraz -Abuzer'le yan yana (kaç yılda bir) geldiklerinde 'biraz'dan biraz daha- kısa boylu, balık etli, kocası gibi gülmez biriydi. Daima siyah bir üst, siyah etek, siyah bir baş örtüsü takardı. İki başörtüsü vardı ve biri, yaptığı yemeklerin lekeleriyle dolmadam onu indirip diğerini takmazdı. Gözleri, göz bebeklerini beyazını patlatacak kadar siyahtı. O siyaha, kara kelimesi daha çok yakışıyordu. Güneşin hiçbir ışını veyahut gölgelerin hiçbir gücü ve de suyun hiçbir yansıması; o göz rengini zerre değiştiremezdi. Abuzer'in yanık teninin altındaki kahve gözleri ise; bal renginden elaya, yeşilden nil mavisine dönüşmek için bahane arar gibiydiler. İkisinin arasında kaç fark vardı? Her kaç elin parmağını dolduracak kadar varlarsa, bu da onlardan biriydi.

"İçeri götür o kahveyi, döker şimdi bu. Senin için diyorum ben, halı pislenirse yıkayacak olan sensin. Ben o tarladan dönüp bir de halı yıkayamam ya?"diye ekledi, gelininin isteksizce verilen emri uyguladığını görünce.
"Bitirecek misin?"dedi kayınına.
"Bitirecek misin?"

Kayser güldü, kolunu kaldırdı. Onun kolunun altına girmek, babaya sarılmak gibi hissettiriyordu. Babaya sarılmak, olsa olsa böyle hissettiriyor olmalıydı.

"Ellerine sağlık, içmeyeceğim,"dedi, yengesine geri döndüğünde.

Başörtüsünün bir ucunu çekip boğazını ve gerdanını kapatarak eğildi, tekli fincanı alıp gitti. Onu, anadan dinlemek, insanın gözünde dünyanın en istenilmez gelinin canlanması demekti. Esmer; iyi biri miydi, kötü bir miydi? O sanki daha çok, ne iyi yönlerini ne de kötü yönlerini bu aile için harcamaya değer bulmayan biriydi.

"Onun için..."dedi ana, köylülerden birinin hacdan getirip ona vermiş olduğu beyaz mendilinin bir ucuyla daha yaşarmamış olan gözünü silip. Biraz daha bekleseydi, o mendilinin tamamının dahi kurutmaya yetmeyeceği gözyaşları olacaktı. "Ben arkamda üç evlat bıraktım. Sekiz bayramdır ziyaret edemedim yavrularımı. Onun için... Bizi bitirdi."
"Bizi bitiren senin oğlundu, ana."
"Sus!"dedi ana, gözlerini nasırlı elleriyle kurutup mendillerin yetmeyeceği kadar çok akacak olan gözyaşlarının önüne keserek. Elini dizine vurdu, "Ya sesi duyarsa!"dedi, alt dudağının tamamını ağzının içine alıp ısırdıktan sonra kafasını bir baykuş edasında tik tik etrafına çevirip Abuzer'in yakınlarda olup olmadığını kontrol ederek. "Gebertir seni, onunla ilgili konuşma öyle. Baban da yok etrafta, o da çekip alamaz bu defa seni onun elinden. Aman diyeyim Kayserim."
"Yok burada, babayla birlikte köye gittiler."
"Devlete gidelim, saraya gidelim, diyelim: Bize elektrik verin!"

Kayser tebessüm edip, kolunu biraz daha sıklaştırdı. Biraz daha baba sarılması.

"Bıraksınlar, vermiyorlar işte bize elektrik. Yalvaracaklar mı? Allahsız o köylüler, Abuzerim sabahtan akşama kadar yalvarsa ne yazar. Hem tek derdimiz elektrik mi sanki. Dört yıldır bu tepe başında neyimiz tam ki biz elektriğin yokluğunu arayalım. Ben evlatlarını arıyorum, elektrik neymiş? Hepsi onun için...!"dedi, gelininin, evin bir taraflarına düşen odasını işaret edip.

İlk zamanlar 'onun yüzünden' olan dilinden düşürmediği lafı zamanla (dört yıl) 'onun için' olarak değişti. Her şey, onun için. Abuzer'in, esmerler esmeri karısı için. O istemedi; ne bu yaşamı, ne de bu aileyi. Abuzer istedi ve o kendini, ansızın bu dünyanın içinde buldu. Baba da bazı zamanlar karısıyla konuşurken her şey için Esmer'i suçlardı.

Oysa o, yeryüzünün; ölü çocuklarının mezarlarını ziyaret etmeyen sayısız babasından biriydi.

Bir tek Kayser, hiçbir şartta ve koşulda, bu yaşamları için ağabeyinin karısını suçlamadı. O hep dedi k: İnsanlar, kendileri istemedikleri halde başlarına gelenlerden suçlu sayılamazlar.

Kendi düşüncesi.

"Kahve hep mi vardı?"
"Fesuphanallah!"dedi ana duyduğu şey, kafayı yemesi için ömründe duyabileceği en yeterli şeymiş gibi başını tam dur döndürüp dizlerini döverek. Dizlerine, çürütmeleri için yeterli olanak sunuyordu. "Bizim elektriğimiz yok, evimiz yok, ölü çocuklarımız yok, geleceğimiz yok; o gelmiş durmadan 'kahve hep mi vardı' diye sorup duruyor!"
"Ona kızma,"dedi küçük oğlu.
"Kızmayayım? Kızmayayım, tamam. Gelen geçen bize geçirsin, biz derdimiz yokmuş gibi bir de buna katlanalım. Kızmayayım tamam,"dedi, çoğu zaman Esmer'in Abuzer'e takındığı bir tavırla.

Mendilinin üstünde toplanmış çekirdek kabuklarını, gelinine toplatmak üzere hırsla halının -tükürdüğü halının- üzerine silkeledi. Arkasındaki kerpiç duvardan güç ala ala ayağa kalktı, koridorda dış kapıya doğru çevirdi yönünü. Önce, kerpiç evin beton tabanındaki adım sesleri geldi, sonra çöküş sesi. Nisan'dan sonra ve tüm yaz boyunca evdeki herkes uykuya dalana kadar akşamları dahi daima açık bırakılan dış kapıya oturur, kapıdaki tüm açıklığı kapatan bedeniyle öylece geceye bakar dururdu.

Ana, ölü çocuklarının ölülerini özlüyordu. Suç değildi ya?

"Kahve hep mi vardı-"
"Kahve hep yoktu,"dedi yılmış bir halde, ananın yok olduğu koridordan bakışlarını çekip kafasını çevirerek.

Gözleri lacivertti.

"Kahve yokken, kahverengine ne diyordu insanlar? Ağaç gövdelerinin boyandığı renge ne deniyordu?"
"Hmm..."dedi, düşünür gibi. Düşünüyordu çünkü. "Madem ağaç gövdeleri hep o renge boyanıyor, belki ağaçgövdesirengi deniyordur?"
"Başka?"
"Toprakrengi?"
"Başka?"
"Tozrengi?"
"Başka?"

Adam yıldı. Elektrik olsaydı, uğraşacağı bir televizyon olsaydı, kendini tüm bu sorulara cevap vermek zorunda hissetmezdi. Kaç zaman önce evin çatısına bıraktığı güneş panelleri, içeriyi aydınlatan lambalara, kuyudaki motorun çalışmasına, telefon şarjlarına, bir de fırına-ocağa-ısıtıcıya yetiyordu. Bu elektrik işi hallolmazsa yeni paneller getirip gücü arttıracağından, televizyon da, gerekirse klima da çalıştırabileceğinden bahsediyordu sürekli. Kerpiç evin tavanını oluşturan kütükler, yeni panelleri taşıyacak kadar güçlü duruyor olsalar da, çatıda yer kalmamıştı artık. Evin arkasındaki tepelik alan, yeni hedefti. Bunu yapabilmesi için, önce şehirde ya da (kaçak olarak gideceği) şehirlerden birinde bir inşaat işi bulması, para kazanması gerekecekti —tabii ki kaçak olarak çalışmak üzere. Çiçek tarlalarından kazanılan paranın iki ağabeye düşen payı, mutfak masrafına giderdi. Ana ile babanın payı, anaya emanetti.

Dokunulmaz ve konuşulmaz.

"Gözleri, o rengin en hasını taşıyan birisi olmuştur mesela, onun adı verilmiştir. Filancanıngözrengi gibi?"

Baba ile Abuzer'in eve gelip ananın kapı önü demlenmesine son verişlerinin ardından gelen dördüncü günde, küçük abi, arkadaki kayalık tepeyi paneller için uygun hale getirmeye çalışıyordu. Hiç değilse, küçüklü kayaları ayıklayıp, geriye panelleri kaynak yapacağı sağlam taşları bırakmak istiyordu. Tepenin üstünde bir de bir tonluk su deposu bulunuyordu. Kuyu suyu bu çelik depoya, buradan evin musluklarına geliyordu. Köylüler su da vermemişlerdi. Kimlik, tek devlet gözünde değil, halkın gözünde de itibar sağlıyordu. Kimlik, kelimesinin hakkını sonuna kadar veriyordu.

Kerpiç evin üzerinde bulunduğu arazi, kayalık ta olsa, kışın bir tarafların kırılmasını garanti edecek kadar dik de olsa en nihayetinde sahipliydi. Üzerinde hazırda her tarafı dökülen bu toprak evi de bulunduran bu kayalık toprak parçası için, bu şehre kaçılırken getirilmiş olan bütün para verilmişti. Suyu yoktu, elektriği yoktu, önüne bir domates fidanı ekilip tek meyvesi yenilecek verimli toprağı da yoktu ama en azından bir çatıydı.

Ana öyle diyordu.

Hem saksılar ne içindi ki? Bu sene daha fazla teneke biriktirmişti, geçen yaz canı ne çektiyse hepsini bu bahar ekecekti.

Damı ve dış duvarları çamurla sıvanınca gayet yaşanılır oluyordu.
Bir de iç duvarları kireçle sıvanınca.
Bir de pencere takılıp, yerdeki çatlaklara da beton doldurulunca.
—Ve kapılar onarılınca ve akreplere karşı tetikte olununca.

O kadar.

En nihayetinde, Bursa'nın sanayisinin cazibesine kapılıp yıllar evvel şehirden göç etmiş bir önceki sahipleri tarafından terk edilmiş, mağrur kerpiç ev, öyle ya da böyle bir yuvaya dönüşmüştü. Çamur ve ağaç dallarıyla yapılmış gerçek bir yuva.

Üstelik kışın; ne güneşin, ne de sobaya yetecek enerjinin olmadığı zamanlarda, çamur, betondan daha sıcak tutuyordu. Yazın da serin. Beton keşfedileli bin yıllar olabilirdi ama en nihayetinde insan, betondan önce çamurda yaşamıştı. İnsan çamurda yaşamıştı.

Kayser, kayalıklara çeki düzen verişinin ertesi, sırtında bir çantayla kapı önünde kendisi için tertip edilmekte olan veda törenine iştirak ediyordu. İnşaat işini, bir sonraki çiçek toplamaya kadar bitirip, televizyon ve televizyon çalıştırmaya yetecek enerjiyi almaya yetecek parayla dönecekti.

"Git Abuzer'i çağır,"dedi ana. "Kardeşini uğurlamayacak mı?"
"Bir şey olmaz, ana-"
"Bir şey olur!"dedi ve gözlerini ondan çekti.

Ana, gözlerini küçük oğluna vermişti.

Baba tarafından, tecrübe öne sürülerek onarılmış ve maviye boyanmış dış kapının üstü kabar kabardı. Boyadan dolayı da olabilirdi, demirin güneşte kendini kaybetmesinden de. Bu sefer ana tarafından onarımı yapılmış zeminin, beton dökülmüş her bir yeri, kambur bir omurgadan fışkırmış iliğe benziyordu. Çıplak ayakları kaşındırma ve parmak kırma özelliklerine sahipti.

Evin iki odasından biri olan gelin odasının, maviye boyanmış tahta kapısı açıktı.

"Bir şey mi yapıyorsun?"dedi, biraz suçlama, biraz da yalvarma kokan sesiyle.

Abuzer, yalvarmayı becerir miydi bilinmez ama en azından hiç yoktan bir kokusunu çıkartabiliyordu. Azdan çok, çoktan az.

Odaları yalvarma kokuyordu.

"Ben fark etmeden bir şeyler mi yapıyorsun kendine? Hmm? Dört yıl oldu. Dört yılın her ayı bir haber bekliyorum senden. Niye olmuyor? Bebek olmasın diye bir şey yapıyorsun, değil mi? Bu dağın başında bile kendine bir yol buldun, değil mi? Cevap ver!"

Tıpkı baba gibi aslı lavanta kokamayan ve kendisi tarafından üzerine zorla sindirilen karısına bir adım yürüdü. Zaten aralarında ne mesafe vardıysa artık o da kapandı.

"Köpek gibi dil döküyorum sana, bana bir çocuk ver diye! Kendine ne yapıyorsun da engelliyorsun?!"

Dibinde bağıran adamın tükürükler saçan ağzından kurtulmak için geriye çekilmek istedi. Geriye çekilebileceği yeri kalmamıştı, kendini yatağın üstüne oturmuş bir halde buldu. Biraz sonra karşısındaki adam da omuzlarıyla birlikte düşen dizleriyle önüne çöktü. Dizlerinden tutup bastırarak kalkmasına engel oldu, yüzünü baldırlarına gömdü.

Tam da şu an (a) celladına yalvaran bir mahkum gibi, (b) sahibinden yemek isteyen bir köpek gibi, (c) Sultan Süleyman'dan biraz saltanat dilenen oğulları gibi, (d) dünyanın en muhtaç insanı gibi görünüyordu.

Kesinlikle: a.

Onun sana bir çocuk doğurmaması, senin için ölüm mü demek, Abuzer?

Karısına, kendisine bir bebek vermesini istiyordu. Esasen istediği şey, kendisinden bir bebeği karısına vermekti. Bu, bir dönüşümün son halkası olacaktı. O halka olmadan, büyük abi hiçbir zaman tamamlanamayacaktı.

"Bir çocuk,"dedi boğuk çıkan sesiyle, alnını kadının karnına sürtüp. Muhtemelen bir çocukları olursa tam da yaşam bulacağı yere. "Bana bir çocuk ver. Bana bir çocuk ver, esmerim (isim ya da sıfat?), beni birazcık sevdiysen eğer... Tırnak ucun kadar... Bana bir çocuk ver."

Karısı onu, tırnak ucu kadar sevmedi.

Abuzer'in hiç çocuğu olmadı.

3,

_______________
Abisinden✏

Abisinden helallik almadan giden (çünkü iki taraf ta buna gerek görmemişti) Kayser, eve döndüğünde ne bir televizyon ne de enerji alacak kadar parası vardı yanında. Gidişinin bir hafta sonrasında, ananın köylülerden birinin evine gidip yalvar yakar açtığı telefonla kolu kanadı kırılmış ve cepleri boş bir halde eve dönmüştü.

Köyün, kırıkçı-çıkıkçı-hamile kalamayan kadınları hamile bırakmaya çalışıcı yaşlı ve tescilsiz ebesinin dediğine göre, babanın akciğerleri kullanılamaz hale gelmişti.

Belki biraz çiçek koklamayı bilip üzerine de sindirebilseydi...

Her şey onun, oğlu işten geldiğinde paneller için hazır bir yer bulabilsin diye kendini arkadaki kayaların içine atmasıyla başladı. Belki onun kendi kilosundan daha ağır olan kayaları sırtlanıp atmaya çalıştı. Büyük abi muhtemelen o ara karısından çocuk istemekle meşguldü. Ananın, evde limon kalmayışından dert yanıp durduğu sıra, baba ellerini devasa bir kayanın altına geçirdi ve bu girişimi o kayanın onun karnının üzerine inmesiyle sonuçlandı. Çıkan yaygarayla gelen Abuzer o taşı kaldırıp fırlattığında, baba kan tükürmeye başlamıştı. Haberi alan köylüler, yanlarında gözleri görmeyen ve gözlük takmayan ebeleriyle birlikte gelmişlerdi. İçlerinden biri, arabasıyla babayı hastaneye götürebileceğini söyledi, ana şiddetle karşı çıktı. Kendi oğlunun, babası için her şeyi zaten yapabileceğini söyledi.

Sonra köylülere, babanın, memleketinin hasretiyle daha fazla burada kalamadığı ve karısını-çocuklarını burada bırakıp geri döndüğü söylenecekti.

Ana hep Abuzer'in, doğduğu an ağlamadığından bahsederdi. Bebekliğinde, bir tek acıktığı zamanlarda ağladığını, dört yaşına kadar süt emdiğini, ne Kayser'e hamile olduğu dönemde ne de Kayser doğduktan sonra büyük oğlunu sütten kesemediğini anlatır dururdu. O biraz, efsanelerdeki; altı aylıkken yürüyen, yedi aylıkken konuşmayı söken, sekiz aylıkken ok atan, dokuz aylıkken at binen, birinci yaşın dolumuna yapacak iş bırakmayan halk kahramanlarına benziyordu.

İki yaşından bu yanaki -ki bu zamana bir kırık kol sığdırmıştı- ilk ağlaması, babanın göğsünde oldu. Ağlamak için daha iyi bir nedeni olamazdı. Babanın ağzından çıkan her bir damla kan, varlığının son gününde büyük oğluna bir gözyaşı olarak döndü. Kazanın yaşandığı ilk gün çıldıracak gibiydi. Bazı zamanlar etraflarında ne kadar insan olsa da umursamayıp gözlerini diktiği, öylece dakikalarca bakıp kaldığı karısını bile gözü görmedi. Hastaneye gitmeleri gerektiğini söyleyip durdu. Ananın lafları onda tesir etmese de, kanlı ağzıyla döşeğinde yatmakta olan yaşlı adamın isteklerine karşı gelemedi. İlk günler o hastane için ısrar etti, ana ile baba onu duymadılar. Sonra o sustu. Kazanın beşinci gününde, yemek yiyemeyecek hale gelen baba, öyle ki, hastaneye götürülmek için büyük oğlunun gözlerinin içine bakar hale gelmişti. Ağzından hâlâ böyle bir istek çıkmıyordu.

Büyük abinin, babasının gözlerinden akanları okuduğu belliydi. Babayla göz göze geldiğinde gözlerine yerleşen o kararlılık, karısını gördüğü an gidiyordu.

Nitekim hastaneye götürülen filan olunmadı.

Kazanın yedinci günü, küçük abinin babası için rengi atmış bir şekilde eve döndüğü gün oldu. Güneşin batışına kadarki zaman, bir de onun hastane için diretmesiyle geçti. Babanın gözleri, hâlâ hastaneye götürülmek için istekli bakıyor olsaydı, Kayser onu sırtlayıp bile götürürdü ama o artık hastanelerin bile onu kurtaramayacağını düşünüyor gibiydi. Yemek yemeyişinin üçüncü, konuşmayı kesişinin ikinci günüydü. Bir tek bakışları anlatabiliyordu.

Kendilerini kalplerinden kurşunlayıp ölmemiş insanlardan habersiz olmalıydı.

O akşam, güneş enerjisinin aydınlattığı odada, Kayser tüm bu olanları kabul edememiş bakışlarıyla basık pencerelerden birine yaslanmış haldeyken, baba Abuzer'i yanına çağırdı.

Ağzını açtığında dışarı bir damla kan dahi çıkmadı. Ağzının içinde bir kırmızılık dolaşıyordu. Meyve tozu yalamış gibi hali vardı.

"Onu evine götür,"dedi, günler sonra kurduğu ilk cümlede, kapı ağzında bekleyen gelini işaret ederek.

Döşeğin yanında diz çökmüş, sırtını kamburlaştırmış bir halde babaya eğilmiş olan Abuzer, arkasına dönüp de işaret edilen kişinin kim olduğuna bakma ihtiyacı hissetmedi. Sadece bunu ret edercesine tek bir kere başını tek yana salladı.

"Onu evine götür, oğlum. Kendimizi zorla kabul ettiremeyiz. Her toprak kendine hastır, kendi isteklerini ondan alamazsın; o istediğini sana verir. Topraklar dolusu gübre de versen, karda gül yetiştiremezsin. Ne onun yeri ne de bizim evimiz burası değil. Kardeşlerini, anneni de bizim evimize götür. Sen ağabeysin, benden sonra her şey senin. Benim yapamadığım babalığı sen yap. Karını bırak. O gitmek istiyor. Buraya gelmeyi... seninle gelmeyi de hiç istemedi."
"Karımı bırakmayacağım."

Esmer, içindekileri dile dökmekten yana biri olsaydı, Abuzer'in yüzüne dolu dolu bir itiraf bırakmış olurdu.

"Senin de kız kardeşin var..."
"Filankes gelsin de benim ailemden kimseye bir şey yapabiliyorsa yapsın!"dedi bu anın içine de kendi baskın karakterini ekleyebilip.
"Onu evine götür, oğlum. Ölen bir adamın, babanın, dediklerinin senin için bir kıymeti varsa, onu evine götür. Bu zindanı hak etmiyor."
"Ölen bir adam filan yok!"dedi Kayser, belki babanın az biraz Abuzer'in kanına girebildiği anlarda araya girip. "Sen ölmeyeceksin. Sırf hasta yatağında bunu istediğin için, bunu o yapmazsa da ben yapacağım. Karısını- ne karısı, hapsettiği bu kızı ben götürüp ailesine vereceğim."

Abinin siniri, sinirle kıpraşan damar ve kasları, kafasının dik duramayıp titremesine neden oldu. Elinin üstüne kapanan kemik ve damarları sayılan el o an onun kardeşinin üstüne atlamasını engelleyecek iki şeyden biriydi. Diğeri, muhtemelen karısıyla ilgili bir şey olurdu. Herhangi bir şey.

"Onu seviyorsan, ona daha fazla kıyma. O seni sevmiyor."

Bu, acı bir gerçeğin, aileden herhangi biri tarafından yine aile içinde ilk sesli söylenişiydi.

Esmer, Abuzer'in kendine zorla hapsettiği biriydi. Sevmek onun kıyılarına bile yanaşmıyordu. Son sevdikleri, sadece o ve kocasının bildiği bir yerlerde yaşıyorlardı.

Ölüm döşeğindeki bir isteği kabul etmeyecek kadar kararlı olan biri ise, bunun üzerine bir de kırılan gururunu hissedince hepten kara bakışlara sahip oldu.

Onu hiç sevmeyecek karısı da bilmeliydi ki; o da onun gidişine hiçbir zaman izin vermeyecekti.

"Bırak gitsin..."diyen cılız sesi duyduğunda, gözlerini kapattı.

Çıkışmak için gözlerini açıp babaya döndüğünde öylece kalakaldı. Tıpkı babanın başucunda Kur'an okumakta olan ana gibi.

Kıpırdamadan duran açık gözler, içi kırmızı aralık bir ağız, ne inip ne de kalkan bir göğüs. Abuzer'in iki yaşından bu yanaki ilk ağlaması tam da bu anda oldu. Babanın göğsü, onun yüzüne ve gözyaşlarına emanetti.

Abuzer'in gözleri, baba giderken kahverengiydi.

Toprakrengi.

Gözlerini kırptı.

"Baba nerede, Kayser?"
"Baba... Baba gelecek,"dedi, yutkunarak gülüp.

Kayser'in kolunun altı baba sarılması gibi, öpücüğü ise anne öpücüğü gibiydi.

"Baba nerede, Kayser?"
"Gelecek..."

Baba yoktu ve evin arkasındaki tepenin haftalar önce Kayser tarafından temizlenen toprağında artık bir tümsek vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.