İçeriğe geç

Her Zaman Sendin

Bölüm 4 · 11 dk okuma

Her Zaman Sendin

Bölüm 4

4. Bölüm

❝Başka zamanda yalnız seninle yeniden burada..❞

Meliha/ Mazlum Çimen ❤️‍🩹

Zaman, her zaman istediğimiz gibi akmazdı. Benim içinde öyle olmuştu istediğim gibi akmamış üstüne üstlük 1965 yılına kadar uzanan bir hikayeye sürüklenmiştim. Zamanı iyi kullanmak şöyle dursun nöbetlerden başımı kaldıramıyor ve oldukça geç eve dönüyordum. Şimdi ise ne geç dönmek vardı ne de dönecek bir yol.

Çaresizlik ve elimin kolumun bağlı olması hissinden bir türlü sıyrılamıyordum.

Derin bir nefes almak istediğimde göğsümde hançer varmış gibi acı çektim. Gözlerimi kapatmak istedim ama ne zaman kapatsam kendimi bozkırda buluyordum. Ateşe dokunmamak için savaş veriyordum eğer o ateşe dokunacak olursam tüm dünyam alt üst olabilirdi.

Bahadır çantasından bir şey çıkartmanın derdindeydi. "Bre acıkmadınız mı?"

Selim şuh bir tonda yanıtladı. "Acıkmaz mıyız devrem kurt gibi açım."

Gönlümde yığınla öfke patlaması vardı. Beni o kadar zorluyordu ki sanki lavlarını atmak için benimle savaşıyordu. Ellerimi sıktıkça gözümden yaş düştü. Canım öyle çok yanıyordu ki kolumu hareket ettiremiyordum bile. "İyi misin?" Diye sordu Selim merhamet dolu gözlerle bakarak.

"İyi değilim." Dedim acı dolu bir tonda. Yüzümün hala birkaç yerinde çizikler vardı. Şu an bir zavallı gibi göründüğüme emindim.

Demir Çakırer buz gibi bakışla baktı yüzüme. Sonra tekrardan postallarına baktı çamur dolu postallarla bir alıp veremediği vardı. "Siper olmaktan vazgeçersen iyi olursun." Dedi Demir öfkeyle.

"Sana yardım etti kadın." Dedi Bahadır senli benli konuşuyordu. "Bu kadar kalpsiz olma bre."

"Bir yolunu bulurdum ben." Dedi egoyla tırmandı omuzları göğe doğru. Bir yolunu bulurdum..

"Bir dahaki sefer bulursunuz." Dedim arkamı dönmek istediğimde canım yandı. Acıdan sızlandım.

"İran'a kaçan o iti hala bulamadık komutan bizi neden çağırdılar İstanbul'a." Diye sordu Selim. O dağın eteklerinde olmamızı açıklayacak türden konuşmalardı bunlar.

"İstanbul'da daha mühim işler var Selim." Dedi Demir sakin bir tavırla verdiği cevap karşısında donakaldım. Madem bu kadar sakin bir adam olabiliyordu neden her seferinde bana öfkelenme gereği duyuyordu?

"Devrimciler şehrin her yerinde nasıl başa çıkacağız?" Diye sordu Bahadır. Sorduğu soru karşısında çok derin bir sessizlik oluştu. İstihbaratın bozulmaması adına susulan bir yemin gibiydi.

"Şurada bir saatimiz kaldı."

"Evet komutanım." Dedi Bahadır Demir'in dikkatini çekmek istercesine.

"Mirza'ya bilgi verildi mi?"

"Verildi."

"Güzel." Nasıl bir konuşmaydı bunlar? Şifreli de değildi fakat hiçbir anlam veremiyordum.

Demir Çakırer'in o soğuk gözleri yine beni buldu. Bir şey dönüyordu burada hem de benim adıma dönen bu şeyi çok iyi hissediyordum. İstemsizce gözlerimi yumduğumda kendimi uyurken buldum. Başım öyle feci ağrıyordu ki uyandığımda başımının sızısı kolumun sızısıyla yarışır dereceye gelmişti.

Gözlerimi araladığımda nerede olduğumu anlamadım. Etrafa baktım bilinçsizce, sonra kolumu kaldırmak istedim. Odada beyaz yatak dışında birkaç ecza malzemesi vardı. Ayağa kalktım hastanede olduğumuzu düşündüm ama burası hastaneden çok asker koğuşundaki revirlere benziyordu. Kapıyı araladım kapının önünde bile asker yoktu. "Herkes nerede?" Diye mırıldandım korkuyla. Biraz daha ilerledim koridorda birkaç odanın kapısını açtım her yer bomboştu.

Kirpiklerim titriyordu. Gözümü aralamak istediğimde güçlük çekiyordum. Biraz daha zorladıktan sonra gözlerim bu yoğun ışığa alıştı. Koridorun sonunda dışarıya açılan bir kapı gördüm orada bir hareketlilik sezdim. "Komutan.." diye mırıldanmamla birlikte kapıyı araladım.

Bahçede birkaç asker vardı onlara doğru adımlar atınca bana silah doğrulttular. "Odanızdan çıkmamanızı kimse söylemedi mi size?" Diye bağırdı bana silah doğrultan asker.

"Ben hiçbir şey hatırlamıyorum bayılmışım." Dedim kollarımı sıvazladım. Öyle çok üşüyordum ki titriyordum.

"Odanıza geri dönün komutan gelince yanınıza gelecek." Bu durumda ne yapacağımı bilemedim tek çarenin odada Demir Çakırer'i beklemek olduğunu düşündüm.

Düşündüğüm tek şey onun gelecek oluşu değildi. Beni İstanbul'a geldiğimiz gibi polise teslim edeceğini söylüyordu. Bunu değiştiren tam olarak ne olmuştu? Sevda İstanbul'a döner dönmez o numarayı arayacağını söylemişti aramış mıydı? Sevda neredeydi yoksa o da beni burada yalnız mı bırakmıştı?

Beynimi alaşağı eden soruların yangını dumanını salarken, yavaşça odama yürüdüm. Odaya dönmemle beraber ağlamam bir oldu. Tutamadım kendimi gözyaşlarımı daha fazla tutamadım. Pencere pervazından güç alarak sandalyeye oturdum. Güçsüzlüğüm hastalığımdan değildi güçsüzlüğüm elimin kolumun bağlı oluşundandı. Ama asıl gerçek şuydu ki bu olaylarının tümünün annemle bir bağı vardı buna çok emindim.

Sandalyede biraz daha oturduktan sonra yüzümü ovuşturdum. Bir anda açılan kapının o sert sesiyle birlikte irklerek sandalyeyi geriye doğru ittim. Düşmeme ramak kala o beni yakaladı. Sandalyenin iki kolunu tutarak beni kendisine doğru çekti. "Dikkat et düşecektin." Dedi bana sakin bir tonda.

"Yakaladınız işte ödeştik." Dedim gözlerimi devirerek. "Neden beni polise teslim etmediniz?"

"Siz neden Cafer beyin torunu olduğunuzu söylemediniz?"

"C-Cafer bey mi?"

Hey bir dakika Cafer beyde kim?

"Evet Cafer Bey." diyerek beni tekrarladı. Lanet olsun hiçbir şeyi bilmiyordum bu durumda ne diyecektim şimdi?

"E-evet." Dedim Demir Çakırer'in kuzgun karası gözleri bana hiç olmadığı kadar normal bakarken ayağa kalktım. "Ben bayılmışım bu yüzden pek bir şey hatırlamıyorum ne oldu yolda?" Odada yavaşça volta atarken bir çözüm bulmaya çalıştım.

"Yolda bayıldınız Sevda hemşire yardımcı oldu size bende sizi buraya kadar taşıdım."

"Siz mi taşıdınız beni?" Diye sordum onu tekrarlayarak.

"O büyük milyarder Cafer Bey devlete çok yararlı bir beyefendi." Gözlerim odağını kaybederken saçma bir şekilde Demir'e gülümsedim.

"Öyle tabi benim dedem bir harikadır." Dedim. Şimdi kendimi hangi oyunun içine atıyordum kim bilir?

Demir Çakırer'in kasılan çenesinden onun endişesini anlıyordum. Benim için mi endişeleniyordu yoksa bana yaptıklarından dolayı çekiniyor muydu anlayamıyordum. "Cafer Bey torununu yanında istiyor doktor." Dediğinde midem gerildi kusmak istedim.

"Sen peki?"

"Ben mi?" Diye sordu şaşkınca bakarak. Cidden ben neden onun ne yapacağıyla ilgileniyordum ki?

"Evet sen, sen ne yapacaksın?"

"Benimle çok ilgileniyorsun doktor unutma ki ben senin hastan değilim."

"Bir gün hastam olursan ben sana böyle sert tepki vermeyeceğim." Dedim ona samimi bir gülümsemeyle beraber baktım. Birkaç gün diye adlandıracağım bu günlerde aslına bakarsam Demir Çakırer en çok yanımda olan kişiydi. O öfkesine, sinirine ve konuşmalarına rağmen beni korumuştu.

"Bir gün hastan olursam tekrar tanışırız doğru bir zamanda." Dedi. Onun kuzgun karası gözleri bana ilk defa merhamet dolu baktı. Gülümsemesini hiç böyle içten görmemiştim ve görmediğimi düşününce de tuhaf bir şekilde garip hissediyordum.

Komutan gözlerime öyle bakıyordu ki, asıl zamanın durması gereken anın bu an olması gerektiğini düşündüm. O gözlerinin bağını bakışımdan koparınca kollarımı sıvazladım hala üşüyordum. Üşüdüğümü gördüğünde asker ceketini çıkarttı. "Biraz canın yanacak ama bunu giymen gerekiyor."

Derin ve titrek bir nefes çektim. Kalbim sanki ağzımda atıyordu. Kederin kapladığı o çiğ sarmaşıklar sanki kalbimi boğuyordu. Onun varlığı ne zamandan beri bana güven vermeye başlamıştı?

Ceketi kolumdan yavaşça geçirirken, "Bundan sonra ne olacak?" Diye sordum. Aslında sormak istediğim şey onun nereye gideceğiydi onu bir daha ne zaman göreceğimdi.

"Bundan sonra yollarımız ayrılıyor." Dedi ceketin diğer kolunu da giydirdikten sonra bir süre gözlerime baktı. Bu bakışı, bu yürüyüşü bu adama dair olan her şeyi tanıyacaktım bundan sonra.

"Zamanlarımız ayrılınca hiç görüşemeyeceğiz." Dedim o hala aklımı o ormanda yitirdiğimi düşünüyordu. "Henüz bilmediğin, o çok sevdiğim dijital müzeye götüreceğim seni, sonra cheescake yiyeceğiz bilmediğin birçok şeyi göreceksin."

"Asıl henüz bilmediğim bu deniz mavisi çakırları hiç unutmayacağım doktor." Dedi son kez gözlerime baktı kapıyı araladı odadan çıktı. Ayaklarım yere çakılmış gibi hareket edemedim onun ceketinin kolunu sıvazladım. Sonra kendime gelerek camdan dışarı baktım onun yürüyüşü çok düzenli ve adımları büyükçeydi.

Bazı şeyler için ya çok geçti ya da çok erken.

Zaman algım o kadar değişmişti ki..

O gidene kadar onu izledim. Bahçenin hoş çiçekleri ve ağaçlardan gelen o çam kokusu doldu ciğerlerime. Yerdeki çiğ damlaları güneşle beraber eriyor ve toprakla birleşiyordu. Gökyüzü hiç olmadığı kadar mavi ve tertemizdi. Camı araladığımda soğuk hava güzel kokularıyla beraber odaya doldu. Demir Çakırer'e baktım o ise asker aracına binmeden önce son kez dönüp gözlerime baktı.

Gözlerim yaşardı. Hiç tanımadığım bu adam uğruna birkaç damla gözyaşı döktüm.

Henüz kimse bilmese de, zamanda yaptığım bu yolculuk bana bir ders niteliğindeydi belki. Kalbimdeki sarmaşık şimdilik varlığını yitirmişti. Bazı insanların gidişi üzücü, bazı insanların gelişi kadar garipti dünya. Kalbimi çırpındıran cennet kuşu o sıcak diyarını bulmuş gibi kanatlarını çırpındırdı.

Camı kapatıp odaya doğru dönünce buradan kaçmayı düşündüm fakat bu karar hiç yerinde bir karar olmazdı çünkü polisler beni çevirdiğinde hüviyet soracak olurlarsa göstereceğim hiçbir belgem yoktu. Oturdum kaderimin kendini yönetmesini bekledim. Beklerken kalbime dolan hislerle boğuştum daha sonra kapı tıklatıldı.

"Nihan Karaca siz misiniz?" Diye sordu iyi giyinimli bir adam.

"Evet benim siz kimdiniz?"

"Ben Cafer beylerin aile avukatıyım." Bitmek bilmeyen yazgımın en korkulu kısmındaydım şu an.

"Sonunda sizden birine ulaşabildim. Beni nasıl buldunuz? Nereden haberiniz oldu?"

Avukat şuh bir tonda güldü. "Siz Kadir Şahmeranı kurtaran doktorsunuz." Bunu öyle gururla söylüyordu ki..

"Ee yani? Kadir Şahmeran kim ki?"

"Cafer beyin biricik erkek torunu tabi ki!" Duyduklarım karşısında kalbim öyle memnun şekilde attı ki, bir an yazgımın kendini yönetmesi fikrine bayıldım.

"Cafer Bey her torununu kurtarana böyle iyi mi davranır?" Diye sordum daha ne istiyordum ki vazgeçmelerini mi? Ahmakça..

"Hayır tabi ki, Kadir bey asla Cafer beyden bir şey istemedi bugüne kadar. Cafer bey bu yüzden sizi yanında istiyor." Şimdi anlıyordum gerçekleri.

"Cafer Bey her şeyi biliyor mu?"

"Evet Kadir bey her şeyi anlattı ve ilk defa Cafer beye dede diye seslendi sizin sayenizde." Bana minnettar bakan bu adamın yüzündeki gülüşe kanmayacaktım fakat bu yolda yürümek zorunda olduğumu bilerek avukatla gitmeye karar verdim. "Lütfen benimle gelin aile konağına gideceğiz."

Avukat panikle bakan gözlerimi, titreyen elimi görünce, "Cafer Bey sizi koruyacak hem de istediğiniz gibi." Dedi güven veren gülümsemesiyle beraber ayağa kalktı. Başını usulca yüzüme eğdi, "Hadi gidelim Nihan Hanım." Dedi.

Ayağa kalktım sendeleyen bedenimin yere düşmemesi için pervaza tutundum. Çaresizdim ve bu kelimedem başka beni anlamlandıracak kelime yoktu. Çaresizlik öyle çok elimi kolumu bağlamıştı ki ne yapacağımı bilemiyordum. Demir'in ceketine daha sıkı sarıldım yavaş adımlarla avukatı takip ettim.

Bahçeye çıktığımızda çok eski bir arabaya bindik. Arabayı süren orta yaşlı adam, "Hoş geldiniz Nihan hanım." Diyerek beni güler yüzle karşıladı. Ben gelmeden adım herkese ulaşmışa benziyordu.

"Hoş buldum." Dedim şaşkınca avukata baktım. Araba çalışınca radyodan şarkı sesi yükseldi.

"Şaşırmayın bu çok doğal bir durum." Dedi gülümseyen bir tonda.

Bahçeden çıktıkdan sonra bir meydandan geçtik evler hala Osmanlı mimarisine taşıyordu. Cumbalı yalıların olduğu sokaktan geçtikten sonra anayola girdik. İnsanların giyinişi, tezgahların dizilişi, kadınların taktığı takılar her şey o kadar eskiydi ki gözlerimi yoldan alamadım. Cebimden çıkarttığım telefonla birkaç fotoğraf çektim. Şükürler olsun ki hala fotoğraf çekebiliyordu bu işe yaramaz telefon.

"Ne yapıyorsunuz o ne biçim bir alet öyle." Dedi avukat şaşkınca elimdeki telefona bakarak.

"Bu mu? Bunu yurtdışından aldım çok ufak değil mi?"

"Evet baya ufakmış." Dedi elindeki belgelere dönerek.

Yolda birçok asker ve polis gördüm. İnsanlara sürekli hüviyetlerini soruyorlardı. "İnsanlara neden böyle davranıyorlar?" Diye sordum avukata. Gıcırdayan kolu çevirerek camı araladım. İnsanların o nacizane konuşmasını dinledim sonra askerlerin konuşmalarına kulak verdim.

"Komünistler devlete darbe yapmak istiyorlar o yüzden sıkı yönetim var."

Başımı salladım daha sonra cama tekrar döndüm. Sokak aralarına girdik çocukların o neşesi sanki sadece bu yıllara aitmiş gibi geldi. Çocukluğumu hiçbir zaman ezmezdim pek tabi güzel bir çocukluk geçirmiştim fakat bazı şeylerin tadı damağımızda kalınca o şeye özlemimiz katlanarak artardı çocukların cıvıl cıvıl neşesi de o günleri özlemle hatırlatıyordu.

Annemin salçalı ekmek verdiği, sokakta huzurla saklambaç oynadığımız, o günleri yad etmek kalbimi huzurla dolduruyordu. Sarı bukle saçlı ufak kızı görünce hastanedeki o minik kız geldi gözlerimin önüne.

Aslında her şey ne de çok aynıymış.

Yollara dalan gözlerim zaman algımı tekrar kaybetmiş gibi irkilerek belimi dikleştirdim. Araç araziden geçtikten sonra konağın önünde durunca kulağıma korkulu bir çınlama oturdu. "Nihan Hanım." Dedi şoför. "İnmeniz icap eder."

Adapte olmaya çalıştım. Olamadım bir süre oturduğum yerden kalkamadım. Avukatın kapıyı açmasıyla beraber kendimi düştüğüm o çukurdan çıkarken buldum. "Nihan Hanım korkmayın lütfen tüm aile sizi bekliyor." Cümlesi beni şaşırttı.

Ne demek tüm aile sizi bekliyor?

Kirpiklerimi korkuyla kırpıştırdım araçtan yavaşça indim. "Nihan kızım." Diyerek bana kollarını açan yaşlı adama şaşkınca baktım. Yumruklarımı sıktım yağmur damlalarını bile esir edecek türden yumruklardı bunlar. Sırtımı sıvazlayıp şefkatle sarılan yaşlı adam, "Sadece söylediklerimi onayla." Diyerek kulağıma fısıldadı.

"Güzel kızım lütfen gel babannen, kuzenin, amcan, yengen hepsi seni bekliyor." İlk defa uzatmadan söyleneni yaptım. Konaktan içeriye girdim her şey o kadar eski ve bir o kadar ihtişam doluydu.

"Şenay," diye seslendi Cafer Şahmeran. "Torunumuz geldi."

Şenay dediği kadın Cafer Şahmeran'ın seslenmesiyle birlikte çabuk adımlarla, hizmetlilerini de peşine takarak yanımıza geldi. "Güzel kızımız Aydan'ımızın kızı." Dediğinde Şenay Şahmeran bir anda ağlamaya başladı. Bir şey söylemeden sadece ellerini uzatıp elimi sıkıca tuttu. Şenay Şahmeran bayılacak gibi olduğunda hemen doktroluğuma dönerek komut verdim. "Çabuk şuraya yatırın ayağının altına yastık koyun." Derken nabzına baktım. Yorgun sesime rağmen konu hastalarım olunca her şey geri planda kalıyordu.

Bu sırada genç, incecik beli ve bacakları olan, kahverengi saçlı genç bir kadın indi merdivenlerden. "Babannemin nesi var?" Diyerek Cafer Bey'in yanında durdu.

"Kuzenin geldi güzel kuzum." Dediğinde genç kadın bana şaşkınca baktı daha sonra baştan aşağı beni süzdü. Bakışları aldırmadan Şenay Şahmeran'la ilgilenmeye devam ettim. O delici bakışlar hala bedenimde gezinirken bir yandan rahatsız oldum çok geçmeden ayağa kalktım. "İyi olacak."

"Sen doktordun değil mi?" Dedi Cafer bey merhamet dolu bakışlarıyla.

"Evet." Dedim Cafer beyin yanına gelerek.

"Bu arada bu senin kuzenin Ferda," dedi Ferda'yı takdim ederek. "Ferda bu da senin kuzenin Nihan."

Ferda bu durumdan pek hoşnut olmasa da elini uzatmayı akıl edebilmişti. "Memnun oldum Ferda."

"Memnun oldum." Dedi fakat rahatsız bir şekilde elini aniden çekti.

Öfke var, nefret var ve bir yandan çaresizlik vardı. Her birimizi tanımlayan kelimeler her birimizin arasında umarsızca dolaşıyordu. Kalplerin çarptığı her saniyenin mükemmel olmasını isterdik ama bir peri masalında değildik.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.