Yine boktan bir güne uyanmıştı Serkan. Yatağının yanı başında onun suratına bakan, bira şişeleri ve kurumuş noodle parçalarının olduğu tabaklar. Üniversite bittiğinden beri bu halinden kurtulamamıştı. Neredeyse dört aydır bu halde yaşıyordu. Kirli ve pasaklı hayatına hiç temizlik uğramıyordu. Kız arkadaşı hatta kız arkadaşını geç normal arkadaşı bile yoktu. Sadece ilkokuldan kalma Mehmet vardı, arkadaşım diyebileceği. Bunun sebebi de ilkokuldan beri hep aynı okullara gitmeleriydi. Liseyi Mehmet birinci, Serkan ikinci olarak bitirmişti. Yine aynı sene beraber Çukulurova Üniversitesi Malzeme bilimleri ve mühendisliğini yazmışlar, birinci olarak girmişlerdi.
Dağınık saçlarını eliyle yana atıp karşısındaki bilgisayara baktı. Gece açık unutmuştu. Hala youtube de bir video oynuyordu. Kel bir adam sürekli hayatta kalma taktikleri paylaşıyordu. Bu aralar bu tarz videolar ile günlerini geçiriyordu. Sürekli Kendini öyle bulduğu ortamlarda hayal ediyor, vakit öldürüyordu. Şu geçtiğimiz birkaç ayda, kılıç dövmeden kilden ev yapmaya, yay yapımından hayatta kalmaya, kısacası teknoloji olmadan nasıl yaşanacağına dair her şeyi öğrenmişti. Fakat bütün bunlara rağmen elinden telefonu, gözünden bilgisayarı indirmiyordu. Telefonda sürekli oynadığı, ıdle bir oyun olan ‘birleştir ve güçlendir’ onun bağımlı olduğu sigara gibi bir şey olmuştu. Nedense bugün hiç oynayası gelmedi ve telefonu koltuğun üzerine gelişigüzel fırlattı.
Biraz karnını kaşıyıp bilgisayarın başına geçti. Sağ üstteki uzantılar sekmesinden VPN i Hollanda'ya bağladı. Sonra karşısındaki 'Ne aramak istediniz?' yazan yere, büyük harflerle, "WİLD, PUBLİC, TEEN" yazdı. Sonra eşofmanını, iç çamaşırıyla birlikte indirip elini 'normal' boyuttaki aletine atacakken telefonu çaldı.
Çıplak halde yandaki koltuğun üzerinde duran, son model telefonuna uzandı. Yemez içmez yine de son model telefonu alırdı. Hiçbir sosyal medya mecrasına fotoğraf atmamasına rağmen, yine de en iyisini isterdi.
Telefonu eline alıp arayanın kim olduğuna baktı. Arayan Mehmet'ti. Parmağını yukarı kaydırarak aramayı cevapladı.
"Alooo"
"Aloooooo."
"Ne yapıyorsun kanka?"
"İyi, Serkan sen ne yapıyorsun?"
"Valla nasıl olsun, yeni uyandım, tam elimi sikime attım sen aradın. Hayırdır bir şey mi var?"
"Hahahahah! O zaman tam yerinde yakalamışım! Hahahah!"
"Aynen. Ne oldu hayırdır?"
"Kanka benim Selin'i hatırlıyorsun değil mi?"
"Evet neden?"
"Evet kanka, işte biz onla Urfa'ya gideceğiz tatile."
"Bundan bana ne? Ne güzel gidin işte."
"Bir dur ve dinle amına koyayım. İşte bizim Selin'in bir de arkadaşı var Merve diye. Bildin mi? Hani Bilgisayar mühendisliğinden."
"Evet bildim, bilmem mi. Koca bölümde tek kız değil miydi o?"
"Aynen kanka, Bilgisayarcıların incisi."
"Hehe hem de ne inci."
"Her neyse kanka şimdi biz diyoruz ki çifte randevu olsun, senle de Merve'nin arasını yapalım. Ne diyorsun?"
"Kanka, yüzünü müzünü görmedim ama bu kız bilgisayarcı, bıyığı falan yok dimi?
"Olum manyak mısın? Boşuna mı inci diyorlar kıza? Gerçekten inci gibi lan. Bak sana fotosunu atıyorum."
"He at bakalım."
Çağrıyı aşşağı kaydırarak arkada Mehmet'ten gelen bildirime tıkladı. Karşısına çıkan fotoğraf tarafından şaşkına döndü. Bu kız aşırı güzeldi. Bir an kendini, ona layık bile hissetmedi.
"Olum bu kız çok güzel lan. Bana bakmaz ki bu."
"Sen orasını kafana takma oğlum. Selin her şeyi halledecek. Sen sadece şimdi evi temizle, berbere git. Geçen konuştuğumuz gibi kestir. Bir de banyo yap. Azıcık adama benze ulan!"
"Tamam lan tamam. Yarın mı geleceksiniz?"
"Aynen, yarın benim pederden arabayı alıcam. Akşam geliriz. Siz Merve ile kaynaşırsınız. Sabah ta yola çıkarız. Bide iki yüz lira hazırla. Dernek değilim ben."
"Tamam. Sen o kızı bana yap, ben sizi tatile bile yollarım."
"Tamam o zaman hadi görüşürüz. Evi temizlemeyi unutma!"
"Tamam hadi, kapaatttt."
Telefonu kapadıktan sonra hemen bilgisayarda oynayan videoya baktı. İçinde hiç şevk kalmamıştı. Direk monitörü indirerek bilgisayarı kapattı.
"Hadi Serkan! Yapabilirsin! Sen lineer cebiri tekte geçmiş adamsın. Bunu mu yapamıcan lan!" Diyerek kendini gazladı. Ardından evi toplamaya başladı. Bulaşıkları yıkadı, hatta banyo ve tuvaleti bile diş fırçası ile sürterek yıkadı. İki saat sonra dönüp arkasına baktığında, yüzünde bir gülümseme vardı.
Yaptığı işten memnun olmuştu. Sonra derisini sıyıracak kadar süngeri vücuduna sürterek banyo yaptı. Banyodan sonra anahtarını aldı ve evden çıktı. Önce bankamatiğe uğradı. Babasının gönderdiği, kalan son parasına baktı. Tam beş yüz tl si kalmıştı. Bu babasından alacağı son paraydı. Bir hafta sonra özel bir şirkette işe başlayacaktı. Her mühendis gibi düşük maaşla başlayacak olmasına rağmen, Adana'da yaşadığı için, düşük maaşından dolayı çok endişelenmiyordu. Tecrübe edinene kadar dayanabilirdi.
Beş yüz ün hepsini çekti. Yakındaki en temiz görünen berbere gitti. Saçları çenesine kadar uzanıyordu. Mehmet ile konuştuğu saç sitili kısa askeri kesimdi. Gerçekten bu saç ona yakışıyordu fakat gerek sosyal hayatının olmaması gerek kendi pasaklılığından saçını uzatmıştı. Berberden çıktığından tamamen farklı biri gibi görünüyordu. Biraz sıska fakat uzun boyu ve askeri kesim saçı ile gayet yakışıklıydı. Sırf Merve için bu kez acıya dayanmış, burun delikleri dahil ağda bile yaptırmıştı.
Mutlu ve kırmızı suratı ile eve döndü.
...
Sonunda ertesi akşam olmuştu. Kendisi şu an marketteydi. Önündeki et reyonu görevlisinden üç yüz gram salam istedi. Sonra kaşar peyniri ve sandviç ekmeği aldı. Ayrıca birkaç tane soğuk, kutu içecek. Bunu yolculuk boyunca acıkırsak yer içeri diye düşünerek almıştı. Bir sebebi daha vardı tabi. O da üzerindeki kıyafetleri giymesinin, bir sebebi olması gerektiğiydi. Kıyafet konusunu uzunca düşünmüştü. Merve'nin karşısına eşofman tişört ile çıkmak istemiyordu. Bir ay önce aldığı yeni sezon tişört ve kot pantolonunu giymişti. Sol koluna kalın metal saat, sağ elinin yüzük parmağına, otuz dolara aldığı tungsten yüzük, bir de boynuna taktığı gümüş kolyeyi açıklamasının başka bir sebebi yoktu. Bu yüzden her zaman ki gibi yalan söyleyecekti. Kolundaki saate baktı ve, "Birazdan gelirler." dedi.
Gözünü saatten indirirken cebindeki telefonu çaldı. Arayan Mehmet'ti.
"Alo, oğlum neredesin."
"Kanka dışarda işim vardı. Birazdan geliyorum. Anahtar her zamanki yerinde. Siz geçin."
"Tamam hadi bekliyoruz."
"Tamam."
Telefonu kapadı ve elindekileri kasadan geçirdi. Parayı ödedi ve eve yöneldi. On dakika sonra eve ulaşmıştı. Kapıda durdu ve son kez telefonunun ön kamerasından, kendi, yakışıklı suratına baktı.
"Aslanım bee. Hadi bakalım" deyip telefonu cebine koydu be kapıyı çaldı.
Karşısında kapıyı açan Selin di. Selini tanıyordu. Sarı saçları mavi gözleri ve güzel vücudu ile sosyal medya modelliği yapıyordu. Her zaman sponsor bulacak kadar şanslı olmasa da gelecek hafta kendi kazanacağı maaştan daha fazla alıyordu. O aslında türk dili ve edebiyatı okumuştu. Fakat kafası basmadığından, atama için gerekli puanı alamıyordu. Bu yüzden son sınıftan beri modelliğe başlamıştı.
"Yenge naber?" dedi be ayakkabılarını çıkararak içeri girdi Serkan.
"İyidir senden?" dedi Selin.
"Nasıl olsun. Aynı." dedi ve mutfağa yöneldi. Mutfakta Mehmet bir şeyler hazırlıyordu. Biraz bira ve çerez almışlardı. Çerezleri tabaklara koyuyordu.
"Kanka naptın?" diyerek mutfağa girdi. Elindekileri masaya koydu.
Mehmet elindekileri bırakarak, "Ooo kankam jilet gibi olmuşun haa." dedi.
"Eyvallah kardeşim." diyerek sarıldılar. Birkaç aydır görüşmemişlerdi.
Serkan, "Ee naptınız." diyerek mutfaktaki koltuğa oturdu.
"Nasıl olsun. İşte son dakika bir tatil ayarlayalım dedik. Hem senin de son özgür haftanmış. İşe başlıyormuşsun?" dedi Selin.
"Aynen. Staj yaptığım şirket çağırdı. İdare eder maaşı var. Bende tecrübe olsun diye çalışacağım."
Serkan bu sırada etrafına baktı. Gözleri Merve'yi arıyordu.
Mehmet onun gözlerine bakıp gülümsedi. "Tuvalette." dedi.
"Tamam."
"Bu arada maşallah ev bal dök yala. Ne temizmişsin sen." dedi selin tilki gibi sırıtarak.
"Ne sandın? Hahah!" dedi ve o sırada tuvalet kapısının çarpma sesi geldi. Gözünü koridora çevirdi ve gördüğü şey karşısında dili tutuldu. Merve, Mehmet'in attığı fotoğraftan bin kat daha güzeldi. Uzun zamandır bir kız arkadaşının olmamasından mı kaynaklı bilmiyordu fakat okuduğu bölümde karşılaştığı en güzel malzemeler bile onun yanında paslı demir gibi kalırdı.
Uzun siyah saçları, beyaz bir bandana ile alnına düşmesi engellenmişti. Küpesindeki ay ve yıldız motifi, onun başını gökteki güneş gibi gösteriyordu. Asil ve anaç bir görünüşü vardı. Hafif kalkık burnu, hafif bir kibir yayıyordu. Üstündeki, tam sıkmayan, fakat vücut hatlarını biraz belli eden diz üstü, kırmızı üzerine beyaz tüy desenli elbise, ona son okuduğu kitaptaki ay tanrıçasını anımsatmıştı.
Merve, mutfağa ilerlerken ona dönüp bakan Serkan'ı fark etti.
'Dedikleri kadar varmış' diye düşündü. Serkan'ı gerçekten de biraz yakışıklı bulmuştu. Onun gözünde Serkan, 'idare eder ile kıvanç tatlıtuğ' arasında bir yerdeydi. 'Sanırım idare edere daha yakın' diye düşündü.
Mutfağa girip ilk adımı attı. Elini uzattı, "Merhaba, ben Merve." dedi.
Serkan birden hayallerinden uyandı ve sopa gibi dikeldi. Uzattığı eline baktı ve nazikçe tuttu. "Me-merhaba ben de Serkan. Fakirhaneme hoş geldiniz." dedi. Sonra koştuğu işaret etti ve oturmasını bekledi. Merve oturunca kendisi de yanına oturdu.
Mehmet ve Selin o sırada ikiliyi gözetliyordu. İlk intibaının iyi olduğunu düşündüler. Bira ve çerezleri masaya koyup sohbete koyuldular.
Alkol gerçekten de bütün sohbetlerin süper toniğiydi. İkişer bira aradaki tüm duvarları yıkmış, mutlu bir tabloya dönüştürmüştü.
Bir süre sonra Mehmet telefonunun saatine baktı ve, "Oo saat on iki olmuş ya." Hadi yatalım. Sabah erkan kalkacağız. Hep birlikte tamam dediler ve masayı topladılar.
Mehmet, iki kızı salondaki iki çekyatı açarak, yataklarını ayarladı. Serkan da marketten aldığı kaşar ve salamdan sandviç yapmaya başlamıştı. Mehmet yanına geldiğinde son sandviçi yapıyordu.
"Napıyon lan?" dedi Serkan'a.
"Kanka, sabah kahvaltıyla uğraşmayız, yolda atıştırırız diye yapıyorum." dedi.
"Vaaaay bizim Serkan'ımız bu kadar düşünceli miymiş ya?" dedi.
"Siktir lan." dedi gülerek.
Mehmet arkasına baktı. Kimsenin olmadığını gördü. Sesini alçaltarak, "Kanka yarın işi ilerlet. Bak bizim enişteden evin anahtarını aldım. Yani üç artı bir ses geçirmez duvarları olan sağlam bir ev. Yarın ne yap et, bu işi bitir."
"Tamam kanka. Sen kafanı yorma. Tüm bu geçmiş yıllarda, biriktirdiğim bütün taktikleri kullanıcam."
"Hadi göreyim bakalım aslanım seni." dedi Mehmet ve Serkan'ın odasına geçti. Serkan'ın yatağının yanındaki çekyata uzandı ve bir iki dakika sonra horlamaya başladı.
Serkan da son Sandviçi bitirip buzdolabına koydu. Son içeri geçip kendi yatağına uzandı. Bugün bir melek gibi uyudu.
...
Serkan, sabahın beşinde Mehmet'in sesi ile uyandı. Henüz hava tam aydınlanmamıştı. Fakat erken kalkmaları ve gitme bilincinde olduğundan hızlıca ayağa kalktı, yüzünü yıkayıp dişini fırçaladı. Herkes işini bitirince çantalarını, dolaptaki sandviç ve kutu içecekleri alıp evi kilitleyerek aşağıdaki arabaya bindiler.
Araba alman bir firmanın son model arabasıydı. Mehmet'in babasının işleri gerçekten de iyiydi. Tekstil işinde gerçekten para vardı.
Yola çıktılar. Herkes hala uykulu yüzü ile hiç sohbet havasında değillerdi. Bir saat sessizlik devam etti. Bu süre boyunca herkes telefonu ile uğraştı. Serkan başını telefondan kaldırıp yola baktığında günün tamamen aydınlandığını fark etti. Yazlar günler erken başlıyordu. Artık herkesin karnının acıkmış olabileceğini düşündü ve ayağının dibindeki poşetten içecekleri herkese dağıttı. Sonra da sandviçleri.
Herkes doyduktan sonra Mehmet, dikiz aynasından bakarak Serkan'a seslendi, "Kanka bir bak bakalım Urfa da nereler varmış gezilecek."
"Tamam." dedi. Dizüstü bilgisayarını çantasından çıkardı. Dizinin üstüne koyup, açısını Merve'nin de görebileceği şekilde değiştirdi. Üst kapağından tutarak açarken, bilgisayarı geçen gün sadece kapağı ile kapattığını hatırladı. Yani son bıraktığı video büyük ihtimal hala açıktı. Fakat artık çok geçti. Monitör yarısına kadar açılmıştı bile.
O sırada ekran parlaması ile, "AAAAAAHHHH!" diye bir ses duyuldu sessiz arabanın içinde.
"Siktir." diyerek geri kapadı. Fakat artık çok geçti. Başını eğdi. Yüzü pancar gibi kızarmıştı.
Uzun bir sessizlikten sonra, Serkan'ın yanında bir "Pfft." ile gülme sesi geldi.
Bununla birlikte herkes gülmeye başladı. Serkan da hafifçe gülerek bilgisayarın yan tarafındaki güç düğmesine uzunca bastı. Kapandığından emin olduktan sonra hafifçe açtı. Bu sefer boş bir sayfa karşılamıştı kendini. Hafif gülümseyerek, arama kısmına 'Urfa da gezilecek yerler' yazdı.
İlk karşısına çıkan göbekli tepe olmuştu. Sanki az önceki porno sesi kendisinden gelmemiş gibi, pişkince gülümseme ile, "Kanka en iyi yer Göbekli Tepe diyor. Dünyanın en eski yapısı mıymış neymiş."
"Ah! Güzel o zaman dedi." Merve. "Her zaman gitmek istemişimdir."
"Öyle mi? Sen iste dünyanın sonuna gideriz be!" dedi Serkan. Saçma taktiklerine başlamıştı. Biraz hızlı başlamış olmasına rağmen Merve'nin hoşuna gitmişti.
Neşeli bir şekilde sohbet ederek, dört saatlik yolculuğun ardından, sonunda Göbekli Tepe'ye varmışlardı. Araçtan inip gerindiler. Mehmet ve Selin el ele tutuşarak önden yürümeye başladılar.
Serkan ve Merve de arkadan onları takip ettiler. İkisi de kıskanmıştı. İkisi de karşısındakinden ilk adımı bekliyordu. Fakat kimse o adımı atmadı.
Girişe vardıklarında onları bir tur rehberi karşıladı.
"Hoş geldiniz efendim! İlk defa mı geliyorsunuz?"
"Evet ilk defa." dedi Mehmet.
"Size rehberlik etmemi ister misiniz?" Dedi.
Mehmet, Selin'e ve Serkan'a bakarak, "Olur." dedi.
"O zaman bu taraftan efendim." diyerek yol gösterdi ve anlatmaya başladı.
"Göbekli Tepemiz, dünyada bilinen en eski kült yapıdır. Hatta üzerinde çeşitli hayvan sembolleri ve motifleri bula..."
Rehber anlatıyordu ama dinleyen sadece Mehmet ve Selin'di.
Serkan ve Merve hala ilk adımı kimin atması gerektiği savaşını veriyordu. Serkan artık dayanamadı ve tüm cesaretini sağ kolunda topladı. Fakat bu cesaret sadece serçe parmağını oynatmaya yetmişti. Gariptir ki, gayet de yeterli olmuştu. Merve sonunda ilk adımı yakalamış, o da serçe parmağını onunkine değdirmişti. Bundan sonra olanlar spontane gelişen şeylerdi. Sonunda ikili birbirlerinin ellerini tam anlamıyla 'kavradı'. Birbirlerine baktılar ve ikisinin de gördü hafif kızarık bir yüz ve parlak bir gülümsemeydi.
Mehmet de bir şeyler sezmiş olacak ki arkasını döndü ve ikiliye baktı. Onların bu haline görünce sırıtmadan edemedi. Selin'e fısıldadı ve o da baktı. Sırıtarak, içinden, 'Aferin' dedi ve rehbere döndü.
Bu sırada gökyüzü kararmaya bu kurak yazın ortasında, yağmur bulutları toplanmaya başlamıştı.
On beş dakikalık yürüyüşten sonra, ortadaki, etrafında koruma amaçlı bir yapı olan, Göbekli Tepe'nin son ve en güzel yerine geldiler. Ufak köprüden, ortadaki sütunlardaki hayvan motifleri tam olmasa da görülebiliyordu.
Serkan sütunlara bakıp, "Ne kadar güzel değil mi?" dedi.
"Gerçekten güzel, ama gözlüğümü getirmedim. Bu kadar uzaktan hiç göremiyorum ki." dedi.
Serkan ültimatomu almıştı. "Sen bekle." dedi ve anlatmayı bitirmiş olan tur rehberini yakalamak için ardından koşmaya başladı. Bu sırada cüzdanından yüz lira çıkardı ve avucunun içine sıkıştırdı.
Tur rehberine seslendi ve elini sıkarak, "Kardeşim, kız arkadaşım gözlüğünü unutmuş, bu kadar uzaktan göremiyor, rica etsem, bir iki dakika 'yakından' bakabilir miyiz?"
Tur rehberi, avucunun içine göz ucuyla baktı ve mavi yüz tl yi gördü. Asgari ücrete ek olarak iyi olduğunu düşündü. Fakat hala tereddütlüydü. Gala gülümseyen yüzü ile Serkan'a aptal gibi bakmaya devam etti.
Serkan son bir bahane daha üretmeye karar verdi onun bu aptal bakışlarından sonra. Çünkü daha falza verecek parası yoktu.
"Görüyorsun kardeşim bizden başka kimse yok. İki dakika ya." dedi.
Rehber çevresini kontrol etti ve 'her neyse' diyerek kabul etti.
Serkan hemen koştu ve Merve'yi rehberin yanındaki merdivene götürdü.
"Gel bakalım, madem gözlüğünü unuttun, daha yakından bakıcaz." dedi.
Merve de ne olduğunu fark etti ve Serkan'ı takip ederek merdivene gitti. Merdivenden rehber ile inip sütunlara bakmaya başladılar. Bu sırada gökte boş durmadı ve gürlemeye başladı.
Merve, "Çok güzel." diyerek sütunlara bakıyordu. Arkasını döndü ve Serkan'ın ona masumca baktığını gördü.
Serkan, "Sen kadar değiller." dedi. O sırada ikiside gözlerini kapadı ve filmlere konu olacak sahne yaşandı. Göbekli Tepe'nin kadim sütunlarının ortasında ikili tutkulu bir şekilde öpüşmeye başladı. Birkaç saniye sonra ayrıldılar ve masum bile şekilde birbirlerine baktılar. Serkan başını kaşıyarak bir adım geri çekildi ve utanarak sütunları incelemeye devam ettiler.
Rehber tam, "Zaman doldu, yukarı çıkmalıyız." diyecekken. Serkan o kadar heyecanlanmış olacak ki, ayağı, oradaki yumruk büyüklüğündeki taşa takıldı. Sendeleyerek önde doğru düşerken, kafasını tam karşı sütundaki ufak, yuvarlak bir çıkıntıya çarptı. Bu çarpma ile fark etmediği şey o çıkıntının içe doğru, bir düğme gibi çöktüğüydü.
Başını kaldırıp yukarıya baktı. Acıyan kısmı "ovovov" diyerek ovalarken,
"BOOOOOOOMMM". Karşısındaki sütun kadar kalın bir yıldırım ile göz göze geldi.
"Siktir." dedi ve yıldırım tam alnının ortasından ona çarptı. Bu yıldırım o kadar güçlüydü ki, onu paramparça etmişti. Serkan'ın kanı ve patlayan vücut parçaları, rehber, Merve ve sütunlar arasında pay edilmişti.
Olay yerinde Merve, gördüklerine inanamayarak çığlık atmaya başladı. Tur rehberi bile kalın sesi ile bir kız çocuğu gibi çığlık atıyordu. Uzaktan izleyen Mehmet ve Selin de deliye dönmüştü. Bu talihsizlik ömürleri boyunca unutamayacakları kara bir anı haline gelmişti.