Göl kenarındaki o sakin, yıldızların altındaki gecenin ardından zaman kampüste adeta su gibi akıp gitti. Dönem sonu sınavlarının stresi, kütüphanede sabahlanan geceler ve Tıp Fakültesi’nin bitmek bilmeyen anatomi maratonu derken en nihayetinde o beklenen an geldi: Dönem sonu tatili.
Ankara’nın dondurucu ayazı tatilin gelişiyle birlikte yerini lapa lapa yağan bembeyaz bir kar örtüsüne bırakmıştı. Sınavların bitmesiyle üzerimizdeki o devasa yük kalkmış, kampüs sakinleşmişti.
Dönemin son gününde, kar yağışı altında kampüsün girişindeki ahşap kafede toplanmıştık. Dışarıda lapa lapa kar yağarken içeride şöminenin çıtırtısı ve sıcak çikolata kokusu vardı.
"İşte bu be!" dedi Tunç, koltuğa tamamen yayılarak. "Sonunda özgürlük! Sınavlar bitti, dertler bitti. Beyler valla diyorum bu tatilde bir karlı Ankara turu yapalım, olmadı Uludağ’a falan kaymaya gidelim. Gerçi ben kaymayı bilmem ama ortamlarda 'snowboard yapıyorum' havası atarım."
Işıl gözlerini devirip sıcak çikolatasından bir yudum aldı. Benimle aynı yaşta, yani gruptakilerden 2 yaş küçük olduğu için ortamın en sivri dilli gençlerinden biriydi. "Tunç, senin kayak takımıyla dengede durabilme ihtimalin, abimin romantik komedi izleme ihtimaliyle aynı. Kendini zorlama istersen."
"Işıl’cım," dedi Tunç, elini göğsüne koyup dramatik bir havayla. "Sende hiç ümit yok mu bu garip insana karşı? Bak tatil geldi, herkes birbiriyle tatlı tatlı takılıyor, sen hâlâ bana laf yetiştiriyorsun."
Ahlas masadaki çay bardağını tabağına koydu. Bembeyaz teni, siyah saçları ve keskin mavi gözleriyle her zamanki gibi karizmatik ve ciddiydi. Tunç’a bakıp tek kaşını kaldırdı. "Oğlum tatil geldi diye disiplini bozma. Kardeşime takılmayı bırak, yoksa tatilini hastanede geçirirsin."
Tunç ellerini anında kaldırdı. "Tamam Ahlas, sustum! Zaten bu masada bana sevgi yok!"
Masadaki herkes gülerken gözüm Ayla’ya kaydı. Ayla, esmer yüzündeki o tatlı tebessümle Ahlas’ı izliyordu. Sınav haftası boyunca ikisi arasındaki o gizli gerilim yumuşamıştı. Ahlas artık Ayla’ya karşı o ilk günkü buz gibi mesafesini tamamen koruyamıyordu. Ayla ne zaman bir şey söylese, Ahlas’ın mavi gözleri anında ona dönüyor, sesi sadece Ayla’ya özel bir ton alıyordu.
Deniz ise oturduğu ahşap sandalyede yanıma biraz daha kaydı. Sarı saçları hafifçe dağılmıştı. Masanın altından elini yavaşça benim elime doğru uzattı ve parmaklarımızı kenetledi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde o kendine has, hafif ukala ama bir o kadar da sıcak tebessümüyle gözlerimin içine baktı.
"Ee Derya," dedi Deniz, sesi masadaki gürültünün arasından sıyrılıp doğrudan kalbime ulaşarak. "Tatil başladı. Yıllardır kaçırdığımız o günlerin acısını çıkarmak için ne yapıyoruz?"
"Bilmem," dedim bal rengi gözlerimi onun mavi gözlerine dikerek. "Planı Tıpçı beyefendiye bırakıyorum."
"O zaman bu öğleden sonra kimseye söz verme," dedi Deniz gururlu bir edayla. "Sadece ikimiz. İtiraz istemiyorum."
"Ooo!" dedi Ayla heyecanla araya girerek. "Aşıklar yalnız bırakilmak istiyor bakıyorum! Biz de Ahlas ile ne yapıyoruz peki?"Yani grupça demek istedim."
Ayla’nın bu ani ve cesur çıkışıyla masada bir anlık sessizlik oldu. Ayla lafın nereye gittiğini fark edip yanakları hafifçe kızarırken bakışlarını kaçırmaya çalıştı. Ama Ahlas hiç oralı olmadı. Bembeyaz yüzündeki o ciddi ifade bozulmadan, mavi gözlerini Ayla’nın o tatlı mahcubiyetle kızaran esmer yüzüne dikti.
"Seni durağa bırakırım," dedi Ahlas, sesi şaşırtıcı derecede yumuşaktı. "Sonra da kar yağışı bastırmadan birer salep içeriz."
Ayla’nın nefesi boğazında tıkandı sanki. Başını hızla kaldırıp Ahlas’a baktı. İçindeki o gizli aşkın, Ahlas’ın bu beklenmedik ve korumacı hamlesiyle nasıl çiçek açtığını görebiliyordum. Ahlas açıkça 'seni seviyorum' demiyordu belki ama o geçilmez kalenin kapılarını Ayla için ardına kadar aralamıştı.
Öğleden sonra kafeteryadan dağıldığımızda Deniz ile birlikte Kızılay’ın karla kaplı, ışıl ışıl sokaklarında yürümeye başladık. Ankara’nın o dondurucu soğuğu yerini karın getirdiği tatlı bir durgunluğa bırakmıştı. İkimiz de montlarımızın ceplerine ellerimizi sokmuş, omuz omuza yürüyorduk.
Deniz yolun ortasında aniden durdu ve önüme geçti. Sarı saçlarının üzerine düşen kar taneleriyle tam karşımda duruyordu.
"Neden durduk?" diye sordum .
Deniz elini cebinden çıkarıp hafifçe üşümüş olan yanaklarıma dokundu. Mavi gözleri öyle derin, öyle içten bakıyordu ki etraftaki tüm sesler ve kalabalık bir anda yok oldu.
"Çünkü," dedi Deniz, sesi rüzgârın fısıltısına karışarak. "Bunca zaman seni beklediğimi, aramızdaki o yalanlar yüzünden ne kadar zaman kaybettiğimizi düşündüm Derya. Tatil başladı evet, ama benim için asıl tatil senin yanımda olduğun bu an başladı."
Göğsümdeki kuşlar bir kez daha havalandı. "Deniz..."
"Seni bir daha kaybetmeye niyetim yok Derya," dedi, duruşundaki o gururlu havayı tamamen bir kenara bırakarak. Eğilip alnıma uzun, sıcak bir öpücük kondurdu. Kar taneleri etrafımızda uçuşurken, yıllardır aradığımız o huzuru birbirimizin kollarında bulmuştuk.
Aynı saatlerde kampüsün çıkışındaki otobüs durağında ise Ahlas ve Ayla karın altında duruyordu. Kar yağışı iyice hızlanmıştı.
Ayla ellerini ceplerine sokmuş, esmer tenindeki o kırmızılıkla titriyordu. Ahlas duraksadı. Üzerindeki siyah uzun kabanını ve boynundaki siyah atkısını çıkardı. Ayla daha ne olduğunu anlayamadan, Ahlas yaklaşarak atkıyı Ayla’nın boynuna yavaşça doladı.
Ahlas’ın bembeyaz yüzü Ayla’ya birkaç santim uzaklıktaydı. O siyah saçların altından bakan dondurucu mavi gözler, ilk defa bu kadar ılık ve yakındı. Ahlas’ın o kendine has odunsu kokusu Ayla’nın etrafını sardı.
"Üşüyorsun," dedi Ahlas, sesi emredici ama derin bir şefkat doluydu. "Kendine dikkat etmiyorsun Ayla."
Ayla gözlerinin içine bakarak : "teşekkür ederim"
diyebildi.
Ahlas’ın dudaklarının kenarında, sadece Ayla’ya özel o çok nadir görülen tebessüm belirdi. Elini yavaşça Ayla’nın saçındaki kar tanesini almak için kaldırdı ve yanağına hafifçe dokundu.
&
Ankara’da kar durmaksızın yağıyor, şehrin tüm gürültüsünü bembeyaz bir sessizliğe gömüyordu. Dönem sonu tatilinin ilk günleri, Deniz ile benim aramdaki o taze, henüz adı konmamış ama tatlı flörtün tadını çıkarmakla geçerken, grubun odağı yavaş yavaş Ahlas ve Ayla’nın üzerindeki o çözülemeyen gerilime kaymaya başlamıştı.
O akşam Bahçelievler’in ara sokaklarında, şöminesi olan eski bir kitap-kafede toplanmıştık. İçerisi sıcak tarçın ve taze kahve kokuyordu. Ahlas, siyah kazağı ve siyah saçlarının arasından parlayan o dondurucu mavi gözleriyle yine masanın en sessiz, en karizmatik köşesindeydi. Bembeyaz teni, loş ışıkta bile onu bir heykel kadar kusursuz gösteriyordu. Yanında oturan Ayla ise, Ahlas’ın boynuna sardığı o siyah atkıyı hâlâ yanından ayırmamıştı.
Deniz, masanın altından hafifçe sandalyesini benimkine yaklaştırdı ve sadece benim duyabileceğim bir sesle fısıldadı. "Operasyon başlıyor," dedi çapkın bir tebessümle.
Daha ne olduğunu anlamadan Tunç ayağa kalktı. "Beyler, bayanlar! Ben spor salonuna geçiyorum, hoca 'gelmezsen seni takımdan atarım' diye mesaj attı. Işıl, sen de geliyorsun herhalde eve?"
Işıl kaşlarını çattı. "Yoo, niye geliyorum? Daha yeni oturduk."
Deniz hemen araya girdi. "Işıl, Derya ile biz de şu arka sokaktaki eski plakçıya gidecektik. Derya bir psikoloji kitabı arıyordu, orada varmış. Sen de gelsene bizimle, Derya’ya fikir verirsin."
Işıl, benimle aynı yaşta olmanın getirdiği samimiyetle ve biraz da merakla, "İyi, hadi gidelim," dedi.
Masanın diğer ucunda oturan Ayla, grubun bir anda dağılmasıyla panikle bize baktı. "Eee... biz?"
Ahlas, çayından sakin bir yudum alıp mavi gözlerini Ayla’nın esmer, telaşlı yüzüne dikti. "Biz oturuyoruz ya Ayla. Daha salebimizi içmedik."
İçerideki kalabalık grup bir anda dağılmış, kafenin en köşesindeki o kuytu masada Ahlas ve Ayla yapayalnız kalmıştı.
Ayla, grubun gitmesiyle birlikte bir anda üzerine çöken o sessizlikten dolayı boğulacak gibi hissediyordu. Karşısında Ahlas gibi bir dev varken, o dondurucu maviliklerin altında ezilmemek imkansızdı. Parmaklarıyla masadaki peçeteyi didiklemeye başladı, bakışlarını sürekli kaçırıyordu.
"Sıkıldın mı?" dedi Ahlas, sesi her zamanki gibi tok ve duygusuz ama bir o kadar da yakındı.
Ayla başını hızla iki yana salladı. "Yok... Sıkılmadım da, bir anda herkes gidince..."
"Ben yetmiyor muyum sana?" dedi Ahlas. Tek bir kaşı havalanmış, bembeyaz yüzünde belli belirsiz, hınzır bir ifade belirmişti.
Ayla derin bir nefes aldı. Artık kaçacak yeri kalmamıştı. Derya’nın kütüphanedeki o ısrarlı soruları, Miray’ın o günkü cesareti... Hepsi zihninde çınladı. Esmer teni, heyecandan iyice koyulaşmış, gözleri dolmuştu.
"Ahlas," dedi Ayla, sesi titreyerek. "Ben... Ben artık bu 'arkadaşmışız' gibi davranma oyununu oynayamıyorum. Dün o masada Miray sana açılırken benim dünyam başıma yıkıldı. Senin o buz gibi duvarların bazen beni öyle bir üşütüyor ki, kendimi senin yanında bir hiç gibi hissediyorum. Ama sonra... sonra o atkıyı boynuma doluyorsun, gözümün içine bakıyorsun ve ben yine sana esir oluyorum. Senden çok hoşlanıyorum, hatta... sanırım bu çok daha fazlası."
Ayla, bu itirafın ardından masadan kalkıp kaçmak istedi. Ahlas’ın o soğuk, tepkisiz tavrının değişmemesi canını yakıyordu. Ahlas, bir süre sessizce Ayla’yı izledi. Siyah saçları alnına dökülmüştü. Mavi gözlerindeki o dondurucu hava, yerini yavaş yavaş derin bir yangına bıraktı.
Ahlas elini yavaşça masanın üzerine koydu. "Benim duvarlarım herkes içindir Ayla," dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama kaya kadar sağlamdı. "Ama sen o duvarların içine sızmayı başaran tek kişisin. Ben hissetmediğim bir şeyi asla söylemem, biliyorsun. Miray’ı neden o kadar sert reddettim sanıyorsun?"
Ayla şaşkınlıkla ona bakarken Ahlas sandalyesini ona doğru çekti. "Seni durağa bıraktığım her gün, otobüs uzaklaşana kadar orada beklememin bir sebebi var. Ben sessiz severim Ayla, ama dürüst severim. Eğer benimle bu yolu yürümeye varsan... benim ol. Kimseye bakma, sadece bana bak."
Ayla’nın kalbi duracak gibi oldu. Ahlas’ın o kendine has, sert ve gururlu çıkma teklifi tam da ondan beklenecek türdendi. "Varım," dedi Ayla. "Zaten senden başka yere baktığım mı var?"
Üç Gün Sonra...
Dönem tatilinin keyfiyle kampüsün yanındaki kafede tam kadro toplanmıştık. Ayla ve Ahlas, bu geçen üç gün boyunca gruptan hiçbir şey söylememişlerdi. Ama aralarındaki o enerji o kadar değişmişti ki, anlamamak için kör olmak lazımdı.
Tunç, ağzına bir simit parçası atarken, "Ee, nedir bu sessizlik? Ayla başkan, sende bir haller var, yüzün her zamankinden fazla neşeli?" dedi.
Ayla, Ahlas’a baktı. Ahlas başıyla hafifçe onay verdi. Ayla derin bir nefes alıp masaya bombayı bıraktı. "Biz... Ahlas ile birlikteyiz."
Masada bir anlık sessizlik oldu. Tunç’un ağzındaki simit parçası tabağa düştü. Deniz ve ben gülümseyerek birbirimize baktık; zaten biliyorduk. Ama masadaki en sert tepki en küçükten geldi.
Işıl, çay bardağını tabağına sertçe bıraktı. Bizden iki yaş küçük olsa da abisine olan düşkünlüğü ve o hırçın tavrı anında devreye girdi.
"Hadi canım!" dedi Işıl, Ayla’ya dik dik bakarak. "Ayla, sen ciddi misin? Benim abim zordur, çekilmezdir, odun gibidir. Sen nasıl katlanacaksın ona? Yoksa bir iddiayı falan mı kaybettin tatlım?"
Ayla gülümsedi. "Abin zor olabilir Işıl ama o buzun altında ne olduğunu ben biliyorum."
Işıl gözlerini devirdi. "Ay iyi, ne diyeyim... Başımıza görümce kesildik iyi mi? Ama bak Ayla, abimi üzersen karşında beni bulursun, psikoloji notlarını falan yakarım, Derya bile kurtaramaz seni!"
Ahlas, kardeşinin bu hırçınlığına karşı sadece hafifçe gülümsedi ve elini Ayla’nın omzuna koydu. "Işıl, boş konuşma. Çayını iç."
Kafeteryadan çıkıp eve doğru yürürken Kar yağışı Ankara'nın sokaklarını kaplıyordu. Deniz yanımda, adımlarını benim adımlarıma uydurarak yürüyordu. Aramızda henüz resmi bir ad konmamıştı ama her bakışımız, her tebessümümüz o adın çok yakında konacağını fısıldıyordu.
"İnanabiliyor musun?" dedim montumun yakasını kaldırırken. "Ahlas ve Ayla... Sonunda oldu."
Deniz ellerini ceplerine sokmuş, sarı saçlarına düşen kar taneleriyle gülümsüyordu. "Ahlas'ı tanıdığım günden beri ilk defa birine böyle baktığını gördüm. Ama şaşırmadım. Ankara soğuktur ama doğru insanı bulunca ısıtır."
"Çok bilmiş tıpçı," dedim bıyık altından gülerek.
Deniz aniden durup bana döndü. Mavi gözleri doğrudan bal rengi gözlerime kilitlendi. "Hatırlıyor musun Derya? Yıllar önce, sekiz ya da dokuz yaşlarındaydık. Yine böyle lapa lapa kar yağıyordu. Sen bahçede kardan adam yaparken ellerin buz gibi olmuştu, ağlamak üzereydin."
Gülümseyerek başımı salladım. "Hatırlamaz olur muyum? Annem içeri çağırıyordu ama ben kardan adamın havucunu takmadan girmem diye inat ediyordum."
"Ben de cebimdeki tek kardan adam şapkasını ve kırmızı eldivenlerimi getirip senin ellerine geçirmiştim," dedi Deniz, sesi o anılara özlemle kısılarak. "Hatta 'Ağlama Derya, ellerin üşürse ben sana kendi eldivenlerimi hep veririm' demiştim."
Bal rengi gözlerim sızladı bir an. Yıllar önce o küçük çocukken kurduğumuz bağ, araya giren yalanlara ve küskünlüklere rağmen hiç kopmamıştı.
"Eldivenleri hâlâ saklıyorum biliyor musun?" dedim kısık bir sesle.
Deniz’in yüzündeki o havalı, ukala ifade yerini tamamen çocuksu bir şaşkınlığa ve derin bir şefkate bıraktı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı, elini yavaşça uzatıp montumun cebindeki elime hafifçe dokundu.
"O zaman bu kış da ellerin üşürse..." dedi Deniz, gözlerimin içine sıcacık bakarak. "Yine buradayım Derya. Hiç gitmediğim gibi."
Ankara’nın dondurucu ayazında, kar taneleri üzerimize yağarken ikimiz de biliyorduk: Çocukluğumuzda başlayan bu hikaye, şimdi çok daha güzel bir bahara hazırlanıyordu.