Rezidansın o devasa, soğuk yatak odasında gözlerimi açtığımda saat sabahın yedisiydi. İçeride Kerem’den tek bir iz bile kalmamıştı. Gece yarısı otele gidişi, kapıdaki o nefes nefese yakınlaşmamız, arabadaki rüzgar... hepsi boşluğa karışmıştı. Yorganı üzerimden çekip hızla kalktım. Banyoda elimi yüzümü yıkayıp üzerimi değiştikten sonra, Kerem’in evinin o sessiz koridorlarından geçip çelik kapıyı arkamdan çekip çıktım.
Ben bu şirkette bir çizer ya da proje yöneticisi değildim. Ben holdingin yetmiş yedinci katında dosyaları klasörleyen, sunum dökümlerini milimetrik hizalayan, yöneticilerin hatalarını kapayan o "her işe koşturan" yeni mezun asistandım. Mülakatta tırnaklarımı geçirerek aldığım bu pozisyonda gücüm, kimsenin göremediği o detaylardaydı. Ve bugün, o detayların altından şehri sarsacak bir enkaz çıkmak üzereydi.
Holdinge adım attığımda havadaki o tuhaf, elektriklenmiş gergiyi hemen hissettim. İtalyan mermerleriyle kaplı o devasa duvarlar sanki üzerime doğru daralıyor, binanın soğuk taş dokusu içimdeki bütün yaşama sevincini emiyordu. Asansör yukarı çıkarken göğsümün ortasında uğursuz bir ağırlık peydah oldu. Yetmiş yedinci katın kapıları açıldığında Melisa masasında tir tir titriyor, Buse elindeki kağıtları düşürmemek için çabalıyordu.
Ama asıl fırtına, arşiv koridorunun önünde kopuyordu.
"Nerede ulan bu klasörler!"
Murat’ın kükremesi finans katının yüksek tavanında çınladı. Odasından fırlamış, kireç gibi bir yüzle arşiv kapısını yumrukluyordu. Handan hemen yanında, elleri titreyerek telefonla birilerini arıyordu.
Beni gördükleri an zaman durdu. Murat gözleri yuvalarından fırlamış halde üzerime yürüdü. "Derya! Dün gece en son arşivde sen vardın! 2018-2022 arası Yapı-Denetim ve Finans Garanti klasörleri nerede?"
Serinkanlılığımı bozmadan adımlarımı attım. "Yerinde Murat Bey. Bütün dökümler dünkü denetim sırasına göre—"
"Yerinde falan değil!" diye bağırdı Handan, sesi bir hezeyan gibi yükseldi. "Arşivin ana kasası açık! Yıllık mali garanti dosyaları yok! Şirketin bütün geçmiş usulsüzlükleri, o dönemin kilit sözleşmeleri uçmuş!"
Kanımın çekildiğini hissettim. Adımlarımı arşive doğru yönelttim. Kasa gerçekten ardına kadar açıktı ve içi boşaltılmıştı. Ama gözüm, kasanın alt rafında, ahşap kaplamanın arasına sıkışmış küçücük bir metal parçasına takıldı. Bir kol düğmesi parçası... Üzerinde özel işleme bir 'S' harfi vardı.
Sencer. Murat’ın ve Kerem’in geçmişindeki o kayıp adam. Ve dün gece Kerem’in odasındaki albümde gördüğüm, Murat’la yan yana duran o fotoğrafın gölgesi...
Tam o sırada asansörün kapıları ağır bir gürültüyle açıldı.
İçeriye üç polis memuru ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) müfettişleri girdi. Kat bir anda buz kesti. Mermerlerin üzerindeki adımları, o resmi kıyafetlerin çıkardığı kumaş sesleri bile katın havasını bir anda kurşun gibi ağırlaştırdı. Herkes masasında donup kaldı.
Müfettişlerin başındaki adam kimlik kartını çıkardı. "Murat Sancak ve Derya Yılmaz. Şirket hesaplarından aktarılan nitelikli dolandırıcılık ve kayıp evrak soruşturması kapsamında hakkınızda arama ve el koyma kararı var."
"Ne?" dedim. Sesim ilk kez titredi. "Ne araması?"
Handan o anki panikle, paçasını kurtarmak için kendini ucuzca bir köşeden bir köşeye savurmaya başladı. O her zamanki Kibirli duruşundan eser kalmamıştı; oradan oraya koşturup çirkin bir telaşla çırpınıyordu. "O yaptı!" diye bağırdı, parmağını nefretle bana doğrultup, masanın arkasına saklanmaya çalışırken. "O yaptı! Dün gece tek başına katı terk etmedi! Zaten kaçak bir abisi var, ailesi borç içinde! Şirketi soyup belgeleri yok etti!"
Murat tek bir kelime bile edemedi. Yüzündeki o korkak, suçlu ifade her şeyi özetliyordu. Beni ateşe atıyorlardı. Bütün o pisliklerini, yıllardır biriken o kara para aklamalarını, en zayıf halkanın —yani benim— üzerine yıkmaya çalışıyorlardı.
"Arayın," dedi müfettiş.
Polisler masama yürüdü. Polis memurunun yüzünde hiçbir insani duygu barındırmayan, işini rutin bir mekanikle yapan o dik ve duygusuz ifade vardı. O bakıştaki soğukluk, benim masumiyetimin onun gözünde sıfır değer taşıdığını bana iliklerime kadar hissettirdi. Çantamı, çekmecelerimi altüst ettiler. Ve tam o anda, polis memuru masamın altındaki kilitli gözden kalın, sarı bir zarf çıkardı. Zarfın içinden yüz binlerce liralık sahte transfer makbuzları ve çalındığı söylenen o garanti dosyalarının mikrofilmleri döküldü.
"Bunlar bana ait değil!" diye bağırdım. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. "Ben bunları ilk defa görüyorum! Bana kumpas kuruluyor!"
"Bizimle geliyorsunuz Derya Hanım," dedi polis memuru, o buz gibi, hissiz yüz ifadesini bir milim bile bozmadan bileklerime doğru uzanarak.
O kelepçe bileğime değmek üzereyken, koridorun sonundan öyle bir ses yükseldi ki, kat adeta sallandı.
"O elleri derhal çekin."
Kerem.
Üzerinde simsiyah bir palto, gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar karanlık, yıkıcı bir öfkeyle koridoru yarıp geldi. Adımları mermeri döverken polislerin önüne bir duvar gibi dikildi. Bedenini arama memurlarıyla benim arama koydu.
"Kerem Bey, adli işlem yapıyoruz—"
"O kadın bu şirketin sadece çalışanı değil," dedi Kerem. Sesi o kadar alçak ama o kadar tehlikeliydi ki, müfettiş bile bir adım geri çekildi. "O belgeleri oraya kimin koyduğunu, o kasayı kimin açtığını üç dakika içinde bu ekrana getireceğim. Eğer o kelepçe o bileğe değerse, bu holdingi de bu soruşturmayı da hepinizin başına yıkarım."
Kerem cebinden siyah bir flaş bellek çıkarıp ajansın dev sunucu ekranına taktı.
"Dün gece," dedi Kerem, bakışlarını doğrudan Murat’a sabitleyerek. "Arşivin güvenlik kameraları devre dışı bırakıldı sanılıyordu. Ama o kasanın içine kendi elimle yerleştirdiğim gizli açı kamerası her şeyi kaydetti."
Ekranda bir görüntü belirdi.
Gece yarısı saat üç. Arşive giren kişi... Handan değildi. Murat da değildi.
İçeri giren, abimdi. Ve arkasından giren, holdingin en kıdemli yönetim kurulu üyesi, Murat’ın babasıydı. Abime o sarı zarfı uzatan, masama yerleştirmesini söyleyen ve karşılığında bir tomar parayı abimin eline tutuşturan kişi doğrudan yönetimdi. Şirketin bütün bütçe açığını benim üzerime yıkıp beni hapse attıracak, abimi de bu işe maşa olarak kullanacaklardı.
Abimin o ekrandaki hırsız, satılmış yüzünü gördüğüm an içimde bir şeyler koptu. Dizlerimin bağı çözüldü. Dünya etrafımda dönmeye başladı. Kendi öz kanım, beni üç kuruş para için hapse atmak üzere o adamlara satmıştı.
Salonda büyük bir uğultu koptu. Müfettişler derhal Murat’ın babası için gözaltı kararı verdi. Handan ise paçasını kurtarmak için çığlık çığlığa bir polislerin arkasına, bir güvenliklerin yanına kaçışıyor, kendini acınası durumlara düşürüyordu. Polisler Murat’ın koluna yapışırken kat bir anda ana baba gününe döndü.
Ama benim için zaman durmuştu. Göğsüm patlayacak gibiydi, nefes alamıyordum. Arkaya doğru bir adım attım, sırtım holdingin soğuk duvarına çarptı. Başım dönüyordu. Her şey bir yalandı. Geldiğim yer, çabaladığım bu holding, ailesi için kendini parçalayan ben, sığındığım o çatılar... hepsi üzerime çökmüştü.
Kerem o kaosun, bağrışmaların ve siren seslerinin arasından sıyrılıp yanıma geldi. Yüzündeki o flörtöz, rahat adam tamamen yok olmuştu. Gözlerinde derin bir yıkım ve çaresizlik vardı. Uzun parmaklarıyla yüzümü tuttu, alnını alnıma dayadı.
"Derya..." dedi, sesi titreyerek. "Bitti. Geçti. İzin vermedim, duydun mu beni? İzin vermedim."
Gözlerimden bir damla yaş aktı ama ağlamadım. Yanağıma dokunan elini yavaşça tuttum ve onun elini yüzümden aşağı indirdim.
"Geçmedi Kerem," dedim. Sesim bir fısıltı gibi çıktı ama o fısıltı katın bütün gürültüsünü bastırdı. "Bana kumpas kurdular. Abim beni sattı. Ve sen... sen bu kasanın içinde o kamera olduğunu biliyordun. Dün geceden beri biliyordun."
Kerem’in gözlerindeki o devasa kırılmayı gördüm. Dudakları aralandı ama tek bir kelime bile edemedi.
"Beni korudun, evet," dedim, geri doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi açarak. "Ama beni bu oyunun ortasında bir yem gibi, izlediğiniz bir tiyatro gibi tuttunuz. Hepiniz."
Yaka kartımı yavaşça boynumdan çıkardım. O kartı, holdingin o mermer zeminine, Kerem’in ayaklarının tam önüne bıraktım. Artık ne korkan o küçük kızdım ne de birilerinin kurtarmasına muhtaç olan o asistan.
Kerem’in arkamdan "Derya, dur!" diye bağıran sesini ve o katın enkaza dönen gürültüsünü arkamda bırakarak asansöre yürüdüm.
Holdingin devasa cam kapısından dışarı çıktığımda Ankara’nın gri, ayaz havası yüzüme bir tokat gibi çarptı. Yağmur çiselemeye başlamıştı, kaldırımlar ıslaktı. Bacaklarım titriyordu. İki elini cebime soktum, çantamı omzuma bastırdım.
Caddenin kenarına geçip rastgele gelen ilk sarı taksiye el kaldırdım.
Taksi durdu, kapıyı açıp kendimi arka koltuğa attım. Deri koltuğun kokusu, şoförün dikiz aynasından bana attığı o sorgulayan bakış... Her şey bir rüya gibiydi ama kâbus olanından.
"Nereye abla?" dedi şoför, dikiz aynasından bana bakarak.
Sustum. Boğazımda devasa bir yumruk vardı. Nereye gidecektim?
Beni üç kuruşa satan abimin, evimi yakan babamın yanına, o çamurlu mahalleye mi?
Her anı bir kumpasın, bir oyunun parçası olan Kerem’in o lüks rezidansına mı?
Yoksa finanstaki o kurtlar sofrasına mı?
Gidecek tek bir evim, sığınacak tek bir çatım olmadığını o an, taksinin arka koltuğunda, yağmur damlalarının cama vurduğu o dakikalarda anladım. Tamamen kimsesizdim. Tamamen sokaktaydım.
"Abla?" dedi şoför tekrar, sesini biraz daha yükselterek. "Nereye süreyim?"
"Sür..." dedim fısıltıyla. Yanağımdan aşağı süzülen o tek damla yaşı silmeden, başımı soğuk cama yasladım. "Düz sür amca... Nereye gittiğimizin bir önemi yok."
Taksi Ankara’nın gri bulvarlarında ilerlerken, dışarıdaki binalar, ışıklar ve insanlar gözümün önünden bir film şeridi gibi akıp gitti. Ben ise içimdeki o devasa boşlukla, hayatımda ilk defa ne yapacağımı, yarın sabah nereye uyanacağımı hiç bilmeden gecenin bilinmezliğine doğru sürüklendim.