Kendi Küllerinden
Söylediği son kelimeler, o buz gibi odanın duvarlarında yankılanırken olduğum yere çakılmış gibiydim. "Bana ait olan bir değerin..." Bu cümle içimde bir yerlerde çok büyük bir sarsıntıya neden olmuştu. Beni kendi mülkü, kendi kazancı gibi mi görüyordu, yoksa bu parıltılı plazada fırtınalara karşı korumaya aldığı tek sığınak ben miydim? Soramadım. Kendimi ağırdan satma, o gururlu mesafemi koruma dürtüm, bu kez şaşkınlığımın ardına gizlendi. Bakışlarımı o buz gri gözlerden kaçırmadan hafifçe başımı eğdim, dosyayı göğsüme bastırarak odasından çıktım.
Cam kapı arkamdan kapandığı an, ofisin klimalı serin havası yüzüme çarptı. Masama yürürken adımlarımın altındaki zemin sanki sallanıyordu. Telefonum çantamın derinliklerinde sessize alınmış olmasına rağmen ekranının durmaksızın yandığını, abimin ya da annemin yeni bir nefret dalgasıyla beni aradığını hissedebiliyordum. Ama bakmadım. Masama oturdum, bilgisayarın ekranına gözlerimi diktim. Murat’ın az önce söylediği her kelime, attığı her adım zihnimde satır satır analiz edilmeyi bekliyordu.
O benim dün gece kiralık ev ilanlarına baktığımı biliyordu. Şirketin bilgi işlem ağı üzerinden hangi sitelerde gezindiğimi, neyi arzuladığımı, bu hayattan nasıl kaçmak istediğimi görmüştü. Bir yanım mahremiyetime bu kadar fütursuzca sızılmasına karşı öfkeyle dolmak istiyordu; ama diğer yanım, o bataklık evin içinde boğulurken elimden tutup beni yukarı çeken ilk elin ona ait olduğunu fısıldıyordu. Üstelik o avans parasını donduracağını, evdekilere bir kuruş bile koklatmayacağını ama benim geleceğim için orada tutacağını söylemişti. Bu, bir patronun çalışanına yapacağı türden bir iyilik değildi. Bu, iki inatçı ruhun birbirinin zincirlerini tanıma ayiniydi.
Öğle saatlerine doğru ofisteki hareketlilik arttı. Herkes yemek için gruplar halinde ayaklanırken ben yerimden milim kıpırdamadım. Cüzdanımdaki o kısıtlı bütçeyi düşünerek, yanımda getirdiğim küçük atıştırmalıkla idare etmeye kararlıydım. Öğle arasının getirdiği o tenhalıkta, finans departmanından gelen resmi bir mail ekranıma düştü. Gönderen İnsan Kaynakları ve Finans Ortak Ağı'ydı:
> *"Sayın Derya Hanım, sistem üzerinden yapılan nakit talebiniz, yönetim kurulu kararıyla 'Gelecek Dönem Güvence Blokesi' statüsüne alınmıştır. İlgili tutar hesabınızda aktif olup, ikinci bir talimata kadar harcamaya kapalı tutulacaktır. Bilgilerinize."*
>
Mesajı okurken dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. Murat sözünü tutmuştu. Abimin sistem üzerinden usulsüzce girdiği o el, boşluğa hamle yapmıştı. O para hesaba yatmıştı ama ne abim ne de babam o paradan tek bir kuruş bile çekemeyecekti. Evde kopacak olan kıyameti şimdiden tahmin edebiliyordum. Paranın yattığını görecekler ama çekemediklerinde çıldıracaklardı. Muhtemelen suçu yine bana atacaklar, beni beceriksizlikle ya da yalancılıkla suçlayacaklardı. Ama umurumda değildi. İlk defa onlara karşı elimde çok büyük bir koz vardı ve bu kozu bana veren, o yan odada oturan adamdı.
Başımı kaldırıp cam odaya baktım. Murat odasında yoktu. Masasının üzerindeki ceketini almış, muhtemelen bir öğle yemeği toplantısına gitmişti. Onun yokluğunda odası boş, antrasit deri koltukları sessiz ve tekinsiz görünüyordu. Tam o sırada telefonum masanın üzerinde titremeye başladı. Ekranda **"Annem"** yazıyordu.
Derin bir nefes alıp telefonu açtım. Sesimi olabildiğince soğuk ve profesyonel tutmaya özen gösterdim. "Evet anne?"
"Derya!" dedi annem, sesi ağlamaklı ama arkadan abimin o bağırıp çağıran öfkeli sesleri geliyordu. "Abin banka uygulamasına bakmış. Para yatmış görünüyor ama çekemiyoruz kızım! Bloke var diyor. Ne yaptın sen? Şirketi arayıp parayı mı kilitlettin? Abinin borçluları kapıya dayanacak diyorum sana, baban odasından çıkmıyor, evde tek kuruş yok!"
"Ben hiçbir şey yapmadım anne," dedim, sesimdeki o sarsılmaz, net tonu koruyarak. "Şirket daha ikinci gününde olan bir çalışana öyle elini kolunu sallaya sallaya nakit para teslim etmez. Sistem hata vermiş, finans departmanı parayı bloke etmiş. Benlik bir durum yok."
"Yalan söylüyor!" diye arkadan abimin sesi patladı, telefonu annemin elinden almaya çalıştığı belliydi. "O plazadaki heriflerle iş birliği yapıyor bu! Sana o parayı oradan çıkarttıracağım Derya, akşam eve bir gel sen!"
"Gelmiyorum akşam eve," dedim aniden. Bu kelimeler ağzımdan bir anda, hiç planlamadan dökülmüştü. İçimdeki o biriken zehir, nihayet sınırlarını çizmişti. "Bu akşam mesaiye kalacağım, işim çok geç bitecek. Beni beklemeyin. Ve o parayı unutun. O para şirketin parası, benim değil."
Abimin küfürlerini ve annemin feryatlarını dinlemeden telefonu hızla yüzlerine kapattım. Telefonu masaya bıraktığımda parmaklarımın titrediğini fark ettim ama bu kez öfkeden değil, aldığım o cesur kararın heyecanından titriyordum. Bu akşam o eve erken gitmeyecektim. O kasvetli, kavgalı mutfakta oturup babamın işten çıkarılma dramını dinlemeyecektim.
Saatler hızla akıp geçti. Akşamüstü kreatif ekibin bütçe revizyonlarını sisteme girerken ofis yavaş yavaş boşalmaya başladı. Saat yediye geldiğinde, açık ofiste benden başka sadece iki kişi kalmıştı. Tam o sırada plazanın asansör kapısı açıldı ve Murat Bey katımıza geri döndü.
Üzerindeki o koyu renk paltonun önü açıktı, elinde siyah deri evrak çantasıyla doğrudan benim masama doğru yürüdü. Ofisin loş ışıkları altında, o buz gri gözleri yine beni buldu. Benim hâlâ masada, harıl harıl çalıştığımı görünce adımlarını yavaşlattı. Masamın önünde durdu, çantasını yandaki boş sandalyeye bıraktı.
"Hâlâ buradasın," dedi. Sesi, sabahki o emredici tondan uzaktı; daha dingin, günün yorgunluğunu taşıyan ama yine de o derin mesafesini koruyan bir tondu.
"İşleri yetiştirmeye çalışıyorum Murat Bey," dedim, başımı ekrandan kaldırıp ona bakarken. Saçımdaki sıkı topuz hafifçe gevşemiş, birkaç tutam yüzüme düşmüştü ama gözlerimdeki o dik duruş yerindeydi. "Finansın istediği revizyonları bitirmeden çıkmak istemedim."
Murat masamın kenarına, sabahki gibi hafifçe yaslandı. Aramıza yine o tarifi imkansız, taze ve keskin parfüm kokusu yayıldı. Gözlerini yüzüme dikti, göz altlarımdaki o kapatıcısız solgunluğa, ardından da masadaki boş kahve fincanıma baktı.
"Evdekiler paranın blokesini fark etti mi?" diye sordu doğrudan. Hiç dolandırmadan, en can alıcı noktadan vuruyordu her seferinde.
"Fark ettiler," dedim, dürüstçe. Ondan gizleyecek bir şeyim kalmamıştı nasıl olsa. "Kıyamet koptu. Akşam eve gelmemi bekliyorlar."
"Peki sen neden hâlâ bu masadasın?" dedi, gözlerini hafifçe kısarak. "O kıyametin ortasına dönmekten korktuğun için mi, yoksa bana bir şey kanıtlamak için mi?"
Sorduğu soru içimdeki o gururlu kadını yeniden ayağa kaldırdı. Oturduğum yerde dikleştim, gözlerinin tam içine, o buz gri derinliğe baktım. Kendimi ağırdan satma kuralımı bozmadan, sesime o en etkileyici, gizemli tonu verdim:
"Korktuğum için değil, Murat Bey," dedim, kelimelerin üzerine basa basa. "Ben sadece kendi savaşımı nerede vereceğimi iyi seçiyorum. O ev benim geçmişim olabilir ama bu plaza benim geleceğim. Ve ben geleceğimi inşa ederken, kimsenin beni acele ettirmesine izin vermem. Siz dahil."
Murat bu cevabımla birlikte derin bir sessizliğe gömüldü. Dudaklarındaki o belli belirsiz takdir tebessümü bu kez çok daha belirgindi. Gözlerindeki o inatçı pırıltı, benim bu sarsılmaz duruşum karşısında adeta parlıyordu.
"Güzel," dedi, ses tonunu sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltıya indirerek. Yaslandığı yerden doğruldu, paltosunun yakasını düzeltti. "Geleceğini inşa eden kadınları severim Derya. Madem bu akşam o eve erken dönmek istemiyorsun... Topla eşyalarını. Bu bütçe analizini buranın gürültüsünde değil, daha sakin bir yerde, akşam yemeğinde konuşacağız. Benimle geliyorsun."
Bu bir teklif değildi; bu, aramızdaki o görünmez ağların bizi birbirine tamamen bağladığı o kaçınılmaz anın başlangıcıydı.
