Küçük oda, rutubet ve ucuz deterjan kokuyordu. Masanın üzerindeki ödenmemiş faturalar, babasının bitmek bilmeyen homurtuları ve annesinin mutfaktan gelen yorgun iç çekişleri... Hepsi bu evin değişmez dekorlarıydı.
Aynanın karşısına geçip saçlarını tararken, içindeki o çocuksu inancı tazelemeye çalıştı. Hayatın ona borçlu olduğunu biliyordu. Bir gün, bu gri sokakların tozu sökülüp atılacaktı. Bir gün bir adam gelecekti; onu sadece sevmekle kalmayacak, bu parasızlığın, bu çaresizliğin içinden çekip çıkaracaktı. O, birinin kurtarılmayı bekleyen prensesiydi. Bu berbat hayat, sadece gerçek hikayesi başlamadan önceki sıkıcı bir ön sözden ibaretti.
Sonra, o gün geldi.
Göz göze geldikleri o ilk saniye, zamanın ritmi değişti. Adamın bakışlarında, daha önce kimsede görmediği bir fırtına vardı. Kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissetti; evet, buydu işte. O an, ikisinin de ruhunda bir şeyler alev aldı.
Ama beklediği gibi olmadı. Adam, adeta taştan bir duvar gibiydi. O yangını gözlerinde görse de, adam arkasını dönüp gidecek kadar inatçı, duygularını bir zırh gibi saklayacak kadar gururluydu. Kız da hemen teslim olmayacaktı elbette. Kendini ağırdan almalı, o büyülü kurtarıcıya ulaşmak için acele etmemeliydi. Ne de olsa, büyük aşklar büyük sabırlar gerektirirdi.
Bilmiyordu; o zırhın altında yatan gerçeklerin, kurduğu tüm pembe hayalleri paramparça edeceğini... Ve o adamın ailesinin, kendisini bu hikayenin başrolü değil, sadece bir gölge olarak gördüğünü henüz bilmiyordu.









