İçeriğe geç

Hedef

Bölüm 3 · 10 dk okuma

Hedef

Bölüm 3

Selin

​Elif Akyaz, titrek ellerle çantaya uzandı. ​Elif, titreyerek eğildi ve fermuarı zorlukla açılan siyah çantayı aldı. Gözleri, sürekli Esin’in üzerinde, her anlık tereddüdü, bir açığı yakalamaya çalışıyordu. Ama Esin’in duruşu, bir heykel kadar hareketsizdi. Ne bir göz kırpma, ne bir nefes sesi. Sadece susturucunun metal parlaklığı. ​Çantanın içinden kalın, mühürlü, kadife kâğıtla kaplı eski bir dosya çıkardı. Dosya, beklenenden daha ağırdı ve üzerinde tuhaf, Latinceye benzeyen bir mühür vardı. ​“Al,” dedi Elif, sesi şimdi öfke ve çaresizlik karışımıydı. Dosyayı Esin’e doğru attı. Dosya, su birikintisinin hemen kenarına düşerek hafifçe ıslandı. ​Esin, gözlerini bir an bile ondan ayırmadan eğildi ve dosyayı aldı. Parmağının ucuyla mührün soğukluğunu hissetti. Dosyayı hızla kabanının iç cebine, suya değmeyecek şekilde yerleştirdi. ​“Bu dosya ne içeriyor, Elif?” diye sordu Esin. ​Elif, alaycı bir gülümsemeye çalıştı ama korku maskesi hemen düştü. “Çok büyük isimimler“ “Önemsiz detaylar. Benim sözleşmem, sadece dosyanın teslimi ve senin susturulmandan ibaretti.” ​Elif’in yüzündeki paniğin yerini, tarifsiz bir dehşet aldı. “Hayır! Söz vermiştin! Canımı bağışlayacaktın!” ​“Ben sana öyle bir söz vermedim,” diye düzeltti Esin, sesinde pişmanlığın en ufak izi yoktu. “Ben sadece ‘canını bağışla’ pazarlığı yapmadığımı söyledim. Seni yaşatmak, bu sözleşmenin en büyük riski. Ve ben, risk almayı sevmem.” ​Elif’in çığlığı, boğulmuş bir fısıltı olarak dehlizin rutubetli havasında kaldı. Esin’e doğru atılmaya çalıştı ama geç kalmıştı. ​Tabancanın susturucusu, Elif’in göğsüne neredeyse değiyordu. Tetiği çekti. ​BOOM ​Ses, ıslak bir toprak yığınına düşen ağır bir damla gibiydi. Elif’in gözleri, hâlâ dehşetle dolu, ama artık donuktu. Yüzünün son ifadesi, ihanete uğramış bir şaşkınlıktı. Elif, Sinan’ın hemen yanına, sessizce yığıldı. ​Görev tamamlandı. Sinan’ı etkisiz hale getirmek, dosyayı almak ve Elif’i susturmak. ​Hızla, fenerini tekrar açtı. Odak noktası Sinan’ın bileğine kaydı. Koruma Sinan’ın bileğinde, GPS sinyali gönderen küçük, taktik bir bileklik vardı. Ege’nin bu detayı atlaması imkânsızdı. Sinan’ın tünele girmesi, plan dışı bir hataydı. ​Bilekliğe uzandı ve bıçağının ucuyla onu bilekten ayırdı. Küçük cihazı, su birikintisinin ortasına fırlattı. Su, cihazı hemen yuttu. Sinyalin kaybolması birkaç saniye sürecekti. Bu, ona yeterli zamanı sağladı. ​Hızla geri dönmeye başladı. Beş dakikadan az bir sürede, arka kapıya ulaştı. Kilidi tekrar yerine yerleştirdi ve çok amaçlı aletiyle kapattı. Çıt. ​Dışarıda, yağmur şiddetini artırmıştı. Arabanın yanında, siyah, dar kesim bir yağmurluk giymiş olan Ege bekliyordu. Normalde ofis dışına çıkmazdı. Onu burada, sokakta görmek, planın ciddiyetini gösteriyordu. ​Esin’i görür görmez rahat bir nefes aldı. Hızla arabanın arka kapısını açtı. ​“Ne oldu? Sinan’ın tünelde ne işi vardı?” diye sordu Ege, sesi netti ama endişe vardı. ​Esin, arabaya bindi. “Elif’in son dakika kararı sanırım. Sinan, sadece bir güvenlik önlemiydi. Onu etkisiz hale getirmek, yirmi saniyeye mal oldu. Dosya bende.” ​Esin, kabanının iç cebinden, nemden korunmuş ağır dosyayı çıkardı ve Ege’ye uzattı. Ege, dosyayı iki eliyle, sanki kırılacak bir sanat eseriymiş gibi nazikçe aldı. Mührü inceledi. ​“Tamam. Burası artık güvensiz. Sinan’ın bileğindeki GPS’i ne yaptın?” ​“Su birikintisinin ortasında. Birkaç saniye içinde sinyal gidecektir. Ama Sinan’ın yokluğu, müzayede bitmeden fark edilecek. Hızlanmalıyız.” ​Ege, sürücü koltuğuna geçti. Arabayı usulca çalıştırdı. Caddeye çıktıklarında, Ege direksiyonu tutarken dosyanın mührünü inceledi. Parmaklarını kadife kâğıt üzerinde gezdirdi. ​“Bu mühür…” diye mırıldandı Ege. “Elif’in bahsettiği şey bu mu? Latince değil. Bu, eski Aramice’ye benziyor. ‘Selin’in Mirası’ anlamına geliyor.” ​Esin, donup kaldı. Selin. Altı yıl önceki adı. Annesi gerçekten de bu dosyaya benim kimliğimi koruyan bir şifre eklemişti. ​“Hemen ofise gitmiyoruz,” dedi Ege, dikiz aynasından Esin’in şokunu fark ederek. “Bu dosya çok önemli. Senin geçmişinle ilgili her şeyi içeriyor olabilir. Onu çözmek için daha güvenli bir yere ihtiyacımız var 3.BÖLÜM 2.PERDE Fırtına sonrası sessizliği gibiydi. Ege’nin arabası, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte İzmir’e, Foça’nın tenha bir koyuna ulaştı. Burası, Ege’nin Sessizlik Karargâhı adını verdiği, kıyıya nazır, kalın taş duvarları olan, dış dünyadan tamamen izole edilmiş eski bir evdi. ​Evin alt katı, Ege’nin kurduğu siber laboratuvarı barındırıyordu. Burası ne internet ne de radyo dalgası alıyordu; tamamen Faraday kafesiyle kaplı, fiziksel olarak yalıtılmış bir sığınaktı. ​Esin, üç gecedir uyumadığı için yorgun, ama zihni ve dosyadaydı. Arabadan iner inmez, Ege’ye dönüp dosyayı uzattı. ​“İlk işimiz bu,” dedi Esin. “Annemin neden benim için bir ‘miras’ sakladığını bilmek zorundayım.” ​“Bir hafta,” dedi Ege, omuzlarını sıvazlayarak. “Bir hafta boyunca ne sözleşme, ne kurban, ne de polis var. Sadece dinlenme ve analiz. Bunu hak ettin.” ​Pazartesi ​Ege, kadife kâğıtla kaplı dosyayı laboratuvardaki steril masaya koydu. Mühür, gerçekten de eski Aramice harflerle ‘S-L-N’ (Selin) kelimesini oluşturan, karmaşık bir sembolizme sahipti. ​“Bu, basit bir not değil,” dedi Ege, yüksek çözünürlüklü tarayıcıdan aldığı görüntüyü incelerken. “Bu, bir şifreleme anahtarı. Belki de bir güvenlik kilidi.” ​Dosyanın içindeki sayfalar, Elif’in iddia ettiği gibi yeraltı finans dünyasının isimlerini, şüpheli banka hesaplarını ve küresel çapta organize suç ağlarının hiyerarşisini gösteriyordu. Ancak listenin en altındaki, elle yazılmış, buruşuk bir not, Esin’in tüm dikkatini çekti. Not, belli ki alelacele yazılmıştı ve mürekkebi dağılmıştı. ​“Oku Ege,” dedi Esin. ​Ege, notu yüksek sesle okudu: ​“Oğlun güvende. Ama Altın Silahı sakın ona verme. Seni bulacaklar. Tekrar Ares’i kurmaya çalışıyorlar. Gözlerin, mühürdeki kelimeleri görmeye başladığında, her şeyi hatırlayacaksın. Seni koruyan tek kişi…” ​Not, burada yarım kalmıştı. Esin’in eli, Altın Silah adını duyunca hemen belindeki tabancaya gitti. Silahın kabzasındaki altın işlemeler, annesi tarafından ona miras bırakılan tek şeydi. ​“Oğul mu?” diye sordu Esin, sesi titremişti. ​“Dosyayı yazan kimse, annenin erkek bir çocuğu olduğunu düşünüyor, ya da bu, bir kod adı,” diye açıkladı Ege, mantığını korumaya çalışarak. “Ama Altın Silah ve Ares kelimeleri çok önemli.” ​Ege, laboratuvardaki izole bilgisayarı açtı. Arama motoruna Ares Global yazdı. ​“Ares Global,” diye mırıldandı. “Altı yıl önce, senin ‘ölümünden’ hemen sonra kaybolan, teknoloji ve güvenlik alanında faaliyet gösteren bir şirket. Elif, bu şirketin son hissedarıydı. Ve bu şirket… senin annene aitti, Selin.” ​Esin, duvara yaslandı. “Yani, Elif’i öldürerek, annemin izini sürecek son kurumsal kanıtı da yok etmiş olduk.” ​“Yok etmek değil, ele geçirmek,” diye düzeltti Ege. “Ares Global’in kayıtları, altı yıl önce bir siber saldırıyla silinmiş. Ama o saldırının izini süren biri var: Demir. Eski bir askeri istihbaratçı. Şimdi ise kayıp şirketin peşinde. Muhtemelen onunla yollarımız kesişecek. O, bizim için hem bir tehdit hem de bir ipucu.” ​Salı Ege, Esin’i zorla uyumaya ikna etti. Esin, üç günden fazla bir süredir ilk kez altı saat aralıksız uyudu. Uyandığında, üzerindeki gerginliğin yerini hafif bir boşluk hissi almıştı. ​Kahvaltıda Ege, elindeki kalın cam bardağa bakarak konuştu. “Biliyorum, geçmişin sana geri dönmesi seni zorluyor. Ama Esin, sen artık Selin değilsin. O kız öldü. Sen, kusursuz iş çıkaran profesyonelsin. O dosya, senin zaafın olmamalı.” ​“Esin, Selin’in yarattığı bir duvar, Ege,” diye yanıtladı Esin, denize bakarken. “O duvarı yıkan ilk şey, annemin bana bıraktığı o ‘miras’. Eğer o dosyayı açarsam, duvar yıkılabilir ve ben… artık kim olacağımı bilmiyorum.” ​“İşte bu yüzden yavaş hareket ediyoruz. Önce gerçeği bileceğiz, sonra duvarı güçlendireceğiz,” dedi Ege. ​Ege, o gün dosyanın listesini analiz etti. Listedeki isimlerin hepsi, son üç infazınızın hedefi olan kişilerle bir şekilde bağlantılıydı: Belediye meclis üyesinin denetim şirketi, CEO’nun avukatı… Hepsi, Ares Global’in illegal fonlarını aklamakla suçlanan bir yeraltı örgütünün parçasıydı. ​“Biz, aslında bir temizlik işine başlamışız Esin,” dedi Ege, haritadaki isimleri birleştirirken. “Birileri, bu örgütün tüm izlerini silmek istiyor. Ve biz, son halkayı temizlemeden, o örgütün beynine ulaşamayacağız.” ​Esin, masadaki Altın Silahı eline aldı. Soğuk metalin üzerindeki karmaşık altın oymalar, parmaklarına tanıdık geliyordu. “Altın Silah’ın sırrı ne, Ege? Neden annem, onu korumam için bu kadar çaresizdi?” ​Çarşamba öğleden sonra, Ege’nin izole laboratuvarındaki kırmızı ışık yandı. Bir frekans sinyali, dışarıdaki bir istasyondan geliyordu. Ege, sinyali deşifre etti. Gelen mesaj, Ege’nin entelektüel çevresinden, sanat galerisi sahibi Alara’dandı. ​“Altın Silahınızın sırrı çözülecek. Birine güvenmeyin. Ancak gölgeleriniz çok kirlendi. Size bir isim gönderiyorum: Serkan. ‘Geçmiş temizleme’ uzmanı. Sadece o, size Altın Silah’ı kimin yaptığını söyleyebilir.” ​Mesaj, Esin’i hemen harekete geçirdi. İzmir’e geri dönme kararı aldılar. ​Ege, “Alara, tehlikeli bir bilgi kaynağıdır. Bize yardım mı ediyor, yoksa bizi bir tuzağa mı çekiyor?”diye sordu. ​“Tuzak sikimde değil“dedi Esin tabancasını kılıfına yerleştirirken. “Ama Altın Silah’ın sırrı, bu riske değer. Serkan’la buluşmalıyız.” ​Perşembe ​Esin ve Ege, Balçova’daki terk edilmiş bir depoda, Alara’nın bahsettiği Serkan ile buluştular. Serkan, kırklı yaşlarında, tecrübeli, sol elinde sürekli salladığı bir tespihi olan, gözleri her şeyi süzen, gergin bir adamdı. ​“Bana neden Altın Silah’ın üreticisini söyleyeceksin?” diye sordu Esin. ​Serkan, Esin’e yaklaşmadı. Aralarındaki mesafe, güvenin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyordu. “Sizin gibi bir kadının bu silahı taşıması, ona sahip olduğu değerden daha fazlasını yükler. Üreticisi, yeraltı dünyasının en büyük zanaatkârlarından biriydi: Kuzgun. O, Ares Global için çalışırdı. Ve o… annenizin sağ koluydu. Belki de Sol kolu.” ​Esin, bu bilginin ağırlığı altında ezildi. Annesinin sağ kolu. Altı yıl önce ortadan kaybolan herkesin arasında, Kuzgun hâlâ yaşıyor olabilir miydi? ​Serkan, Esin’in yüzündeki şoku fark etti. “Kuzgun, kimliğinizi korumanıza yardımcı olabilecek tek kişi. Ama onun da bir bedeli var. Benim bedelim de, bana güvenmeniz. Benimle işiniz bittiğinde arkanızı dönüp gidersiniz.” ​Ege, araya girdi. “Sana güvenmiyoruz, Serkan. Ama bilgi akışına ihtiyacımız var. Kuzgun nerede?” ​“O, bir hayalet. Ama Ares Global’in kalbi, hâlâ atıyor. Şehrin altında, İstanbul’da, Kuzgun’un atölyesi var. Anneniz, Selin, orayı asla terk etmedi. Belki de Altın Silah’ın sırrı oradadır. Ben size bir koordinat göndereceğim. Oradan sonrası size kalmış.” ​Serkan, son sözlerini söyleyip deponun karanlığına karıştı. Esin ve Ege, ellerindeki yeni koordinatla birlikte İstanbul’a geri dönme kararı aldı. ​Cuma ​Esin ve Ege, İstanbul’daki güvenli sığınaklarına geri döndüler. Tüm hafta boyunca süren analiz, Elif’in dosyasının ve Esin’in geçmişinin, küresel bir operasyonun sadece bir parçası olduğunu ortaya koymuştu. Ares Global, göründüğü gibi teknoloji şirketi değil, uluslararası karanlık paranın ve silah kaçakçılığının beyniydi. Annesi, bu ağın merkezindeydi. ​“Altı yıl önce, annenin ölümünün sahte olduğuna inanmaya başlıyorum Esin,” dedi Ege ofisteki masanın etrafında volta atarken. “O, kendini bu ağdan korumak için bir hayalet yarattı. Ve sen… sen onun devamısın. Selin’in Mirası, senden başkası değil.” ​Esin, elindeki Altın Silah’ın kabzasını okşadı. “Eğer yaşıyorsa, neden bana ulaşmadı? Neden bu kadar karmaşık bir planla beni bu işe sürükledi?” ​“Bunun cevabını Kuzgun’un atölyesinde bulacağız,” dedi Ege. “Ama önce… bu kaosun bitmesini beklememiz gerekiyor.” ​Esin, odadaki sessizliği dinledi. Bir haftalık huzursuz dinlenme, zihnini keskinleştirmiş, ama aynı zamanda duygusal duvarlarını zayıflatmıştı. Her an tetikteydi. ​ ​Cumartesi ​Esin, bir anlık rahatlama için mutfakta kahve yaparken, Ege’nin odasından gelen tiz ve keskin bir ses, tüm sessizliği parçaladı. Bu, Ege’nin sadece ulusal güvenlik birimlerinin en üst düzey temsilcileri için ayırdığı, kriptolu, acil durum hattının sesiydi. ​Esin, hemen Ege’nin yanına koştu. Ege, yüzü gergin, sesi donuk bir şekilde telefonu tutuyordu. ​“Komutan,” diye mırıldandı Ege, telefondaki kişiye. ​Telefondaki ses, metalik ve otoriterdi. Gecenin bu saatinde bir emir bekleyen birinin sesiydi. ​“Elif Akyaz’ın ortadan kaybolması, bir sinyaldi Ege,” dedi ses. “Sizin varlığınızın sinyali. Ve şimdi, bize daha imkânsız bir görev lazım. Altı yıl önce kaybettiğimiz bir sistemi geri almalıyız.” ​Ege, gözleriyle Esin’e baktı. Esin, anında profesyonel moda geçti. ​“Konuya gelin, Komutan,” dedi Ege. ​“Birkaç hafta önce, uluslararası bir zirveden, dünyanın finansal ve askeri altyapısının on yıl sonrasını içeren, siber savunma sistemi olan Zeus Protokolü çalındı. Protokolü çalan kişi: Doktor Lir.” ​Esin’in kaşları havalandı. Doktor Lir. Yıllardır ölü sanılan, efsanevi, hayalet bir siber suçluydu. Annesinin Ares Global’deki bağlantılarını düşündüğünde, bu ismin tesadüf olmadığına emindi. ​“Lir, protokolü, yarın Avrupa’daki Uluslararası Güvenlik Zirvesi sırasında, canlı yayında ifşa edecek,” diye devam etti ses. “Protokol, yalnızca yüz tanıma sistemiyle aktive edilen bir cihazda tutuluyor. Lir’in yüzünü görmemizle, yayına girmesi arasında sadece beş dakikanız var. Beş dakika içinde o cihazı devre dışı bırakacak kişiye ihtiyacımız var. Esin’e ihtiyacımız var.” ​Esin, Altın Silah’ı masaya koydu. Bu, tam da aradığı türden bir kaostu. Beş dakika. Bir saniyesi bile hata götürmeyen, küresel sonuçları olan bir görev. ​Ege, telefonu Esin’e uzattı. Esin, Komutan’ın sesine meydan okurcasına konuştu. ​“Teklifiniz nedir, Komutan? Beş dakikalık küresel bir kriz için ödeme ne olacak?” ​“Ödeme, sadece para değil. Bilgi,” dedi Komutan. “Bu görevi başarıyla tamamladığınızda, sana Kuzgun’un yerini, Ares Global’in tüm gizli dosyalarını ve annenin son altı yıldaki tüm faaliyet kayıtlarını vereceğiz. Geçmişe dair her şeyi istiyoruz, değil mi?” ​Komutan, onların Serkan’la görüştüğünü, Ares’i araştırdığını biliyordu. Bu, Komutan’ın göründüğünden daha fazla güce sahip olduğu anlamına geliyordu. ​Esin gülümsedi. Korkusuz, soğukkanlı ve ölümcül olan o tebessüm. “Anlaştık, Komutan. Yarın sabah tüm lojistik elimizde olsun. Beş dakika… bana yeter.” ​Ege, telefonu kapattı. Odadaki hava, aniden soğumuştu. Dosya, dehlizlerin karanlığında kalmıştı, şimdi önlerinde Doktor Lir ve Zeus Protokolü vardı. ​Esin, koltuktan kalktı. Vücudunu saran kıyafetlerindeki gerilim, tetiği çekmeye hazır bir yay gibiydi. ​“Hazırlan Ege,” dedi. “Sakin hafta bitti. Şimdi… Avrupa’ya gidiyoruz. Zeus Protokolü bizi bekler.” ​Bölüm sonu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.