İçeriğe geç

Hayali

Bölüm 1 · 21 dk okuma

Hayali

Bölüm 1

Mektup

Bahçeye büyük bir karmaşa hakimdi. Çeşitli duygular mahşer yerine çevirmişti geceyi. Korku vardı, çaresizlik vardı, şaşkınlık vardı. Şuan baktıkları bu manzara tüm bu duyguların yaratıcısıydı.

Kan tüm zemine yayılıyordu. Karanlık kırmızı kanı zifte boyamıştı. Gece ile bütünleşen kan, yaratıcısına fazla tezattı. Bembeyaz soluk teni ile yatan adam kendi kanından görünmeyecek bir haldeydi. Saat 03.30 civarıydı. Etraf kan ve karanlıktan seçilmezken gözler bir ay gibi parlayan bu cansız bedendeydi. Neydi bu ani ölümün sebebi kimse bilmiyordu. Açıkçası bunu pek de önemsemiyorlardı. Çoğu doktor bu ölümün yaratacağı büyük yankı yüzünden bahane arıyordu. Hastaydı diyeceklerdi, kriz geçirdi, intihar etti. Sessizdi zaten, anlatmaz, konuşmazdı. Dayanamadı attı kendini diyeceklerdi. İçinde yaşadığı buhranı kimse hesaba katmayacak, delidir diyip ört pas edeceklerdi acımasız gerçeği.

Alp Tekin.

Bugün bu karmaşanın sebebi olan kırgın adam. Yaklaşık bir buçuk yıldır bu hastanenin içinde çürüyen ve geldiğinden beri ne doktorlarla ne de hastalarla tek kelime etmeyen bu adam bugün kendi katliamını düzenlemişti. Yirmi üç yaşında bu tımarhaneye kapatılmış ve bir buçuk yılını bu dört duvarın içinde yaşatılmaya mahkum bırakılmıştı.

Cansız bedeni siyah çantaya koyulurken tüm gözler pür dikkat cesedin üstündeydi. Hepsi çaresizlik içindeydi. Dertleri ölen kişi de değil, ölümünün yaratacağı fırtınadaydı. Biliyorlardı çünkü, babasının tedavi için yolladığı bu hastane ile bağı olan herkesin üstüne karabasan gibi çökeceğini. Bundandı bu tanımlanamaz korku. Babası bu işin peşini bırakmayacaktı.

Herkes kendi bencilliğine derman ararken tek bir kişi vardı bu ölümün sebebini merak eden. Mahşer yerinin az ötesinde çalılıkların arkasına saklanmış kara kara düşünüyordu genç adam. O da burada yatan hastalardan bir tanesiydi. Arkadaş sayılmazdı Alp Tekin ile ama konuşmuşluğu vardı. Bu tımarhanede onunla konuşan belki de tek insandı.

Ay ışığı, genç adamın sarı saçlarını parlatırken daha da sığındı çalılığın arkasına. Her gün olduğu gibi bugün de hademelerden gizlice çaldığı odanın anahtarıyla dışarı kaçmıştı. Bu gecenin böyle bir olaya şahitlik edeceğini bilseydi yine o kabus dolu uykusundan uyanır mıydı emin değildi.

Bir süre bekledi genç adam etrafın dinginleşip dağılmasını. Önce ceset kalktı, sonra doktorlar dağıldı. En sonunda etraf ıssızlığa bırakıldığında yavaşça çalılıkların ardından çıktı genç adam. Sarsak ve dikkatli adımlarla hedefine doğru yürürken varlığını yokluğa teslim eden cansız bedenin kanla kaplanmış zeminine adımını bastı. Alp Tekinin kanı terliklerine bulaşmıştı. Bundan ufak bir rahatsızlık duymadan adımlamaya devam etti. Alp Tekinin hastanenin terasından atlarken elinde tuttuğu ve sonrasında düşmenin etkisi ile ondan birkaç metre uzağa fırlayan o mavi kapaklı defterin önüne geldiğinde yavaşça eğildi. Titreyen elleri defteri tuttuğunda doğruldu. Defterin içine bir kere bile bakmadan hastanenin içine, odasına doğru gitti. Meraksızdı, çünkü bu defterin ne olduğunu biliyordu, meraklıydı çünkü ölümüne sebep olan olayı bilmiyordu. Cevapların bu defterde gizli olduğunu biliyordu. Odasının önüne geldiğinde kapıyı yavaşça araladı ve içeri girdi. Ayın ışığı ile aydınlanan odada yatağını bulup oraya uzanması zaman almamıştı. Yanındaki komadinin üzerinde duran okuma lambasının tuşuna basıp etrafı aydınlattı.

Etrafın aydınlanmasıyla defter daha da ön plana çıktı. Daha yeni alınmış gibi görünen bu defter fazlasıyla iyi bakılmış gibi gözüküyordu. Alp Tekin için bayağı bir önemi olan bu defter kendi hayatının sırlarını taşıyordu. Biliyordu çünkü genç adam, bu bir günlüktü. Bu günlük ölen adamın belki de tek mirasıydı. Alp Tekini arada sırada dışarıda görürdü genç adam. Sessizce bahçedeki en kıytı köşedeki banklara geçer, otururdu orada. Kimse ile sohbet etmez, dış dünyadan kendini soyutlardı. O kadar soyutlamıştı ki kendisini insanlardan, genç adam onunla ne zaman tek kelimelik sohbetler etmeye çalışsa Alp Tekin korkudan titremeye başlar, gözleri dolardı. İnsanların gözlerinin içine bakamaz sadece sessizce tek tük cevaplar vermeyle yetinirdi. Ama genç adam ne zaman yanından ayrılsa hızla bu günlüğe bir şeyler yazmaya başlardı. Alp çok konuşurdu aslında. Günlüğüne anlatmayı atladığı hiçbir şey olmazdı. Çünkü günlüğü ondan daha sessizdi ve bu onu konuşmaya iterdi. İnsanların aksine günlüğü onu yargılamadan dinlerdi.

Genç adam Alp Tekinin geçmişinin yazılı olmasını beklediği o defteri açınca beklentilerinin ne kadar boşuna olduğunu anladı. Tarihlerin daha eskiden yazılmaya başlamasını beklerken şuan karşılaştığı manzara birkaç saat önceye aitti. Bu genç adamı anlık olarak afallattı. Kaşları anlam verememezliğin getirmiş olduğu merakla çatıldı. Bu Alp tekinin günlüğü değildi. Günlüğüne ne olmuştu bilmiyordu ama şuan bu günlükte ne yazıldığını da merak ediyordu genç adam. Merakını daha fazla körüklemeden okumaya başladı.

22.11.2023

Ölüm yıl dönümümüze girmemize son iki buçuk saat.

Hayatımın tamamını bir düşe adamış olan beni düşünürsek aslında bir çocuktan farksızım. Birkaç saat sonra yirmi beşime gireceğim ama kendimi beş yaşındaki bir çocuktan farksız hissediyorum. Yirmi beş yıl. Dile kolay gelen bir sayı olsa da bu benim için öyle değil.

Birkaç saat sonra doğum günüme gireceğiz. Doğum günüme, ölüm günüme, o kara güne. On iki yaşından beri doğum günlerimi kutlamak yerine perdeleri kapatıp odama çekiliyorum. Pastamın üzerine mum dikmek yerine abdest alıp namaz kılıyorum. Babam ise bu günlerde eve uğramıyor. Eskiden olsa babamın gidişinin yaratmış olduğu yalnızlık beni korkuturdu ama artık huzur veriyor. Varlığı beni daha çok korkutuyor. O günden sonra babam çok değişti. Alkole başladı ve bazen beni dövüyor. Artık ona karşılık verebiliyorum ama kendimi bir çocuk gibi ağlamaktan alıkoyamıyorum. Neyse ki geçen sene bu tımarhaneye kapatılarak o darbelerden kendimi izole ettim. Artık beni dövemeyecek.

23 Kasıma girmemize son iki saat. Senin yanına gelmeme son iki saat anne. Sen birkaç saat sonra, on üç yıl önce kendi canına kıydın. Gözlerimin önünde pasta bıçağını bileklerine bastırdın. O anlar o kadar net ki anne daha fazla bu görüntülerle yaşayamıyorum. Ben kaçmaya çalıştıkça bu acı hep beni kovalayacak. Ben ise artık dayanamıyorum. Zihnimdeki sesleri susturamıyor, gördüğüm o şeytanlara kör olamıyorum. Bu hastalık senden bana kötü bir armağan anne. 13 yıl önce sen bu hastalıktan öldün şimdi ise ben… Haklıymışsın, dayanılacak gibi değil bu acı. Görüyorum, duyuyorum onları anne ama onlar göremedikleri için bana deli diyor. Beni anlamıyorlar, gördüklerimi göremiyorlar. Şizofreni hastasıymışım, öyle diyorlar. Sana da öyle diyorlardı. Çok rahatsız edici anne. İnsanlar bana kirli bir böcekmişim gibi bakıyor. Oysaki ben sana hep hayranlıkla bakardım. Onlar gerçekten kör.

19 yaşımda bu hastalığın teşhisi konduğunda kendimi üzgün mü hissetsem yoksa seninle ortak bir özelliğim çıktığı için sevinsem mi bilememiştim. Bu teşhisi koydukları ilk an onlara inanmamıştım. Çünkü emindim,görüyordum. O siyah upuzun silüetleri görmemek imkansız olsa gerekti. Bunu psikoloğuma anlattığımda ise babama şizofreni hastası olduğumu söylemişti. İlk başta bana bu hastalığın getirisi çok korkunç yaratıklar olmuştu. Onları her gördüğümde, seslerini her duyduğumda bunların gerçek olmadığını söyleyip kendimi telkin etmeye çalışıyordum ama çok zordu. Onlar o kadar korkunç, o kadar can yakıcı ve gerçekçilerdi ki onlara bir hayal ürünü demek en başta kendime yapacağım büyük bir saygısızlıktı. Gel zaman git zaman iki yıl boyunca bu yaratıklara alışmaya başladım. Doktorumun verdiği ilaçları kullanıyor ve artık onları daha nadir görüyordum. İlaçlar fazlasıyla uyku yapsa da o yaratıkları görmekten iyiydi. Ama yine de kendimi sürekli tetikte hissediyordum. Çünkü her an bir yerden çıkabilirlerdi değil mi? Ne kadar ilaçlar işe yarasa da artık sahip olduğum o huzuru bulamıyordum. O kadar ihtiyacım vardı ki bir nebze huzura, bunun için her şeyi yapacak seviyedeydim. Ama ben ne kadar şey yapsam da aradığım o huzur bana gelmiyordu. Ta ki takvimler 02.02.2020 tarihini gösterene dek.

O gün babam eve geç gelmişti ve sarhoş olduğu her halinden belliydi. Konusunu dahi hatırlamadığım bir sebepten ötürü bir kavga geçmişti aramızda. Bana yine el kaldırmıştı ama bu sefer buna izin vermemiştim. Bu babamı daha da öfkelendirmişti. Küfürler edip bağırıyordu. Ben de daha fazla dayanamayıp kapıyı çarpıp çıktım evden. Nereye gittiğimi dahi bilmiyordum. Sadece uzaklaşmak istiyor,acı çekiyordum. Uzun bir süre boyunca yürüdüm. Adımlarım beni nere götürse oraya gidiyordum. En sonunda kendimi çocuk parkında bir banka otururken buldum. Yarım saat bir saat kadar oturdum ve ağladım sadece. İçimi çeke çeke, hıçkır hıçkıra ağladım.

Bir süre sonra yanımdaki bankta bir hareketlilik oldu. Korkuyla yanıma baktığımda ise belki de bu hayatta görüp görebileceğim en güzel manzarayla karşılaştım.

Gözlerimin hizasına ilk önce gecenin karanlığını dahi aydınlatacak kadar parlak bir sarı olan saçları geldi. Upuzun, beline kadar gelen saçları o kadar güzeldi ki daha o andan bu saçların benim hayatıma ışık tutacağını anlamıştım. Yüzü bana dönüktü. Bir çocuğun ki kadar masum olan yüz hatları insanın içini yumuşatacak cinsteydi. Kocaman kahverengi gözleri içimi görecek kadar dikkatle bakıyordu. Öyle dikkatli, öyle masum ve öylesine güzeldi ki bu bakışlar daha o andan kendi derdimi unutturmuş karşımdaki bu güzel kızın verdiği etkiye takılı kalmamı sağlamıştı. Öylesine saf, öylesine duruydu ki insan bakmaya dahi kıyamazdı. Yani ben kıyamazdım.

Bana baktı bir süre, içi acıya acıya… Gözleri göz yaşlarımda takılı kaldı. Ona bakarken bile akmaya devam eden göz yaşlarımı durdurmak imkansızdı. Normalde insanların karşısında ağlamaktan fazlasıyla çekinen ben ilk defa bu kadar rahattım. O farkında olmasa da daha ilk andan güven vermişti bana.

Bana bakarken fazlasıyla çekingendi bakışları. Tek kelime etmiyor ama bakışlarını da kaçırmıyordu. Bir şey düşünüyor ama düşündüğü şeyi uygulamakta çekiniyor gibiydi. Bir süre ikilemde kaldı ama en sonunda cesaretini toplamış olmalı ki iki elini de kaldırdı ve yüzüme doğru getirdi. Onun yumuşak ve bir tüy kadar hafif olan eli yanağımla buluştu. Ben olayın şokuyla ne yapacağını beklerken o göz yaşlarımın ıslatmış olduğu yanaklarımı sildi. Şaşkınlığım daha da katlandığında ne hissedeceğimi bilmiyordum. İçimden sadece ağlamak geliyordu. Ben de öyle yapmıştım zaten. Dokunuşundaki şefkati ve merhameti belki de uzun zaman sonra ilk defa hissetmiştim. Babam da arada alkolün etkisinde olmadığı zamanlarda sarılır ve başımı okşardı ama bu daha farklıydı. Bende yarattığı hisler çok daha farklıydı.

İçimde gram bir tereddüt bulundurmadan bir an da ona sarıldığımı hatırlıyorum. O da sanki bunu bekliyormuş gibi anında kollarını dolamıştı bana. Çok garip bir an yaşıyordum. Şefkati, merhameti ve ilk defa huzuru hissediyordum. Bu benim için öylesine bir andı ki şuan bunların son satırlarım olduğunu bilmeme rağmen tüm defteri o anki hislerimle doldurabilirdim. Ama bunun artık çok da bir önemi yok.

O gün ona sarılı bir şekilde ağladım. Hıçkırışlarım iç çekişlere, nefeslerim düzene girdiğinde ise hala başım omzundaydı. Kokusu burnuma doluyordu ve o kadar güzeldi ki başımı omzundan kaldıramıyordum. Huzur veriyordu, güven aşılıyordu kokusu bana. Çok hafifti kokusu. Bir çiçeğin ezgilerini taşıyordu. En sonunda ona rahatsızlık vermek istemediğimden başımı omzundan kaldırdım. Gözlerim yine onun iri kahverengi gözlerine tutunduğunda gözlerinin kızarmış olduğunu gördüm. Ya ağladı ağlayacaktı ya da ben ona sarılıyken gizlice ağlamıştı. Bu hali yüzüme buruk bir tebessüm kondurmamı sağlamıştı. Garip bir şeyler vardı bu kızda. Onu ilk defa görmüştüm ama sanki yılların getirmiş olduğu bir beraberlik vardı aramızda. Fazla tanıdıktı bakışları. Fazla içimi acıtmıştı.

O gün ona ismini, nereli olduğunu, kaç yaşında olduğunu vb şeyler sormuştum ama o bunların hiçbirine cevap vermemiş, o ince, naif ses tonuyla bunların önemsiz olduğunu söylemişti. Onun yerine bana ne hissettiğimi sormuştu. Nasıl olduğumu, neden bu halde olduğumu merak etmişti. Bu bile benim için fazlasıyla yabancılaştığım bir durumken şaşırmadan edememiştim. İlk birkaç saniye susmuş sonra ise hastalığımdan, annemin ölümünden, babamın git gellerinden bahsetmiş ve bunları anlatırken de ağlamıştım. O ise sırtımı sıvazlamış benim yalnız olmadığımı hissettirmişti. Onun yanımda olduğunu hissettirmesi beni daha da ağlatmıştı ama o bunu anlamamıştı. O gün tüm geceyi onunla geçirmiştim. Bazı zamanlar ağlamış, bazı zamanlar gülmüş, bazı zamanlar ise sadece susup oturmuştuk. Güneşin doğmaya yakın olduğu bir saatte ise o hiçbir şey demeden kalkıp gitmişti. Onun gidişiyle içim bir boşluğa gebe kalırken birkaç saat belki gelir diye onu orada beklemiştim. Ne o gelmişti ne de ben beklemekten sıkılmıştım. Artık üşüdüğümün farkında dahi olmadığım bir zamanda ümidimi kesip evime doğru yola koyulmuştum. Yol boyunca onu düşünmüştüm. Onun güzel çehresini, naif ince sesini, bana bakan merhametli bakışlarını, yüzündeki buruk tebessümü… Onunla ilgili ne varsa her şeyi düşünmüştüm. Genç bir kızın beni bu denli etkilemesi ne kadar sağlıklıydı bilmem ama ben sanki yeniden hayata uyanmıştım.

İçimde garip bir istek vardı. Onunla tekrar karşılaşmak ve bu zamana kadar anlatamadığım tüm şeyleri ona anlatmak istemiştim. Anlatmak isteyip de anlatamadığım ne varsa hepsini bir bir söylemek. Şikayetçi olduğum konuları ona danışmak ve tek başıma hissettiğim anlarda bana yalnız olmadığımı hissettirmesini istedim. Çünkü biliyordum, bu dünyada beni anlayacak tek bir kişi varsa o da bu kızdı.

O akşam eve gittiğimde ona anlatacağım şeylerin hepsini evde bulduğum bir deftere yazdım. Aklıma ne geldiyse hepsini not aldım. O kadar susmuştum ki şimdi yıllar sonra birisine bir şey anlatma fikri heyecandan kalbimin hızla atmasına sebebiyet veriyordu. Bu heyecan tatlı ve güzel bir histi.

Aradan iki üç ay geçmişti ama ben hala o kızla karşılaşmamıştım. Nerdeyse her gün, her akşam o parka gitmiş ve onu beklemiştim ama o gelmemişti. O kadar beklemiştim bunu ve o, o kadar gelmemişti ki onun da hastalığımdan dolayı yanım da beliren o hayallerden olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ama sonra bunun saçma bir düşünce olduğunu, o yaratıklarla bu güzel kızı kıyaslamamın ona yapacağım çok büyük bir haksızlık olduğunu fark etmiştim. Çünkü onun gerçek olduğuna emindim. Diğerlerinden daha farklıydı bu, emindim gerçekti. Gerçek olmalıydı.

Tabi onu beklediğim zamanlarda defterime not tutmayı da unutmuyordum. İnsan aklına gelebilecek her şeyi yazıyordum. Hepsini not alıyor, ona anlatmak için bekliyordum. İçimde sabırsız bir kurt vardı, anlaşılmaya ve dinlenilmeye açtı. Onun anlamasına ve onun dinlemesine açtı ve ben onu durduramıyordum. Sabırsızlıkla bekliyor ama karşılığını alamıyordum. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. İsmi bile yoktu. Onun hakkında hiçbir şey bilmediğim için kendi kafamdan bilgiler bulup ona kurgulamıştım.

İsmi Rüyaydı. Bir çok isim düşünmüştüm ama en çok bu uyardı ona. Bir rüya gibi büyüleyici ve güzeldi. Aynı yaşta olduğumuzu hayal etmiştim. Ailesini, soy ağacını çok umursamadım. Aslında ismi dışında hiçbir şey umrumda değildi. İsmİ ise ona seslenmem gereken bir mahlas olacağını düşünerekten üzerinde durmuştum.

Rüya, birkaç ay ortalıklarda yoktu. Onun yokluğu içimde onu görmeye dair daha büyük arzular doğuruyordu. Bu bir istekten çok, ihtiyaçtı. Ona ihtiyacım vardı.

Birkaç aydan sonra yine aynı parka gitmiştim. Yine saatlerce onu beklemiş, onu göreceğime dair hayaller kurmuştum. Tam gelmeyeceğini düşünüp umutsuzluğa kapıldığımda ise onun o hafif kokusunu duymuştum. Kafamı ışık hızıyla kokunun kaynağına çevirdiğimde ise onun yanımdaki güzel çehresiyle karşılaşmıştım. Gözleri yine ışıl ışıl bana bakıyordu. Öylesine derin, öylesine uçsuz bucaksızdı ki bakışları kendimi kaybediyordum.

‘’Rüya.’’ Diye mırıldanmıştım istemsizce. Sanki ondan bahsettiğimi anlamış gibi kıvrılmıştı güzel dudakları. Güzelliği başımı döndürüyordu. Gerçekten güzel miydi yoksa bir bana mı güzeldi anlam veremesem de çok umurumda da değildi. Onu görmenin sevinciyle boynuna sarıldığımı hatırlıyorum. O ise gülerek kollarını bana dolamıştı. Demiştim ya yılların verdiği bir birliktelik vardı sanki aramızda. Doğruydu! Bu güven yeni tanıştığım birisine hissedilemeyecek kadar özeldi.

O gün harika geçmişti. Ona not aldığım her şeyi bir bir anlatmış ve o da dinlemişti. Ona ismini sormuştum ama o yine söylememiş, isminin Rüya olarak kalmasını tercih etmişti. Ben de onu kırmamış, isteğini yerine getirmiştim.

O günden sonra Rüya ile konuşmalarımız sıklaşmıştı. Daha çok görüşüyor, daha çok konuşuyorduk. Ondan ciddi ciddi hoşlanmaya hatta aşık olmaya başlamıştım. Bu öylesine özel ve hoş bir duyguydu ki sırf bu his için bile yaşadığım tüm o zorlukları tekrar yaşamayı göze alırdım. Çünkü biliyordum,o bunların karşılığı olarak Tanrının bana vermiş olduğu bir ödüldü. Aradan aylar geçmişti ve aramızdaki bağ gün geçtikçe güçleniyordu. Ona kimseden bahsetmemiştim ama artık bunun sırası geldiğini de biliyordum. Babama bahsetme zamanı gelmişti.

Çok net hatırlıyorum. Ben demeden babam anlamıştı zaten. Anlaması da güç değildi gerçi. Onunla tanıştıktan sonra odamdan dışarı adım dahi atmayan ben şimdi etrafa neşe saçıyordum. Her şey onun sayesindeydi.

‘’Aşık olduğum bir kadın var.’’ demiştim babama. Şefkatle gülümsemiş, e gel tanıştır o zaman bizi demişti. Nasıl mutu olduğumu hala çok net hatırlarım.

O akşam yine aynı parka gitmiştim ve Rüya’yı beklemiştim. Ben geldikten kısa bir süre sonra o da gelmişti. Heyecanla hemen ona babamın isteğini anlatmıştım. O kadar mutlu ve neşeliydim ki bunu ona da yansıtmak istiyordum ama o benim aksime bu habere pek sevinmemiş gibiydi.Bu haberi duyduktan sonra suratı asılmış, iyice sessizleşmişti. Bunu fark etmiştim ama o bir şey demediği için ben de üzerinde durmamıştım. O gün nasıl geçti anlayamasam da bir şekilde geçmişti. Diğer günlerin aksine daha durgun olsa da üzerinde durmamıştım.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra o büyük gün geldi. Babamla onu tanıştıracağım ve yemek yiyeceğimiz o büyük gün. Akşam yemeği biz de olacaktı. O gün Rüyayı yine aynı parktan alacaktım. Ben Rüyayı almak için yola koyulduğumda heyecanımı bastırmakta zorlanıyordum. Yürüyerek parka kadar gitmiş ve onu yine aynı parkta beni beklerken bulmuştum. Onu görür görmez yüzüme bir tebessüm kondurmuştum istemeden. Büyüleyici bir güzelliği olan bu kız benim hayatımın sonuna hatta sonsuzluğuna kadar bulunmalıydı. O an bu kızın benim sonum olacağından bir haber bu cümleyi kurmuştum. Şimdi bakıyorum da, çok kör bir şekilde sevmiştim Rüya’yı. Aptal bir aşıktım ona karşı. Aslında asıl aptallığı şuan yaşadığım son dakikaları bile ona aşık olarak geçirerek yapıyorum ama artık bunun çok bir önemi yok.

Rüya beni gördüğünde heyecanla gülümsemiş ve bana sımsıkı sarılmıştı. Onun o güzel kokusu yine burnuma dolduğunda nefesimin kesildiğini hissetmiştim. Onunla ilgili en ufak şey bile beni ölüme götürüp, yaşatabilirdi. Heyecanlı görmüştüm Rüya’yı o akşam. Yol boyunca konuşmuş durmuştu. Ben ise onu büyük bir zevkle dinlemiştim. Gereksiz endişeleri vardı ve bunları dile getirmişti. Ya babam onu sevmezse, ya onu istemezse, ya aramıza bariyer olursa gibi bir ton düşünceyi sıralamıştı. Ben ise bunların tamamen boşuna olduğunu, babam onu sevmese bile onu bırakmayacağımı söylemiştim. Ki öyle de yaptım. Ben onun aksine Rüya’yı hiç bırakmadım. Onu sevmekten asla vazgeçmedim.

Evimizin kapısının önüne geldiğimde heyecandan ellerim titriyordu. Hatta öyle ki zili çalmaya çalışırken bile birkaç kez şaşırmıştım ama en sonunda başardım. Tanıdık zil sesi kulaklarımı doldururken göz ucuyla Rüya’ya bakmıştım. Onunda benim gibi heyecanla beklediğini gördüğümde gülümsemeden edememiştim. Bu haliyle çok sevimliydi.

Ve beklenen an geldi. Kapı açıldı ve kapının ardından babamın güler yüzlü çehresi çıktı. Babamı görünce yüzümdeki tebessüm sırıtışa dönüştü. Babam şen şakrak bir şekilde hoş geldiniz diyip bizi içeri davet ettiğinde önceliği Rüya’ya tanımış ilk onun geçmesini beklemiştim. Rüya önümden geçince bakışlarım onun sırtındaydı. O yanımdayken gözlerim ondan başkasını görmüyor, dikkatimi dahi çekmiyordu.

Rüya’nın üzerindeki montu alıp vestiyere astığımda bakışlarım babama değmişti. Onun kaşlarının çatık, gözlerinin ise kızarmış olduğunu gördüğümde kaşlarım anlık olarak çatılmıştı. Biz gelmeden önce alkol tüketmiş olmalı diye düşünüp üzerine durmamıştım.

Yemek masasına geçtiğimizde akşamımız eğlenceli geçeceğini düşünmüştüm fakat yanılmıştım. Fazlasıyla sessiz geçen akşam yemeğimizi ben hareketlendirmeye çalışsam da babam bu çabaları mahvediyordu. Gece boyunca çok durgundu, sık sık uzaklara dalıp gidiyordu. Biz bir şey sorduğumuzda duymuyor ardından ben tekrardan sorduğumda cevap veriyordu. Bu beni fazlasıyla sinirlendirmişti. Bir ara Rüya ortadan kaybolmuştu, nereye gittiğini hatırlamıyorum ama banyoya kullanmak istemişti sanırım. O gittiğinde babama neden durgun olduğunu sordum. Annemin de burada olmasını istediğini söyleyip geçiştirmişti. Sonra ise tatlıları hazırlamak için mutfağa gitmişti. Bir süre Rüya’yı ve babamı bekledim. Uzun bir süre gelmediklerinde ben de mutfağa gidip babama yardım etmeyi düşündüm. Annemi özlediği ve bu geceye onun da dahil olmasını istediği açıktı. Bunun için ona kızamazdım. Mutfağa girdiğimde babamı bir telefon görüşmesi yaparken buldum. Bölmemek için sessizce konuşmanın bitmesini bekledim. Çok net hatırlıyorum o konuşmayı. Keşke unutsam ama unutmamak ne mümkün.

‘’Anlamıyorsunuz, tanıştıracağım diye sevgilisini getirdi ama sevgilisi yok. Yine halisinasyon görüyor. Rüya diye olmayan bir kızı sevgilisi sanıyor.’’

Babamın ağlamaktan iyice boğuklaşmış sesini duyduğum an kaskatı kesilmiştim. Kulaklarım uğuldamaya nefesim sıklaşmaya başlamıştı. O anları çok net hatırlamasam da bir kriz geçirdiğimi hatırlıyorum. Elime ne geçtiyse yerlere fırlatıyor, acı acı feryat ediyordum. Rüya, her şey olabilirdi. Azılı bir suçlu, bir seri katil, bir hırsız belki de bir mafya. Ama bir hayal ürünü olamazdı. Duyduğum her şeyi hazmedebilirdim onunla ilgili ama onun hayal olması… Hayır, bunu hazmedemezdim. O gün ilk intihar girişimimi gerçekleştirdim. O an ki yaşadığım krizle kırmış olduğum vazonun parçasını karnıma, göğsüme yani o an gözümün görebildiği her yere saplamıştım. Babamın yakarışları o an benim için sinek vızıltısından başka bir şey değildi.

Rüya, benim yaşama sebebimdi. Ben ölüyken beni dirilten kurtarıcımdı. Eğer o yoksa yaşamam için bir sebepte yoktu. Gözlerim kapanana kadar haykıra haykıra ağlamıştım. Her feryadım Rüya’ya bağlıydı. Ben Rüya diye ağladıkça içim daha da acıyordu. O kadar acı vericiydi ki hiç var olmamış birisinin adını söyleyerek ağlamak düşmanımın dahi bu acıyı yaşamasını istemezdim. O gün ölmeyi dilemiştim ama başaramamıştım. Babamın çağırdığı ambulans beni tam zamanında kurtarmıştı. Tabi buna kurtarılmak denirse.

Bilincim açıldıktan sonra birkaç hafta hastanede yattım. O zamanlarda Rüya hiç yanıma uğramamıştı. Evet, onun bilinç altımın bir oyunu olduğunu öğrenmeme rağmen ben yine onu beklemiştim. Acı gerçeği kabullenmekte güçlük çekiyordum. Kim olsa güçlük çekerdi. Tüm odağınız olmuş bir insanın aslında var olmadığını düşünün. Bu o kişinin ölümünden daha kötüydü.

Hastaneden çıkış yaptıktan sonra aylarca terapi gördüm. Pskiyatristimin verdiği ilaçları düzenli kullanıyordum ama bir ölüden farksızdım. Ben Rüya’yı istiyordum. İster hastalıklı bir zihniyete sahip olayım, isterse sağlıklı olayım ben her türlü Rüya’yı istiyordum. Rüya’ya kavuşmanın tek yolunun ilaçlarımı bırakmak olduğunu anladığımda ise gizlice ilaçlarımı içmeyi bırakmıştım. İlaçları içmeyi bırakınca yine o korkunç varlıklar gelmişti yanıma ama kendimi sıkmaya,onlara göğüs germeye çalışıyordum. Rüya’ya kavuşmanın tek yolu buysa, bu yolda ki her şeyi yapmaya göze alırdım.

Aradan aylar geçti ama Rüya hala bana gelmemişti. O gittiğinden beri tuttuğum o deftere tekrar yazılar yazmaya başlamıştım. Rüya gelince ona okurum diye…

Aylar sonra ise Rüya geldi bana. Sonunda kavuşmuştuk onunla. Onsuz yaşadığım bu cehennem hayatı onun gelişiyle tekrar canlanmıştı. Ona kavuşmanın etkisiyle ağlayıp ona sarılmıştım. Onun ile ilgili hiçbir şey değişmemişti. Hala çok güzeldi, ben ise onun gidişiyle çökmüştüm. Onun yine upuzun, pasparlak saçları vardı. Gözleri yine ışıl ışıldı ve bende yarattığı hisler yine aynıydı.

‘’İnanmıyorum.’’ Demiştim ona. ‘’Benim kirli zihnim bu kadar güzel bir şey yaratamaz. Sen bir hayal olamazsın.’’

Bir cevap beklemiştim ondan. Bana hak vermesini, insanların bana deli diyerekten asıl onların delilik ettiğini söylemesini istemiştim. Annesine sığınan bir çocuk gibi ona sığınmış, beni yalanlayanları azarlamasını beklemiştim. Ama o bunların hiç birini yapmamıştı. Genel olarak sessiz birisiydi zaten ama o gün tüm zamanların aksine fazla sessizdi. Ona yalvarmıştım. Bana hasta olmadığımı söylemesini, onun gerçek olduğunu göstermesini istemiştim ama olmamıştı. Tepkisiz bir şekilde yüzüme bakıyor, beni gerçeklerle yüzleştiriyordu. Ama bunu bünyem kaldırmamıştı. Gerçekler fazla ağır gelmişti bana. Taşıyamamıştım. Ağladığımı hatırlıyorum. Çok ağladığımı. Babam gelmişti yanıma, ‘’Ne oldu oğlum?’’ diyordu ama o da ağlıyordu. O da Rüya’nın yokluğuna mı ağlıyordu yoksa Rüyanın yokluğunun bana vermiş olduğu etkiye mi?

‘’Baba…’’ demiştim hıçkıra hıçkıra. ‘’Yalvarırım yardım et. Rüya’yı istiyorum. Yalvarırım getir onu bana.’’ Deli gibi ağlıyordum. O kadar ağlıyordum ki, boğazımın yırtılacağını düşünmüştüm. ‘’Ölmek istiyorum, Rüyanın yokluğunda ölmek istiyorum.’’

O geceyi sağ bir şekilde nasıl çıkardım bilmiyorum ama ağlamaktan yorgun düşüp uyuya kaldığımı hatırlıyorum. Babam sabaha kadar başımda beklemişti. Evet, babamla kavga ettiğimiz çok an oldu, zaman zaman dövdü bile beni ama babam beni hep sevdi. Sevgiyi göstermeyi hiç bilmedi ama beni o gün yalnız bırakmadı ve bunun için babama minnettarım. En azından bu dünyadan giderken hiç sevilmemişim demeyeceğim. En çok da bunun için teşekkür ederim baba. Babam bana sevgisini acı çektirerek gösterirdi belki ama babamdı yine de. Hayatımda gerçek olan tek insandı o ve bu yüzden bana ne kadar kötülük yaparsa yapsın onu bırakamazdım.

O günün ardından babam bunu tek başına halledemeyeceğini anladığında psikiyatristimin desteğiyle de beni hastaneye yatırmaya karar verdi. O gün bugündür bu hastanede kalıyorum. Burada ki insanlar daha normal. Bana kirli bir böcekmişim gibi bakmıyorlar. Beni daha kendilerinden görüyorlar. Beni yadırgamıyorlar ve bu o kadar güzel ki. Hatta bir tane sarı saçlı bir adam var, o benim arkadaşım. Yani arkadaşım sanırım. Benimle bazen konuşuyor. O benimle konuşunca çok geriliyorum ve strese giriyorum ama sonrasında benimle konuşmak için yanıma gelmesi beni çok mutlu ediyor. Babam ve Rüya dışında ilk defa birisi benimle konuşmak için çaba gösteriyor. Bu harika bir duygu. Arkadaşı olan insanlar çok şanslı. Keşke bu duyguyu sürekli yaşayabilsem ama artık istesem de olmaz.

Buraya geleli bir buçuk yıl oluyor ve ben artık dayanamıyorum. Burada ilaçları içmemek imkansız, ağzıma zorla koyuyorlar resmen. Bir buçuk yıldır seni görmüyorum Rüya. Ve bu kadar acı ki yarım saat sonraki ölümüm sebebi de sana olan büyük özlemim. Seni çok özlüyorum ve bu özlem beni ölüme götürüyor. Umarım bu hayatta iyi bir adam olmuş olurum ve Tanrı bana diğer hayatımızda birlikte bir hayat sunar. Bu hayatta olmadı belki ama umarım başka bir hayatta. Tanrıdan cenneti dilemiyorum, Tanrıdan seni diliyorum Rüya. Benim cennetim sensin, çünkü biliyorum yanımda sen olursan cehennem bile ferah gelir bana.

Geldiğinde okurum diye hastanedeki günlerimi yazmıştım defterime ama sen gelmedin, ben de yaktım onları. Sen okumayacaksan pek de bir önemi yok varlığı. Bugün 22. 11. 2023. On beş dakika sonra 23 kasıma giriyoruz ve ben bugün kesin bir şekilde senin yokluğunu kabullendim sevgilim. Ben kabullendim ama kalbim kabullenemiyor. Kabullenmesin de zaten. Senin yok olduğun bir dünya haram bana.

Hastalıklıydı belki zihnim, beynim, vücudum… Ama Rüya, sana olan hislerimden sakın şüphe duyma. Hastalık içinde de ölsem sana olan duygularım hep en sağlıklı ve temiz yanımdandı. Seni bir çocuğun annesini severcesine sevdim. Seni bir çocuğun masum duygularıyla sevdim. Seni öyle bir sevdim ki Rüya, bu sevgimi ben bile kaldıramadım. Şimdi ise gidiyorum sevgilim. Sana kavuşmaya, kendime kavuşmaya. Geliyorum sana,senin de gerçek olduğun bir dünyaya…

Genç adam yanan gözlerini ağlamamak için yukarı kaldırdı. Alp Tekini sessiz, sıradan ve naif bir adam olduğunu sanırdı ama yanılmıştı. Böyle bir hikaye hayatta beklemediği bir şeydi ve bu onu fazlasıyla şaşırtmış zaman zaman da ağlatmıştı.

İmkansız bir aşk hikayesi. Tamamen tek tarafa dayalı bu ilişki gerçeklerin ortaya çıkmasıyla sonlanmıştı. Doktorların iyileşmesi için verdiği ilaçlar Alp Tekinin zehri olmuştu. O, Rüya da hayat buluyordu ve mutlu olması için sadece Rüya gerekliydi ama onlar bunu anlayamamıştı. İnsanlar kendileriyle aynı özellikte olmayanları dışlar ve onları kendilerine benzetmeye çalışırdı. O yüzden herkes aynı pencereden bakar, aynı kişiye aşık olur ve aynı zihin yapısına sahip olurlardı. Farklı düşünenleri ise toplumda barındırmazlardı.

Alp Tekin’in başka bir hayatta mutlu bir sonsuzluğu olur muydu bilmem ama bu hayatta mutluluk ona haram kılınmıştı. Genç adam cebinde sigara içmek için taşıdığı çakmağı çıkardı ve defterin ucuna tutuşturdu. Kızıl ateş, mavi kapaklı deftere bulaştıkça büyüdü, büyüdü ve büyüdü. Genç adamın eli yanmaya başlayınca defteri yere fırlattı ve ateşin kendi kendini yakıp kül olmasını izledi.

Ateş dindi, ışık söndü.

Bölüm sonu

1 yorum