İçeriğe geç

Hayalden Hikayeler

Bölüm 3 · 13 dk okuma

Hayalden Hikayeler

Bölüm 3

Ayaklarımı Geri Verebilir Misin?

Sarı saçlarım rüzgardan gözlerimin önüne geliyor saçlarım ve rüzgar arasında bir savaş çıkarıyordu. Dudaklarım iki yana kıvrıldı. Yüzüme esen bu rüzgarı seviyordum bana yaşadığımı hissettiren tek şeydi.

Gözlerim trafik ışıklarına takıldı, bir adım atıyordum ki kırmızı ışıkla yola attığım adımımı geri çektim. Sol ayağımla sürenin geçmesini beklerken ritim tutuyordum -ritim benim için bir yaşam sitilidir- dudaklarımda şarkılar mırıldanıyor, dans yarışmasını kazandığımı hayal ediyordum. Hayalini düşlemek bile bulutların üzerine çıkmama yetiyordu. Hayallerimden kırmızı ışığın yanmasıyla yarıda kesilmişti. Hayalimi gerçekleştirmek için bu yolu bitirmem lazımdı. Bu kısa yolu atlattıktan sonra tek yapmam gereken şey kaydımı yapıp hayalime koşar adımlarla yetişmemdi. Yolu bitirmeme kısa bir adım kalmıştı ki artık uçuşan saçlarım değil bedenimdi. Hissettiğim ani darbeyle birlikte vücudum asfalt zemine savrulmuştu. Acıdan yanan gözlerimden bir damla yaş dudaklarımla buluştu. Şuan gördüğüm tek şey masmavi olan gökyüzüydü. Dudaklarımda acı bir tebessüm oluştu. İstediğim tek bir şey vardı o da buradan yürüyerek o kaydı yaptırmaktı. Allahım ne olur bana yardım et, yardım et ki hayallerimin peşinden gidebileyim. Yanıma şimdilik gece karası saçlarını görebildiğim adam yaklaştı. Aldığı sık nefesler panik yaptığını belli ediyordu. Dizlerinin üzerine çöküp gözlerimin içine baktı:

-İyi misiniz Hanımefendi?

Bakışlarım buğulanmış, odaklanamıyordum. Kurumuş dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı. Dişlerimi dudaklarıma geçirdim, gözlerimi sımsıkı yumup geri açtım. Dudaklarım aralandı:

-Kalkmam lazım benim. Lütfen yardım edin kalkayım buradan.

Vücudum acıdan kıvranırken benim tek düşünebildiğim şey buradan kalkıp hayalim olanı gerçekleştirmekti. Kalkmaya yeltenmiştim ki büyük bir acı hissi tüm bedenimi bir koza gibi sardı. Bedenim bu acıya katlanamamış yere düşmüştü.

-Kalkmayın Hanımefendi, eğer kafanızı falan vurduysanız bir problem çıkabilir.

Cebinden bir peçete çıkarıp şakağından süzülen teri sildi. Pahalı olduğu duruşundan belli olan takımının kravatını gevşetip etrafına bakınıp sesini yükseltti:

- Nerede kaldı bu ambulans? Dedi ardından bir süre duraksadı. Bilincini kaybedebilir.

Başıma toplanan bir sürü gözler, farklı farklı her ağızdan üretilen teoriler vardı. Bir nefes çekmeye çalıştım, yaşamak için gerekli olan oksijen şimdi acı veriyordu. Elimi göğüs kafesime yerleştirdim. Kesik kesik nefes alıp veriyor bu durumun gerçekliğini idrak etmeye çalışıyordum.

Kulaklarıma dolan ambulansın siren sesleri yaşadığım felaketin gerçekliğini yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Yanıma koşturan adımları duyabiliyor ama artık tepki veremiyordum. Alnımdan süzülen sıvının yere aktığını hissedebiliyordum, akan o sıvıyı silip atmak istiyordum ama kolumu kaldıracak derman kalmamıştı artık. Gözlerim kapanıyor bir süre sonra geri açılıyordu. Bedenimin yerden dikkatli bir şekilde kaldırıldığını hissettim. Sedye hareket ederken yerde çıkardığı sesler kulağıma artık sessiz bir ninni gibi geliyordu. Gözlerim kapanmadan önce gördüğüm bembeyaz güvercin dudaklarımın iki yana kıvrılmasına sebep olmuştu.

Gözlerimi açmadan önce kirpiklerimi birbirine sımsıkı kenetledim. Tek dilediğim şey yaşadığım şeyin rüya olmasıydı. Derin bir nefes alıp gözlerimi araladım. Dişlerimi dudaklarıma bastırıp, gözlerimi geri yumdum. Kabus değil gerçeğin ta kendisiydi. Bir kabus olmasını o kadar isterdim ki hastane odasını görmeme rağmen bir ihtimal diye kandırıyordum kendimi, bir ihtimal hala rüyadayımdır. Umudumu çalan: Kapının açılıp, içeriye beyaz önlüklü doktorun girmeseydi. Doktorun adımları baş ucumda durdu, gözlerimi kaldırıp yakasındaki isim etiketine baktım. “Dr. Serhat Akaydın.” Kapı bir kez daha açıldı bu sefer kapıda hayallerimin katili duruyordu.

Üzerindeki pahalı elbisesi, burnuma dolan pahalı kokusu buraya ait olmadığını bas bas bağırıyordu. Adımları doktorun yanında durdu, ellerini siyah pantolonunun içine yerleştirip dudaklarını araladı:

-Durumu nasıl doktor?

-Bir kaç testler yapıldı ama diğer testler için uyanmasını bekledik Efendim.

Aralarında sanki ben burada değilmişim de başkası hakkında konuşuyorlarmış gibi davranıyorlardı. Sesim yerine gelmesi için öksürdüm. Sinirli sesim konuşmalarının arasına girmişti:

-Hasta benim değil mi? O zaman bana bilgi verilecek, bana çarpan adama değil.

-Tabi ki Umut Hanım ama...

-Aması falan yok. Bensem eğer hasta bana bilgi verilecek bir başkasına değil.

Yabancı adam sinirime karşılık sakin sesiyle araya girdi:

-Çok fazla tepki veriyorsunuz, size ben çarptım ve merak ediyorum bu olağan bir şey değil mi?

-Şikayetçiyim.

Doktorun şaşkın yüzü bana dönmüştü. Bir bana bakıyor bir de karşımdaki yabancıya. Doktor ellerini sakallarında gezdirdi, konuşmak için dudakları aralanmıştı:

-Umut Hanım, konuşulup halledilebilecek bir şey. Lütfen küçük bir olay için polis memurlarını da oyalamayalım.

Kaşlarım çatılmış, şaşkınlıkla ağazım açılmıştı. Sinirle belimi doğrultup sırtımı hastane başlığına yasladım. Dudaklarım bir açılıp bir kapandı en son dayanamayarak sinirli bir şekilde dudaklarımı araladım:

-Siz nasıl böyle bir şey düşünebilirsiniz? Siz, siz hayat kurtarmak için çalışıyorsunuz. Bunu demediniz olarak sayıyorum bu duruma nasıl ufak bir durum diyebilirsiniz.

Sinirden ellerim titriyor, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

-Tuvalete gideceğim.

Kalkmak için yeltenmiştim ki bacaklarımda bir gariplik hissettim. Kendimi tekrar zorladım tekrar tekrar derken çabamın boşuna olduğunu anladım. “Allahım, sana yalvarıyorum bunu bana yapma!” Gözlerimde, sanki bir çeşme varmış da biri o çeşmeyi açmış ve gitmiş gibi gözyaşları hızlı hızlı akıyordu.

-AYAKLARIM...

Sesim o kadar yüksek çıkıyordu ki duyan diri diri ayaklarımı kesmiş sanabilirdi. Zaten benim için aynı duruma geliyordu. Ağlamaktan buğulanmış gözlerim doktora döndü:

-Yalvarırım ayaklarımı geri verin bana. Ben daha ayaklarımla hedefime koşacağım.

Doktorun ve yanındaki adını bilmediğim yabancının bakışlarında acı vardı. Bilmiyorlardı ki asıl acı benim içimde. “Acının bütün renkleri benim içimdeydi.” Yabancının göğsüne yumruk yaptığım ellerimi art arda geçiriyordum. Acı içinde çığlık attım:

-Senin yüzünden. Bunların hepsi senin yüzünden. Senin hakkın değildi oradan geçmek, benim hakkımdı.

Adam karşımda cansız bir manken gibi duruyordu. Ne darbelerime bir yanıt veriyordu ne de bağırışlarıma.

-Şikayetçi olacağım, diye bağırıp göz yaşlarımı kolumla sildim. Polisi buraya getirin bu adamdan şikayetçi olacağım.

Doktor panikle kollarını salladı:

-Umut Hanım, eminim Uraz Bey en iyi şekilde tedavilerinizi gerçekleştirir.

Kafamı iki yana salladım:

-Şikayetçiyim, polisleri buraya çağırın.

-Çağırın Serhat Bey, Hanımefendi şikayetçi olmak istiyorsa hakkıdır.

-Ama Uraz Bey.

Uraz denen adam eliyle kaldırıp doktoru susturdu. Bir süre sonra iki polis içeriye girmiş ifademi almıştı. Üç gün geçmesine rağmen ayaklarımda bir gelişme yoktu. Umut diyorlardı, umudunu kaybetme. Çok komik bir şey adının Umut olmasına rağmen yürüyebileceğine dair bir umudunun kalmaması.

Artık her şeyi salmış sadece şarkı dinliyordum. Kapı çalınıp içeri girince vücudumu sinir dalgası kapladı. Karşımda bana çarpan o adam vardı. Nasıl olabilirdi bana çarpmasına rağmen burada olabilirdi, bir kere ben onu şikayet etmiştim. Elindeki gül buketini uzattı:

-Geçmiş olsun Umut Hanım, nasıl hissediyorsunuz kendinizi?

Kaşlarım hızlı bir şekilde çatıldı:

-Sizin burada ne işiniz var, sizin içeride olmanız gerekiyor burada değil?

-Suçsuz bulundum.

-Nasıl, bu nasıl olabilir. Bana siz çarptınız.

-Kayıtlara göre yanlış ışıkta geçmişsiniz.

-Yalan söylüyorsunuz. Ben çok dikkat ederim ve eminim ki doğru ışıkta geçtim.

-O zaman devletin cevabını beğenmediyseniz tekrar dava edersiniz. Neyse ben buraya bunun için gelmedim. Size bir teklifim var:

İstediğiniz bir meblağı çeke yazın ve sizin olsun.

Hayretle dudaklarım aralanmış, ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Bu kadar küstah olabilir miydi? Gerçekten insanlar bu kadar kötü mü olmuştu?

Uraz elini ceketinin içine atıp çek kağıdını uzatıp bir şeyler karaladı ve bana uzattı:

-Bu sizin hakkınız.

Bir elindekine bir de gözlerine bakıyordum. Dudaklarımda bir gülümseme belirdi, elindeki çeki aldım, çekin bir önünü bir arkasını çevirip, ışığa tuttum. Kaşlarımı havaya kaldırıp çeki küçük parçalara ayırıp adama fırlattım:

-Tamam hadi olmayan vicdanınızı rahatlatmak için verdiniz bu çeki. Ama ayaklarımı bana geri verebilecek misiniz bayım?

Susuyordu tek yaptığı şey susmaktı.

-Yapamazsınız değil mi? Ayaklarımı, hayallerimi bana geri veremezsiniz, siz bir katilsiniz... Evet ölmedim ama ölen başka bir şey var, “hayallerim.” Bana geri verebilir misiniz? Susmayın Bayım bir şey söyleyin!

-Yapamam...

-Yapamazsınız, doğru yapamazsınız. Lütfen gidin buradan Bayım. Sizden bir tek isteğim var cezanızı çekin. Bakın bu ülkede hak eden hak ettiği cezayı almıyor. Burada hukuk göreceli. “Parası olan haklıdır; parası olmayanlar ise mağdur...”

Hiç bir şey demeden öylece arkasına dönüp odadan çıktı. Beni gelecek kaygılarımla baş başa bıraktı. Nasıl bakacaktım kendime benim kimsem yoktu ki tek yanımda olan şarkılar ve hayallerim olan dans vardı.

Aylar geçmiş ben hala kendime alışamamıştım. Ellerim tekerlekli sandalyenin iki yanına koyup hareket ettirdim. Yine dışarı çıkacağım ve o acıyan bakışlara maruz kalacaktım. Nefret ediyordum bana öyle bakmalarından, zaten ben kendimden nefret ederken bir de o acıyan bakışları görmek daha çok kendimden nefret etmeme sebep oluyordu.

Tekerlekli sandalyemi denize yakın bir alanda durdurdum. Bakışım uzaklara dalıyor, denizin kıyıya vuran dalgalarını dinliyordum. Gözlerimi kapatıp kendimi dans pistinde hayal edip gülümsedim. Ta ki tam dansımın en güzel yerinde ayaklarım tutmayıp yere düşene kadar. Gülümsemem, silinmiş yerine acı haykırışlarıma bırakmıştı. Ama kimse haykırışlarımı duymuyordu çünkü bütün felaket içimdeydi. Gözlerimden bir damla yaş dudaklarıma akıyordu ki minik bir parmak yaşımı sildi. Ardından ince bir kız sesini duydum:

-Niye ağlıyorsun abla, yoksa anneni mi kaybettin? Ağlama ben annemi çağırayım arasın anneni.

Gülümseyip, burnumu çektim:

-Hayır o yüzden ağlamıyorum.

-Peki neden ağlıyorsun?

-Annemi değil ama hayallerimi kaybettim.

-Benim annem polis hemen bulur ki hayallerini.

Elime çikolata uzattı:

-Sen bunu ye, ben annemi de alıp geleceğim, sakın bir yere gitme olur mu?

Çikolatayı ağızıma götürüp bir ısırık aldım. Çikolata göz yaşımla birleşmiş damağımda farklı bir tat bırakmıştı. Yan tarafımda kızın annesini çekiştirerek yanıma getirmeyi çalıştığını gördüm. Dudaklarımda gerçek bir tebessüm belirdi. Çocuklar... Çocuklar çok masumdu. Kaybolan hayallerimi bulmaya çalışan küçük bir kız çocuğu, bu dünyada en güzel şekilde yaşamayı onlar hak ediyorlardı.

Küçük kız annesini kolunu çekip huysuzlanıyor, şuan o gelene kadar kaçmış olabileceğim için annesine yakınıyordu. Kadının naif sesi kulaklarıma doldu:

-Merhaba, geçmiş olsun. Kızım tutturdu o ablanın hayallerini bulalım diye.

-Teşekkür ederim. Aslında kızınız bana çok yardım etti bu çikolatayı vererek. Hayalimi bulmuş oldu. Teşekkür ederim ufaklık.

-Yaa, yalan söylüyorsun. Yalan söyleme abla. Yalan söyleyenler hep kaybeder, bak hayalini kaybedersin.

“Kaybettim.” Fısıltımı sadece içimdeki rengarenk acılar duydu. Yanımdaki kızın sarı saçlarını okşadım.

-Ufaklık, inan bana doğruyu söylüyorum.

Kollarını arkasında birleştirip öne arkaya sallandı:

-Ben neden yalan söylediğini hissediyorum güzel gözlü abla.

-Güzel gözlü mü?

-Hı hı gözlerin çok güzel. Keşke benim de öyle gözlerim olsaydı. Seninki de güzel deme, zaten biliyorum.

-Öyle mi?

-Hı hı.

Küçük kız bugün bana çok iyi gelmişti. Artık arkamdan “Vah vah gencecik kız yazık olmuş.” Dediklerini kulaklığımı takıp duymuyor onların iğrenç sözleri yerine sevdiğim şarkıları dinliyordum.

Faturalar artık ödeyemeyeceğim miktara gelmişti, hastaneye gidip tedavi olmak istiyordum ama daha faturaları ödeyemezken tedavi masraflarını karşılayamazdım.

Kapının çalan zili kaygılarıma bir ara vermem gerektiğini vurguluyordu. “Geldim!” diye seslendim. Kim gelse evde olmadığımı düşünüp gitmesinler diye ilk başta sesleniyordum.

Tekerlekleri biraz daha hızlı çevirip kapıyı açtım. Karşımda 40 yaşlarında saçlarına aklar düşmüş bir teyze vardı. Gülümsedi: Gülümsemesi yorgundu, yorgunluğuna inat yanaklarında iki tane gamze belirdi.

-Merhaba, Umut Hanım değil mi?

Kafamı olumlu anlamda salladım. Kadın konuşmasına devam etti:

-Ben, size yardım etmek amacıyla gönderildim. Sizin özel danışmanınız olacağım.

-Adınız neydi acaba?

-Sevgi.

-Sevgi Hanım, sizi kim gönderdi bilmiyorum ama ben böyle bir talepte bulunmadım.

-Uraz Bey oğlum gönderdi beni. Hemen kızmayın. Aslında kendisi gelecekti ama...

-Ama ne? Hangi arabasıyla hangi en pahalı restoranda yemek yiyeceğini mi düşünüyor. Kusura bakmayın yaşınıza hürmetim var ama o adamı duymak istemiyorum.

-Bak Umut Hanım kızım, sen bizim oğlanı yanlış bir zamanda tanıdın. O yufka yürekli bir adam. Kızına yetişmeye çalışıyordu. O gün kızını kaybetti Uraz oğlum. Onun yerine koy kendini kızının son nefesinde yanında olamadı. Birbirlerinin tek varlığıydılar.

Yutkunamadım. Acıdan boğazım kurumuş bir damla suya muhtaç kalmıştım. Ne acılar vardı. Evet ben hayallerimi kaybettim, o da tek varlığını. Gözlerim dolu dolu etrafa bakıyordum. Genzimi temizledim:

-Peki, Uraz Bey nerede?

-Cezaevinde... Aslında suçsuz çıkmıştı, ne hikmetse gidip suçlu olduğunu söyledi.

-Beni de götürebilir misiniz Sevgi Teyze?

Gülümsedi, gülümseyince tonton yanakları hareket etmiş gözleri kısılmıştı:

-Tabi ki götürürüm, hem sevinir de oğlum.

Bazı prosedürlerin ardından içeri girdim. Gözlerim etrafı taramış, görmeyi beklediğimin aksine karşımda çökmüş bir adam vardı. Uraz’ın yüzünde şaşkınlık belirdi, ardındansa acı bir tebessüm:

-Umut...

-Başınız sağ olsun. Ben bilmiyordum özür dilerim... Gözüm dönmüştü, canım acıyordu. Göremedim sizin acınızı.

-Önemli değil, sonuçta tanımıyorsunuz beni öyle değil mi?

-Önemli, bencillik yaptım dinlemedim sizi.

-Bakın, bir dileğinizi gerçekleştirdim, kollarını iki yana açtı, hak ettiğim yerdeyim.

Kendimden çok utanmıştım. Ona dediğim, “Burada olmayı hak etmiyorsunuz.” Cümlesini unutmamış bana geri söylemişti. Ellerimi birbirine kenetledim. Dudaklarımı araladım sesi çok kısık çıkıyordu:

-Sakıncası yoksa bir şey sorabilir miyim?

-Ne soracağınıza bağlı?

-Doğru pardon. Acaba kızınız nasıl öldü? Tekrar özür dilerim bu soruyu sorduğum için...

-Önemli değil. Kanserdi... Sonradan öğrendik, ölüyordu tek yapabildiğim istediklerini yerine getirebilmekti. Lanet olsun ki onun hayallerini de gerçekleştiremedim.

Karşımda çaresiz bir baba vardı. Kızı için bir şeyler yapmaya çabalamış olmasına rağmen kendini yetersiz gören bir baba. Bu kısacık zaman ondan sanki yıllar çalmış, yapmak isteyip yapamadığı şeyler sırtına yük olup onu kambur yapmıştı.

Yüzünde acı bir tebessüm oluştu:

-Öleceğini öğrendiği zaman ilk başlarda onun için çok endişelenmiştim çünkü ne yemek yiyor ne de bizimle konuşuyordu. Resmen kızımı şimdiden kaybetmiştim. Okula gitmek istediğini söyledi. Çok mutlu olmuştum, gönderdim. İyi ki diyorum iyi ki göndermişim. Evet ilk başta çok korktum çünkü okuldan kaçıp sahile gitmişti. Biriyle tanışmış bize hiçbir zaman söylemedi kim olduğunu. Bir fikir vermiş kızıma. “Eline bir defter al, yapmak istediklerini yaz.” Demiş. Eve geldi yüzünde kocaman bir tebessüm. Kendi elleriyle yaptı defteri, yazdı yapmak istediklerini -dudaklarını kemirdi- ama bitiremedi kızım... beklenmeyen bir olay gerçekleşti ve erken gitti meleğim benden. Cennet kokulu kızımı cennete armağan ettim.

-Ben ne diyeceğimi bilemiyorum...

- Gerçekten çok üzüldüm.

-Bir şey demenize gerek yok. Teşekkür ederim yalnızlığıma ortak oldunuz. Bu arada hayalleriniz etmez ama bir dans kulübü açtım adınıza. Bu arada dediğiniz gibi adalet biraz garip işliyor.

Arkasını dönüp görüşme odasından çıktı. Bana bıraktığı ağır pişmanlığım yüzünden sırtıma yük binmiş kalkıp gidemiyordum. Bir gardiyan sandalyemi iterek dışarı çıkmama yardım etmişti.

Takvim yaprakları birbirini kovalamış yıllar geçmişti. Adımın hakkını verip umudumu kesmedim: tedavilere gittim, dünyaya küsmedim, kendime yapılacaklar listesi hazırladım. Evet birazcık Uraz Bey’in kızından kopya çekip yapılacaklar listesi eklenmişti.

“Tedavini başarılı bir şekilde gerçekleştir.” Üzerine bir çizik attım. Artık geriye son isteğim kalmıştı...

“Dans yarışmasına katıl.”

Biran önce bu yazının da üzerini çizmek için gün sayıyordum. Evet yavaş yavaş iyileşmenin sonuna gelmiştim.

-Evet, son bir adım daha Umut Hanım.

Sevgi Teyze’nin o mutlu sesini duymak beni sevindirmiş ve adımları daha hızlı attırmıştı.

Uraz Bey’i unutmamıştım. Bugün çıkıyordu karşımdaki takvimden yaprağı yırtıp saklamak için ayırdım.

Üzerime giydiğim kırmızı uçuş uçuş dizlerimde biten eteği giyip aynada kendimi “ayakta” görmek çok hoşuma gitmişti. Dudaklarımdan neşeli kahkahalar döküldü. Saçımı at kuyruğu yapıp toplandığı yere kırmızı fiyonk taktım.

Koluma girmiş Sevgi Teyzeyle yüzümüzdeki kocaman gülümsemeyle cezaevinin önüne geldik. Sağ dizimle beklediğimiz süre boyunca ritim tutuyordum. Tekrar ayakta ritim tutabilmek beni çok mutlu etmişti.

Karşıdan gelen Uraz’ı görmemle koşarak yanına gidip kollarımı boynuna doladım. Koşarken dengemi kaybedip düşüyor gibi olsam da sımsıkı beni tutup sabitlemişti.

Şaşkın dudakları aralandı:

-Sen yürüyebiliyorsun. Ama nasıl bu nasıl oldu?

-Sizin sayenizde.

-Benim sayemde mi? Olamaz benim sayemde olamaz, ben senin hayallerini elinden çaldım.

-Yani doğru tam siz sayılamazsınız. Kızınızın da yardımı oldu.

Dudakları acıyla iki yana kıvrıldı, acıyla yere çöktü, ellerini iki yana açtı, boğazından acı dolu haykırış koptu. Ben de onun gibi dizlerimin üzerine çöktüm, ona göre ince kalan kolumla kafasını göğüs kafesime yasladım.

-İnanın gittiği yerde şuan mutludur.

-Evet annesini çok seviyordu, annesinin yanında olduğu için mutludur güzel kızım. Teşekkür ederim her şey için. Artık burada yollarımız ayrılıyor. Sizi başarılı bir dansçı olarak duymak istiyorum.

-Hiç şüpheniz olmasın... Şey ben de çok teşekkür ederim.

Gözlerini kapatıp açtı gözleriyle ne kadar onaylasa da kendisini affetmediği belliydi bu yüzden de teşekkürümü kabul etmemişti.

Sonunda büyük gün gelmişti. Hayalime bir adım değil dakikalar kalmıştı. Bu yarışmacıdan sonra sıra bendeydi. Adım anons edilir edilmez kendimden emin adımlarla içeriye girdim. Hayal ettiğimin de ötesinde bir olaydı, resmen hayallerim parmaklarımın ucundaydı.

...Dizlerimi kırıp kollarımı havaya açıp bir kanat gibi hareket ettirdim. Kafamı göğe kaldırıp kollarımı kendime sardım- kendime sardığım kollarım değil kanatlarımdı- Dans biter bitmez kocaman bir alkış tufanı kopmuştu. İçimdeki mutluluk büyüdü büyüdü ve kalbimde volkan olup patladı, volkanın kırıntıları da dudaklarıma bir tebessüm olarak yansıdı.

Kazanmıştım işte, evet birinci olmak için yeterli değildi ama ben hayallerimi gerçekleştirdiğim için kendimle gurur duyuyordum. Artık eve geçip son çizgimiz de çizmek istiyordum.

Rahat pufuma oturup önümdekileri inceledim: kurumuş gül, takvim ve bir adet üstü çizilmesi gereken bir madde yazılı olan kağıt.

Kurumuş gül yaprağı: Uraz Bey’in hastanede getirdiği güldü; Takvim ise: cezaevinden çıktığı tarihti. Önümdeki kağıda mutlulukla bakıp üzerini çizdim.

“Dans yarışmasına katıl.”

Kağıdı katlayıp kutunun içine koydum.

Saman sarısı kutunun kapağını kapattım. Tıpkı hayatımdaki “umutsuzlukları” kapattığım gibi...

SON

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.