Her şey bir anda başlamadı.
Ne bir bakış vardı ne de bir anda değişen bir hayat.
Her şey, fark edilmeden… sessizce başladı.
O gün, diğer günlerden farklı değildi aslında. Telefonu eline alıp ekranı kaydırırken, hayatına girecek birini aramıyordu. Sadece zaman geçiyordu. Mesajlar, bildirimler, sıradan konuşmalar… Hepsi birbirine benziyordu.
Sonra bir mesaj geldi.
Ne çok dikkat çekiciydi, ne de özel bir şey yazıyordu. Ama nedense, diğerlerinden farklı hissettirdi. Belki zamanlamasıydı, belki tonu… ya da belki sadece içindeki bir boşluk o an dolmak istemişti.
Cevap verdi.
Kısa bir mesajdı. Üzerinde düşünülmemiş, planlanmamış. Ama bazı şeyler zaten planlanınca olmazdı.
Konuşma devam etti.
İlk başta her şey hafifti.
Gülüşler, küçük espriler, tanımaya çalışma çabası…
Sanki iki yabancı, birbirine fazla yaklaşmadan ama uzak da kalmadan bir yerde buluşmuştu.
Ama zamanla… bir şey değişti.
Mesajlar uzadı.
Cümleler daha gerçek oldu.
Ve en önemlisi, beklemeler başladı.
Artık telefon sadece bir cihaz değildi.
Bir kapıydı.
Ve o kapının açılıp açılmayacağını bilmeden beklemek… en zor kısmıydı.
Onunla konuşurken, içinde garip bir rahatlık hissediyordu.
Sanki yıllardır tanıyormuş gibi.
Ama aynı zamanda, bir o kadar da uzaktı.
Bu çelişki hoşuna gitmişti.
Çünkü kolay olan hiçbir şey onu bu kadar etkilemezdi.
Bazen geceleri konuşuyorlardı.
Saatler ilerledikçe kelimeler daha yumuşak, daha gerçek oluyordu.
Gündüz söylenemeyen şeyler, gece daha kolay çıkıyordu ortaya.
O anlarda, aradaki mesafe yokmuş gibi hissediyordu.
Ama sabah olunca…
her şey tekrar normale dönüyordu.
İlk başta bunu önemsemedi.
Herkesin bir hayatı vardı sonuçta.
Herkes her zaman aynı şekilde olamazdı.
Ama zaman geçtikçe fark etti ki,
o hep aynıydı.
O hep yazan,
hep bekleyen,
hep düşünen taraftı.
Ve o…
bazen vardı, bazen yoktu.
Bir gün, konuşmanın ortasında durdu.
Ekrana baktı.
Yazıyor… yazıyor… sonra siliniyordu.
O küçük “yazıyor…” ibaresi bile kalbini hızlandırıyordu.
Sonra hiçbir şey gelmiyordu.
İşte o an, ilk kez bir şey hissetti.
Bu sadece bir konuşma değildi.
Bu… yavaş yavaş bir şeye dönüşüyordu.
Kendine itiraf etmesi zaman aldı.
Ama bir noktada kabul etti:
Onu merak ediyordu.
Onu bekliyordu.
Ve en kötüsü…
onu önemsiyordu.
Ama her şey bu kadar net değildi.
Çünkü o, hiçbir zaman tam olarak orada olmadı.
Hep biraz eksik, biraz uzaktı.
Sanki bir adım yaklaşsa, iki adım geri gidiyordu.
Bu da onu daha çok içine çekiyordu.
O akşam, telefonu elinde tutarken şunu düşündü:
“Bu nereye gidiyor?”
Cevabı yoktu.
Ama yine de yazdı.
Çünkü bazen insanlar, sonunu bilmeden başlar bir şeye.
Ve bazen en derin hikâyeler,
en sıradan bir mesajla başlar.
O mesaj…
onun hayatında büyük bir yer açacaktı.
Ama o an bunu bilmiyordu.
Sadece konuşuyordu.
Ve yavaş yavaş,
fark etmeden,
birine dönüşüyordu.
Sevilen birine değil…
Bekleyen birine.
