Güneş, ufkun ardında kaybolmaya hazırlanıyordu.
Gökyüzü, günün son ışıklarıyla kızıl ve altın tonlarına bürünmüş; uzaklardaki bulutlar, sanki içlerinde yanan bir ateşi saklıyormuşçasına parlıyordu. Yeryüzüne vuran son ışıklar, ağaçların ve yapıların üzerine uzun gölgeler düşürüyor, çevredeki her şeyi gecenin yaklaşan sessizliğine teslim ediyordu.
Rüzgâr hafifçe esti.
Gün batımının sıcaklığı yavaş yavaş çekilirken gökyüzünün mavisi, önce mora, ardından koyu bir laciverte dönüşmeye başladı. Her şey olması gerektiği kadar sakindi.
“Hey abla, daha ne kadar yol gideceğiz?” Bir süre cevap gelmedi, Ariel bu kez biraz daha yüksek bir sesle “Abla?” dedi.
Mira irkilerek Ariel’e döndü. “Efendim Ariel?” Ariel derin bir nefes alarak ilerideki vadiye baktı. “Daha ne kadar yol gideceğiz?”
“Hiçbir sorun çıkmazsa sabaha ulaşmış oluruz.” Ariel başını kaldırıp saçlarını geriye attı. “Off, daha çok yol var...”
Mira atını Ariel’in atına yaklaştırdı, ardından elini onun toz mavisi saçlarına atıp karıştırmaya başladı. “Söylenmeyi bırak da ilerleyelim, ben de istemezdim böyle olmasını ama artık kalabileceğimiz bir evimiz yok...” Mira gözlerini devirdi. “O yüzden başka bir şehre taşınıyoruz.”
Uzaktan bir ses, gökyüzünü aşarak vadinin üzerinde yankılandı. Mira bir anda sustu.
Az önce yüzünde olan yorgun ifade kaybolmuş, gözleri sesin geldiği yöne kilitlenmişti. Ariel de onun bakışlarını takip etti. Gökyüzünde karanlık bir silüet belirdi.
Kanatlarını ağır ağır çırpan devasa bir ejderha, doğrudan onlara doğru yaklaşıyordu. Mira’nın eli istemsizce dizginleri daha sıkı kavradı.
“Ariel...” Sesindeki titremeyi gizlemeye çalıştı ama başaramadı. “Ariel, hadi.” Ariel ona şaşkınlıkla baktı. “Ne oldu?”
Mira cevap vermek yerine arkasına baktı. Ejderha gittikçe yaklaşıyordu. “Sonra anlatırım. Şimdi sür.”
“Ama—”
“Hadi, Ariel!” Bu kez sesi yükselmişti.
Mira atının dizginlerini çekti ve öne atıldı. Ariel birkaç saniye yerinde kaldıktan sonra onun peşinden gitmek için atını hızlandırdı. Mira bir kez daha arkasına baktı.
Ejderha artık çok daha yakındı. “Lütfen...” diye fısıldadı. Sonra dişlerini sıktı ve önündeki yola döndü. “Biraz daha... Sadece biraz daha dayan.” Mira atının dizginlerini sertçe çekti. “Ariel, hızlan!”
Ariel daha önce Mira’yı hiç böyle görmemişti. Sesi titriyor, gözleri sürekli arkalarındaki gökyüzüne kayıyordu. İki at, dar vadi yolunda olabildiğince hızlı ilerliyordu.
Rüzgâr yüzlerine çarpıyor, toprak yolun üzerinde yükselen tozlar görüşlerini zorlaştırıyordu. Ariel nefes nefese kalmıştı. Kalbinin sesi, kulaklarındaki uğultuyu bastırıyordu.
Bir anlığına arkasına baktı. Ejderha hâlâ peşlerindeydi. Devasa kanatları gökyüzünü kaplıyor, her çırpışında vadinin içinden güçlü bir rüzgâr geçiyordu. “A-Abla...”
Mira arkasına bakmadan cevap verdi. “Ne?”
“Çok yaklaştı.” Mira’nın elleri dizginlerin üzerinde daha da sıkılaştı. “Biliyorum.”
Sesi neredeyse fısıltı hâlindeydi. “Sen sadece sür.” Ariel başını öne çevirdi ve atını biraz daha hızlandırdı. Tam o sırada üzerlerine büyük bir gölge düştü.
Mira’nın gözleri gökyüzüne çevrildi. “Ariel!” Ejderha üzerlerinden geçerek yeniden yükseldi. Ardından havada kısa bir sessizlik oluştu. Mira’nın yüzündeki ifade değişti. “Ariel, durma!” Gökyüzünden gelen güçlü bir ses vadinin içinde yankılandı.
Ariel ne olduğunu anlamadan atının altında büyük bir sarsıntı hissetti. At bir anda sendeledi. Ariel’in elleri dizginlerden ayrıldı. “Ne—” Sözünü tamamlayamadan at yere yığıldı. Ariel öne doğru savruldu. Yere düştüğü anda nefesi kesildi.
Bir an boyunca hiçbir şey duymadı. Ardından vücudu toprağın üzerinde sürüklenmeye başladı. Önce omzu yere çarptı. Sonra birkaç kez dönerek yuvarlandı.
Ariel elleriyle kendini durdurmaya çalıştı fakat hızı yüzünden yeniden savruldu. Taşlı zeminin üzerinde birkaç metre daha sürüklendikten sonra sonunda durabildi. Bir süre kıpırdamadan kaldı. Nefes almaya çalıştı. Göğsü hızla inip kalkıyordu.
“Ah...” Kolunu hareket ettirmeyi denediğinde yüzünü buruşturdu. Dizleri de titriyordu. Ayağa kalkmaya çalıştı fakat daha doğrulmadan yeniden yere çöktü.
“Ariel!” Mira’nın sesi uzaktan geldi. Ariel başını kaldırdı. Mira atından inmiş, ona doğru koşuyordu. Ariel arkasına baktı. Az önce üzerinde olduğu at artık hareketsizdi.
Ariel’in yüzündeki ifade dondu. “Hayır...” Kelime dudaklarından güçlükle çıktı. Mira birkaç adım kala durdu. Ariel’e baktı, sonra arkasındaki gökyüzüne.
Kanat sesleri yeniden duyuldu. Yaklaşıyordu. Mira’nın yüzündeki korku yeniden belirdi. “Ariel... kalkmalıyız.” Ariel başını kaldırdı. Ejderhanın gölgesi ikisinin üzerine düşmüştü.
Mira, Ariel’e doğru bir adım attı. Sonra durdu. Bir şeylerin yanlış olduğunu ilk o anda fark etti. Ariel’in etrafındaki hava hareket etmiyordu. Hayır...
Hava hareket ediyor, fakat rüzgâr Ariel’e ulaştığında yönünü unutuyordu. Mira’nın saçları savrulurken Ariel’in birkaç adım çevresinde yapraklar havada asılı kalıyordu. Bir yaprak yavaşça yere doğru süzüldü.
Tam toprağa değecekken yeniden yükseldi. Aynı yolu baştan aldı. Bir kez daha. Sonra bir kez daha. Mira’nın yüzündeki ifade değişti. “Ariel...” Sesindeki korku bu kez gizlenemiyordu. Ariel cevap vermedi.
Yerde oturuyordu. Gözleri yaşlarla doluydu. Düşüşün acısı hâlâ bedenindeydi fakat yüzünde hiçbir şey okunmuyordu. Sanki acıyı hissediyor ama ona nasıl tepki vermesi gerektiğini bilmiyordu. Mira ona yaklaşmak için bir adım attı.
Ayağını yere bastı. Fakat ayağının altında taşınması gereken ağırlık bir anlığına yok oldu. Mira sendeledi, aşağı baktı. Ayağının gölgesi yere basmıyordu. Gölge, birkaç santimetre yukarıda duruyordu. Mira geri çekildi. Gölge de onunla birlikte hareket etti. Fakat bir an sonra...
Gölge bir adım daha attı. Mira atmamıştı. Mira’nın nefesi kesildi. Çevredeki hiçbir şey tamamen değişmiyordu. Sadece olması gerekenle olması gereken arasındaki küçük farklar büyüyordu. Bir kayanın kenarındaki çatlak, gözlerinin önünde birkaç santimetre ilerledi. Sonra durdu. Bir saniye sonra çatlak yeniden eski hâline döndü. Mira bunun ne anlama geldiğini anlayınca yüzündeki korku dehşete dönüştü. Çünkü taş kırılmamıştı. Kırılma gerçekleşmişti. Sonra geri alınmıştı.
Ariel’in çevresinde sonuçlar ortaya çıkıyor, fakat sebepleri onları takip edemiyordu. Mira bir adım daha atmak istedi. Ariel’e yaklaşmak için. Fakat aralarındaki mesafe değişmedi. Mira yürüdü. Bir adım. İki adım. Üç adım. Ariel hâlâ aynı uzaklıktaydı. Mira durdu. Ariel’e baktı.
Sonra kendi ellerine. Parmaklarının arasında titrek bir ışık belirmişti. Işık, Ariel’in bulunduğu yöne uzanmak istiyor fakat birkaç santimetre ilerledikten sonra kendi üzerine kıvrılıyordu. Mira’nın gözleri büyüdü. “Bu mümkün değil...”
Tam o sırada Ariel’in başının üzerinde bir ışık belirdi. Küçük bir parıltıydı. Ardından ikinci bir çizgi ortaya çıktı. Sonra üçüncüsü... Işıklar birleşmeye başladığında Mira istemsizce geri çekildi. Ariel’in başının üzerinde bir taç oluştu. Fakat taç kusursuz değildi. Aksine... Bir şeyin taç olmaya çalışırken neyin taç olduğunu unutmuş hâline benziyordu.
Bazı sivri uçları yukarı doğru uzanırken bazıları içeri kıvrılıyordu. Çizgiler birbirlerini kesiyor, fakat birbirlerine temas etmiyordu. Mira’nın gözlerinde saf bir dehşet belirdi. “Hayır...” Bu kelime, sanki ağzından istemeden çıkmıştı. Çünkü o ışığı tanımıyordu.
Ama bir şeyden emindi. O şeyin burada olmaması gerekiyordu. Ejderha da aynı şeyi hissetmiş olmalıydı. Devasa yaratık bir anda geri çekildi. Kanatlarını açtı. Pençeleri toprağı kavradı. Kaçmak istiyordu.
Mira bunu gördüğünde şaşkınlıkla ejderhaya baktı. Yaratık Ariel’den korkuyordu. Ejderha havalandı. Bir anlığına yükseldi. Sonra tekrar aynı yere indi. Kanatlarını daha sert çırptı. Bu kez daha yükseğe çıktı. Fakat gökyüzünde ilerleyemedi.
Ne kadar uçarsa uçsun, Ariel’e olan uzaklığı değişmiyordu. Ejderha kükredi. Vadinin diğer ucuna doğru kaçmaya çalıştı. Bir anda kendini yeniden Ariel’in üzerinde buldu. Sanki dünya, onun gitmesine izin vermiyordu. Ejderhanın gözlerinde panik belirdi. Bir kez daha kanatlarını açtı.
Bu kez havaya yükselmek yerine bedeni kendi ağırlığının altında sendeledi. Sanki yerçekimi yönünü değiştirmişti. Ejderha dengesini kaybetti. Devasa bedeni yana doğru savruldu ve yere çarptı. Toprak sarsıldı.
Mira olduğu yerde kaldı. Ariel’in başındaki ışık tacına baktı, sonra ejderhaya, sonra tekrar Ariel’e... Ariel hâlâ hiçbir şey söylemiyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Fakat bakışları bomboştu. Ariel yavaşça ayağa kalktı. Mira hiçbir şey söylemedi. Sadece onu izledi.
Ariel’in bakışları yerde yatan ejderhaya çevrildi. Yüzündeki boş ifade hâlâ değişmemişti. Gözleri yaşlarla doluydu fakat sanki karşısındaki yaratığı gerçekten görmüyordu. Bir adım attı. Sonra bir adım daha.
Ayaklarının altında bulunan toprak, Ariel yaklaştıkça hafifçe eğriliyor; birkaç küçük taş, yere düşmek yerine havada asılı kalıyordu.
Ejderha başını kaldırmaya çalıştı. Gözleri Ariel’e kilitlendi. Geri çekilmek istedi. Fakat bedeni hareket etmedi. Ariel birkaç adım daha attı. Tam ejderhanın önünde durduğunda sağ elini yavaşça kaldırdı.
Avucunun üzerinde soluk bir ışık belirdi. Işık, başının üzerindeki taç gibi kusursuz bir şekle dönüşmedi. Aksine... Kendi şeklini bulmaya çalışırken sürekli değişti. İnce bir çizgi uzadı. Kırıldı. Başka bir çizgi onun içinden geçti. Bir sap oluştu.
Ardından eğri ve düzensiz bir bıçak şekli ortaya çıktı. Sanki bir kılıç yaratılmıyordu. Sanki var olmaması gereken bir şey, kılıç olmaya zorlanıyordu. Mira nefesini tuttu. Işığın içindeki çarpıklık giderek belirginleşti.
Sonunda kılıcın oluşumu tamamlandı. Ariel kılıcı elinde tuttu. Kılıcın yüzeyi ışığı yansıtmıyordu. Işık, üzerinde ilerlerken yönünü değiştiriyor; bazı noktalar olduğundan daha yakın, bazıları ise olması gerekenden daha uzak görünüyordu.
Ejderha bir kez daha geri çekilmeye çalıştı. Ariel’in bakışları değişmedi. Bir anda ileri atıldı. Aradaki mesafe sanki hiç var olmamış gibi kapandı. Ariel kılıcı iki eliyle kavradı ve tek bir hareketle ejderhanın boynuna sapladı.
Ejderha büyük bir sarsıntıyla hareketsiz kaldı. Ariel birkaç saniye olduğu yerde durdu. Sonra elindeki kılıç yavaşça çözülmeye başladı. Önce bıçağın ucundaki ışık kayboldu. Ardından gövdesindeki çarpık çizgiler birer birer söndü.
Kılıç tamamen yok olduğunda Ariel’in başındaki taç da titremeye başladı. Bir parçası çatladı. Sonra diğeri. Işık parçaları havaya dağıldı ve sessizce kayboldu. Aynı anda çevredeki bozulma da sona ermeye başladı.
Havada asılı duran taşlar yeniden yere düştü. Mira’nın gölgesi ayağının altındaki yerine geri döndü. Eğrilmiş ağaç gövdeleri yavaşça eski şekillerine döndü. Uzaklardaki dağlar yeniden düzleşti.
Gökyüzündeki yıldızlar olması gereken yerlere yerleşti. Az önce aynı hareketi tekrar tekrar yapan yaprak yere düştü. Bu kez gerçekten düştü. Rüzgâr yeniden esmeye başladı. Sesler geri geldi. Vadinin gecedeki doğal uğultusu yeniden duyuluyordu. Her şey... Yavaş yavaş normale dönüyordu.
Ariel’in gözlerindeki yaşlar hâlâ kurumamıştı. Fakat başının üzerindeki ışık tacı artık yoktu. Elindeki çarpık kılıç da yoktu. Geriye yalnızca yerde yatan ejderha ve hiçbir şey olmamış gibi sessizce duran Ariel kalmıştı.
Ariel başını yavaşça Mira’ya çevirdi. Gözyaşları hâlâ yanaklarından süzülüyordu. Fakat bu kez yüzündeki ifade tamamen değişmişti. Az önceki boşluk gitmişti. Yerine büyük bir acı ve korku yerleşmişti. Ariel’in dudakları titredi.
“A–Abla...” Kelime ağzından güçlükle çıktı. Ardından dizlerinin bağı çözüldü. Ariel bir anda dizlerinin üzerine çöktü. “Ahh—!” Acıyla çığlık attı.
Ellerini yere bastı fakat kolları titriyordu. Nefes almakta zorlanıyor, birkaç saniye önce yaşananların ağırlığı sanki şimdi bedenine geri dönüyordu. Mira’nın gözleri büyüdü. “Ariel!” Hiç düşünmeden ona doğru koştu.