22.06.1976
Cama vuran yağmur damlaları eşliğinde bir kaç saniyelik gözlerini kapattı James. Karısı Katherine-nin bitmek bilmeyen şikayet ve istekleri yüzünden aklını kaçıracağını hissediyordu. Şimdiye kadar maddi durumları nasıl olursa olsun ailesinin bir dediğini iki etmez, onları hep en iyi koşullarda yaşatırdı. Fakat son günlerde işler de kötüleşmişti. Zamanında borç aldığı kişiler artık beklemekten sıkılmıştı. Hem borçları ödemesi, hem de karısının iki aydır isteği üzre kendisini bir haftalık Rusyaya tatile götürmesi gerekiyordu. Borç aldığı kişilere bir hafta sonra bütün borçları ödeyeceğine dair söz vermişti. Bir hafta boyunca karısı ve çocukları ile tatil yapıp dinlenecek, bu bir haftanın sonunda ise kaçmaktan yorulduğu borçları ödemenin bir yolunu bulacaktı. Peki bunu nasıl yapacaktı? İşte onu kendisi bile bilmiyordu.
Şu an ise karısının memleketinde, Rusyadalardı.
"James, açsana gözlerini. Kaza yapacağız!"
Katherine-nin ani uyarması sonucunda gözlerini açtı James.
Aklındaki düşüncelerin fazlalığı araba kullanmasına da mani oluyordu.
"Dalgın mısın sen?"
Duyduğu sesle birlikte yolcu koltuğuna taraf döndü.
"İyiyim ben... uykum geldi sadece."
"Dikkatli ol. Zaten az kaldı, annemin evi sağdaki yolun karşısında."
"Annenin evi mi? Otele gitmeyecek miydik?"
Duyduğu cümle ile beraber tüm dikkatini karısına vermişti James. Karısı Katherine-nin yaklaşık on yıldır annesi ile konuşmadığını düşünüyordu.
***
Katherine on sekiz yaşında iken gizlice gittiği bir kumarhanede tanımıştı James-ı. Zamanla ikisi yakınlaşmış ve evlenmeye karar vermişlerdi. James İngilterede yaşadığı için evlemeleri halinde orada yaşayacaklarını önceden söylemişti ve Katherine de bunu kabul etmişti. Ona fazlasıyla aşıktı. Lakin Katherine-nin annesi Kristina buna kesinlikle karşıydı. On sekiz yıldır Katherine-nin babasının yasını tutan kadın kızının bir ingiliz ile evlenmesini ve onu bırakıp gitmesini istemiyordu. Lakin bunların bir faydası olmamıştı. Katherine, annesinin uyku ilacı kullandığı günlerden birinde eşyalarını toplamış ve tek bir not yazarak terk etmişti annesini. Bu hayattaki tek desteği olan kızını da kaybetmişti o gün Kristina. Nefesim dediği kızı onu tek bir gecede terk etmişti. Hayatı tamamen değişmişti artık Kristina-nın. Artık nefes bile alamaz olmuştu. Günlerce uyuyor, uyanmıyordu. Hafızası silinmeye başlıyordu. Hayatının ilk ve son aşkı olan o adamı, Katherine-nin babasını bile unutuyordu bazen. Bazen ise sadece uzanıp düşünüyordu. Kimdi o? Adı neydi? Neden bu rütubet kokulu evde yaşıyordu? Bazen evde dolaşıyordu nedensiz. Dolapları karıştırıyor, fotoğrafları inceliyordu. Bir not buluyordu her sabah mutfaktaki masasında. İlk defa görmüş gibi inceliyordu her gün. üzerinde kötü bir el yazısıyla: "Sana günlerce yalvardım, izin vermedin. Artık iznine ihtiyacım yok anne. Unut beni. Elveda..." yazıyordu. Anne diyordu. O bir anne miydi? Yavaş yavaş kafasındaki taşlar yerine oturduğunda ise hayatı normalleşmişti. Uzun bir süre kendine gelmeye çalışmış ve bunu başarmıştı. Artık aklı normal çalışıyor, çoğu şeyi hatırlıyordu. Eskiye dair çoğu şeyi... Bir kızı vardı. Şişede süt içirdiği, sokaklarda gezdirdiği, geceleri uyutmaya çalıştığı... Ah, neydi adı? Neredeydi? Yüzü nasıldı? Evde bulduğu fotoğraftaki küçük kız mıydı onun kızı? Onun biricik kızı, şu hayattaki tek yoldaşı olan güzeller güzeli kızı... Hayır onun kızı onu terk edemezdi. Notta yazanlar birer saçmalıktı... Onun kızı okuma yazma bilmiyordu. O çok küçüktü... O kendi başına bir yerlere gitmek için fazla küçüktü. Kesin biri zorla elinden almıştı. Peki bunu nasıl yapmışlardı? Kim cesaret edebilirdi buna? Kim almıştı onun küçük kızını?!
O günden sonra kapı kapı gezmişti Kristina. Onu tanımayan komşularına bile minik kızını sormuş, her yerde aramıştı. Yıllarca kimseye duymadığı ihtiyacı bu sefer kızı için duyuyordu. Onu bu hayatta kızından başka kim tanırdı ki? Onu bulmayı çok istiyordu. O halde neden hala bulamıyordu? Artık biliyordu. Kızını birisi çalmıştı! Onun canından can almışlardı! Bunu fark ettiği günden sonra başlamıştı Kristina-nın işkencesi. İntikam almalıydı! Onun canından can koparan herkesten intikam alacaktı.
Artık Kristina eskisi gibi değildi. Gülmüyordu. Onun bebeği yoktu. Kocasının emanetine sahip çıkamamıştı. Hayat bunca şeyden sonra ondan tek bir şeyi alamamıştı. İntikam isteğini. Okuduğu kitaplarda intikam vardı. Okuduğu dualarda kin vardı. Her sabah söylediği şarkılarda nefret vardı. Onu tek başına, bir başına bırakan bu dünyaya bir intikam borcu vardı.
Kızını kesinlikle geri alacak, onu çalanın da hayatını dar edecekti.
***
Bu sefer düşüncelere dalan Katherine-ydi. Nedenini bilmese de içinde bir korku, bir rahatsızlık yaranmıştı durduk yere.
"Katherine, bir sorun mu var?" Diye sordu James. Endişelenmişti.
"Hayır hayır, her şey yolunda. Çocukları anneme bırakalım sonra otele geçeriz. Yolculuk beni çok yordu." Parmakları ile oynayarak stresini atmaya çalışan Katherine ne dediğinin farkında bile değildi.
"Nasıl yani? On yıldır görmediğin kadına mı bırakacağız üç küçük çocuğu?"
Katherine derin bir nefes alarak kafasındaki düşünceleri yatıştırmaya çalıştı ve kocasına doğru döndü. "Otel fiyatlarından haberin var mı James? Cebimizdeki yüz ruble bir hafta için ikimize zar zor yeter. Annemle konuşur, anlaşırım ben. Bir haftalık torunlarına bakabilir sonuçta. İlk defa büyükanne olacak. Bize yardım etmek zorunda."
Nedensizce karısının söyledikleri James-ı şaşırtmıştı. Annesini terk edip giden biri nasıl bu kadar düşüncesiz olabilirdi? Aksine şu an karşısına geçip annesinden defalarca özür dileyerek af dilemesi gerekmez miydi?
Gerçi o Katherine-ydi. Bu hayatta kendisinden başkasını düşünemezdi o.
Tek derdi rahatlığı, parası ve keyfiydi. Çocuklarını bile sevmezdi ki.
James dile getirmezdi ancak bir çok kez anne olduğunu unutup çocukların yüzüne bile bakmıyordu. James şimdiden çok pişmandı böyle biriyle birlikte olduğu için. Ancak iki küçük kızı ve oğlu için sabretmeliydi. İşleri yoluna koymalıydı. Borçlardan kurtulur ve rahat bir nefes alabilirse o zaman Katherine ile bu konuyu genişçe konuşabilecek cesareti elde edebilirdi. Ama şimdi sabretmeliydi.
Çocukları şimdiden tatil diyerek hiç tanımadıkları büyükannelerinin yanına götüreceği için şimdiden çok üzülmüştü James. Ama başka çaresi yoktu. Katherine-nin de dediği gibi ceplerindeki yüz ruble ikisi için bile çok azdı. Sahi, gerçekten de yüz rubleden başka paraları yok muydu? Emin değildi. Rusyaya gideceklerine karar verdikleri zaman James hızlı bir şekilde topladı eşyaları ve paraları. Sanki kendisini bir an önce ülkeden çıkarıp borç aldığı kişilerden kurtarmak istiyordu. Fakat şu an kurtulmuş gibi değil de, aksine yoğun bir çamura batıyormuş gibi hissediyordu. Çocuklarını çok az tanıdığı kayın validesine bırakmak onu rahatsız ediyordu. Çocukları onun her şeyiydi. Onun hayatı, canı, ciğeri ve daha fazlası...
Bu yüzden otelde kaldıkları her gün çocuklarının yanına gelip nasıl olduklarını öğrenecekti. Katherine gibi birinin annesine güvenemiyordu.
Düşüncelerden sıyrıldıktan sonra dikiz aynasından arka koltukta oturan minik yavrularına sevgiyle baktı James. Az sonra onlara her şeyi: Büyükannelerinin evine gideceklerini, onunla rusça konuşmaları gerektiğini ve oradalarken sık sık kendisinin de ziyarete geleceğini açıkladı.
Karısının tarif ettiği yol ile gelerek nihayet Katherine-nin annesinin evine gelmişlerdi. Ev müstakil bir evdi ve oldukça eskiydi. Karısını ve çocukları aceleyle arabadan inerken dikkatlice izlemişti James. Yüzünde gram ifade olmadan dik bir duruşla ilerliyordu Katherine. Kendisi inmemişti arabadan, zira soğuk Moskova havasını içine çekerek araba koltuğunda uyumak daha cazip geliyordu ona. Ya da görüp de rahatsız olacağı şeylerle karşılaşmak istemiyordu. Kim bilir?
Günlerdir sulanmayan ve bu sebeple sararmış olan çimlerin üzerinde omzunda çocukların çantalarıyla yürüyordu Katherine. Zaman algısı kaybolmuş ve gençlik yıllarına dönmüş gibi hissediyordu. O an hiç hissetmediği bir duygu belirdi kalbinde. Korku... Evet, korkuyordu. Hem de çok. Yıllar önce bir notla vedalaştığı annesini şu an görse ne diyecekti? Annesi onu affedebilir miydi? Onu yeniden eskisi gibi bağrına basabilir miydi? Sanmıyordu. "Aynısını kızım Anastasia yapsa," diye geçirdi içinden çocuklarla beraber kapıya yaklaşırken. Buz mavisi gözleri ona en çok benzeyen kızına, Anastasia-ya kaydı. Düşüncesi nedeniyle çatılan kaşları içinden "Asla!" deyişini yansıtıyordu adeta. Az sonra gerçekten de öyle oldu. "Asla!" dedi içinden. "Anastasia böyle bir şey yapsa onu asla affetmezdim." Fakat sonra düşündü. Aynısını o da kendi annesine yapmamış mıydı? Belki de annesi onu affetmeyecek ve çocuklarla beraber evden kovacaktı. İşte o zaman ne yapacaktı? Bu küçük canavarları otele götürüp bütün parasını onlara harcayamazdı. Buna değmezlerdi. "En iyisi denemek." diye düşündü. "En azından denerim. Hayır derse ısrar ederim. Kovarsa yalvarırım. Sonucunda yine bir şey kaybetmem." Ve bu düşünceyle çaldı eskimiş hatıralarla dolu evinin kapısını. Kimse açmadı. Derin bir nefes alıp yeniden çaldı kapıyı Katherine. Yine kimse açmadı. Bir süre sonra üvey oğlu Eric Katherine-nin olduğu tarafa bakmaya başladı. "Niye kimse kapıyı açmıyor anne?" Katherine gerilmişti. Bir yandan annesi, diğer yandan bu canvarlar varken artık sadece uzanıp dinlenmek istiyordu. Artık yalnız olmak ve kimseyle uğraşmamak istiyordu. Eric bücürünün ona baktığını anlayınca sinirlenmemeye çalışarak derin bir nefes çekti içine. "Yaşlı ya oğlum, kulakları zor işitebilir." Derken yeniden kapıyı çalmaya hazırlanıyordu ki kapı biri tarafından açılmıştı bile. Katherine hissettiklerini saklamaya çalışsa da artık çok geçti. Karşısındaydı. Evet, yıllar önce ansızın bir gece terk ettiği o zavallı annesi bütün yaşanmışlıklarıyla karşısında dikiliyordu. Buz mavisi gözleri, önceden kapkara olan ancak sonradan beyazlaşan uzun gür saçları, zayıf ve çelimsiz bedeni... İşte hepsi burada, karşısındaydı. Artık daha fazla dayanamayan Katherine en küçük kızı Lindanın elini bırakıp boşalan eliyle yanağından fark etmeden akan yaşları sildi. O an ihtiyari bir hıçkırık kaçtı dudaklarının arasından. "Zaman gerçekten de çok şey alıyor hepimizden" diye düşündü. Onu hiç bir zaman bu kadar yaşlı ve aciz düşünmemişti.
Aradan geçen saniyeler arttıkça Katherine kendine çeki düzen vererek konuşmaya çalıştı. "Merhaba..." dedi kederli bir gülümseme ile. Rusça konuşmayalı uzun zaman olmuştu.
"Merhaba da kimsin sen?" Yaşlı kadının ifadesiz suratı Katherine-yi daha da üzmüştü. Onu tanımamazlıktan geliyordu anlaşılan.
"Ben... ben Katherine. Tanımadın mı?"
Yaşlı kadın gördüklerine anlam veremiyordu. Kimdi karşısındaki bu genç bayan? Yanında üç çocukla neden kapısına gelmişti? Yardım mı istiyordu?
"Bilmiyorum." Dedi birden bire Kristina. "Neden tanımalıyım sizi genç bayan?"
Katherine annesinin hala ona küs olduğunu anlamıştı. Bu konuyu çözmesi gerekiyordu yoksa bir daha asla içi rahat edemeyecekti. "Bizi içeri buyur etmeyecek misin? Bak, sana çocukları getirdim." Boştaki eliyle babası gibi sarışın olan Linda-sının elini tuttu. Belki çocukları acındırarak annesini ikna edebilirdi. Bunu kesinlikle deneyecekti.
Kristina karşısındaki bu genç kadının neden burada olduğunu anlamasa da son cümlesinden sonra içine bir umut tanesi düşmüştü. Çocuklar demişti genç kadın. Neyi ima etmişti? Yoksa bu kız çocuklarından biri onun aradığı biricik kızı mıydı? Fotoğrafta kızı neredeyse bebekti. Ancak karşısındaki çocukların en az beş altı yaşları vardı. Kim bilir belki de kızını kaybedeli o kadar yıl olmuştu ve şu an karşısındaki çocuklardan biri bir zamanlar onun bebeğiydi. Peki bebeği neden bu kadının yanındaydı? O mu bulmuştu Kristinanın kızını? Ya da onu aramak için kapısını çaldığı komşulardan birisi mi buraya getirmişti bu genç bayanı? Yoksa ona canını, ciğerini bu kadın mı verecekti? Her ihtimale karşı hazırlıklı olmalıydı. Biriciğini bulmak için her şeyi yapmaya hazır hissediyordu kendisini. İlk olarak kendisine gülümseyen bu genç kadını içeri aldı Kristina. Sonrasında ise oğlan çocuğunu. Geriye iki kız çocuğu kaldığında kederli gözleriyle baktı her iki çocuğa. Sonra ise şefkatle her ikisinin kafalarını okşadı ve ellerinden tutarak içeri girip kapıyı ardınca kapattı.
İçeri geçtiklerinde omzundaki çocuk çantalarını yere bıraktı ve dikkatle evi inceledi Katherine. Her şey eskisi gibiydi. Aynı halılar, aynı koltuklar ve aynı tüplü televizyon. Televizyon çalışmıyor, radio-dan yükselen kısık sesler bütün salonu süslüyordu. Aniden radio-dan "Kalinka" müziği çalmaya başlayınca Katherine mutfağa değil de salona geçme kararı aldı. Bu müziği çok severdi gençken.
"Orası salon, mutfağa gelsene çocuklar acıkmıştır."
Katherine koridorda elindeki mutfak beziyle onu bekleyen annesine baktı. Onu affetmiş miydi? Yoksa orası salon diyerek evini unuttuğunu mu ima etmişti? Neden annesi bu kadar tuhaf davranıyordu? Şimdiye kadar bağırıp çağıracağına emindi oysa.
Eliyle çocuklara karşıdaki yeri gösterdi Katherine. "Pekala, siz mutfağa gidin çocuklar."
"Sen neden sofraya gelmiyorsun? Açsındır..."
Annesinin bu garip konuşma tarzı Katherine-yi artık yormaya başlamıştı.
Bu kadar samimi olmak zorunda mıydı? Neden normal bir anne gibi bağırıp çağırmıyordu? Neden on yıl sonra gelen kızını bu kadar sakin karşılıyordu?
Bu şekilde mi intikamını alıyordu? Ama artık bu kadarı yetmişti.
Katherine hızlı adımlarla koridordaki annesinin yanına gidip ellerini tuttu ve kendisi ile oldukça benzer olan buz mavisi gözlere büyük bir ciddiyetle baktı.
Artık her şeyi söylemeye hazırdı. Biraz daha içinde tutarsa patlayacağını hissediyordu. Bazen içini kemiren şeylerin verdiği his, onu söylemenin verdiği korkudan daha tehlikeli olabiliyordu. Ve artık Katherine bu histen kurtulmak istiyordu.
Bir süre sonra ona bakan gözlerdeki şaşkınlık devam ederken şimdiye kadar içini kemiren cümleleri bir bir sıralamaya başladı.
"Biliyorum çok büyük bir hata yaptım. Biliyorum ben o zamanlar fazla saftım. Çekip gittim buralardan. Seni kızına mahrum bıraktım. Belki de bana kızmanı, bağırıp çağırmanı istiyorum ve sen bunu yapmayarak beni kendi vicdan mahkememde yargılıyor ve o şekilde intikam alıyorsun. Ve bu bana fazla acı geliyor." Cümleleri art arda dizmenin vermiş olduğu yorgunlukla derin bir nefes aldı Katherine. Uzun zamandır konuşmadığı rusçayı özlemişti. "Beni ister affet, ister affetme. Haklısın. Ama ben yine de sana olan özrümü büyük bir pişmanlıkla diliyorum. Belki gittiğim için pişmanım, ancak burada kalsaydım daha çok pişman olacaktım. Bunu ben istemedim. Buna sen sebep oldun. Seni affetmeye çalışıyorum. Umarım aynısını sen de yaparsın. Bundan sonrası ise sana kalmış, bayan Kristina..."
Diyerek kolundaki çantasını düşeceği an tekrardan sabitledi ve kapıya doğru yürüdü. Lakin aklına gelen önemli bir düşünce onu tekrardan arkasına dönmesine sebep oldu. "Ha bir de çocuklar bir hafta sende kalsın. Erzak ihtiyacın olursa ******** otelini ara. Bir hafta sonra gelip çocukları alacağım ve İngiltereye uçacağız. Seni özleyeceğim. Hoşça kal..."
Son cümlelerini de kurduktan sonra annesine fırsat vermeden arkasına döndü Katherine ve eskimiş tahta kapıyı çekerek bahçeye çıktı. Yine yalan söylemişti. Annesini özlemeyecekti. "On yıl önce gitmeme izin verseydi şu an bu stresi yaşamak zorunda kalmayacaktım" Diye düşündü. Ona şimdiye kadar bir faydası dokunmamıştı sonuçta. Gençken kumarhanede parasını üçe katlayıp eve döndüğünde bile azar işitiyordu. Ne yapsa yaranamıyordu bu yaşlı cadıya. Ama artık eski Katherine yoktu onun karşısında. Artık annesine yaranma derdi de kalmamıştı. Artık kimseyi düşünmeyecek ve kendisi için yaşayacaktı. Kimseyi umursamayacaktı.
Eski model arabasının yolcu koltuğuna bindikten sonra derin bir nefes verdi Katherine. Hayat daha bir ferah gelmişti gözüne. Sonucu ne olursa olsun insanın içinde sakladığı şeyleri bir anlık cesaretle söyleyip gitmesi çok güzel bir histi. Ve Katherine artık bu hissi tatmıştı. Artık özgürdü. Artık annem ne der korkusu taşımıyordu üzerinde. Artık bizi kovar mı diye sorular dönmüyordu kafasında. Ruhu kanatlanıp uçuyormuş gibi hissediyordu.
Hayatı daha yeni başlıyordu.
Yol ileriledikçe kocasının annesiyle ilgili bitmek bilmeyen sorularını umursamazca cevapladı Katherine. "İlk önce tanımamazlıktan geldi ama sonra yumuşadı." Dedi birden bire bakışlarını James-a çevirerek.
"Affetmiş mi yani seni?" Gerçekten de garip bir durumdu. İnsan yıllar önce bir notla terk edildiği kişiyi nasıl hemencecik affedebilir ki?
"Neden affetmeyecekmiş?" Diye sordu Katherine sinirle. "Ben onun kızıyım. Gençken eve ekmek getiren bendim. Hem de en zor şartlarla. Yaptığım onca şeyden sonra bir haftalık çocuklarıma bakmasını istedim sadece. Bunu da yapmayacaksa neden annem ki?"
Söyledikleri James için ağır laflardı. Her ne kadar dile getirmek istese de vazgeçti ve "Sen nasıl bir anne oldun ki kendi annenin anneliğini sorguluyorsun Katherine." diye düşündü.
James içinde karısına karşı olan düşüncelerini itiraf ederken Katherine bıkkınlıkla ofladı.
"Anneme erzak ihtiyacın olursa oteli ara dedim. Bilirsin, bizim bücürler pek iştahlı. Otelden seni ararlarsa birinden borç alıp bir kaç erzak alır mısın James? Annemin evinde doğru düzgün bir şeyler yoktur şimdi, çocuklar aç kalmasın."
James karısının çocukları düşünmüş gibi yaparak paranın bir kısmını kendisi için isteyeceğinin farkındaydı. Onu on yıldır tanıyordu ve ne zaman para istese hep çocukları öne sürüyordu. Fakat yine de düşündüklerini dile getirmedi. Zira bu onun için doğru zaman değildi. Şu an tek yapması gereken sabretmekti. Ve öyle de oldu.
Derin bir nefes alarak, "Olur. Ararlarsa gidip bir şeyler alırım." dedi ve yola bakmaya devam etti.
Bir süre sonra otele yaklaştıkları sırada James dikiz aynasından bir şey fark etti. Bir oyuncak bebek.
"Anastasia-nın yanından ayırmadığı bebeği değil mi bu Katherine?" Diye arka koltuktaki kızıl saçlı, yeşil gözlü bebeği gösterdi karısına bakarak.
Katherine ise oldukça kayıtsız bir tavırla, "Evet, görünüşe göre arabada unutmuş. Neyse, vardık otele. Hadi inelim." dedi ve kapıyı açıp arabadan indi.
James da pek aldırmadı bu duruma ancak çocuklarının yanına gittiğinde bebeği de vermeyi aklının bir köşesine not etti. Böylece ikisi de bir hafta dinlenecekleri otele doğru yürümeye başladılar.
***
Akşam vaktiydi. Linda oturdukları masanın örtüsünün üzerindeki çiçekleri sayıyor, Anastasia bir kaç metre ötede bulaşıkları yıkayan büyükannesini izliyor, Eric ise biraz önce olan şeyleri düşünüyordu. Sahi, bütün bunlar ne ara olmuştu? O hiç görmedikleri büyükanneleri ile bir hafta mı geçireceklerdi? Üstelik şimdi rusça konuşmaları gerekiyordu. Babaları uzun zamandır onlara rusça dersi aldırsa da içindeki korkuya engel olamıyordu Eric. Şu an ne üvey annesi vardı yanlarında, ne de babası. Rusça konuşurken bir yanlış yaparsa ne olacaktı? Kardeşleri Eric kadar rusça bilmiyordu üstelik. Bütün yük Eric-in üzerindeydi. Ama dert değildi. Bir ağabeyin görevi kardeşlerini mutlu etmekti sonuçta. Babasından aldığı en önemli nasihat buydu. O yüzden ne kadar korkarsa korksun bunu kız kardeşlerine yansıtmayacak, onları hep mutlu edecekti.
"Ağabey, beni duymuyor musun?"
Küçük kardeşinin ince sesi kulaklarına ulaştığında odaklandığı düşüncelerden sıyrıldı Eric. "Efendim Linda?"
"Dışarı çıkalım mı? Çok sıkıldım..."
Eric tam cevap verecekken gözleri diğer kardeşi Anastasia-ya kaydı. Mutsuz görünüyordu. Ellerine bakıyordu. Herhalde buraya alışamamıştı. "En iyisi sohbet açmak" diye düşündü Eric. Eğer komik şeyler anlatarak Ana-yı güldürürse mutlu olabilirdi. Ama ondan önce Linda-nın sorusuna cevap vermeliydi. "Sen büyükanneden izin alıp çık Linda. Fazla uzaklaşma. Ben birazdan geleceğim."
Linda duyduğu şey karşısında biraz ürkmüştü. Arkasına dönerek bulaşıkları dolaba dizen büyükannesine baktı. O mu izin isteyecekti büyükanneden? Rusça mı konuşacaktı? Ama o çok az bilirdi rusçayı. Ağabeyinden yardım istese olmaz mıydı? Tekrardan arkasına dönerek ağabeyine baktı Linda. Ablası Anastasia ile bir şeyler konuşuyordu. Hemen sonra düşündüklerini bir kenara bırakarak yardım isteme fikrinde vazgeçti Linda. Onlardan yardım istememeliydi. Kendi başının çaresine kendisi bakmalıydı. Bunu ona babası öğretmişti.
Linda beş yaşında olmasına rağmen kendini koca bir kızmış gibi hayal ederek cesaret toplamıştı minicik vücuduna. Tekrardan önüne dönüp büyükannesine baktı ve bir saniye bile düşünmeden adımlarını ona doğru atarak arkasına yaklaştı. Şimdi konuşması gerekiyordu. Minik akciğerlerinin alabileceği kadar derin bir nefes aldı ve cılız sesinin mutfağı doldurmasına izin verdi. "Büyükanne..." Dedi rusça konuşmaya çalışarak.
***
Aklı düşüncelerle karışmış olan Kristina bulaşıkları dolaba dizerken bu gün evine gelen o kadının sözlerini tekrarladı içinde. Özür dilemişti. Pişmandı. Bir hafta sonra gelip çocukları alacaktı. İyi de bütün bunlar neyin nesiydi? Madem onun kızını getirmişti diğer çocuklar neden buradaydı? Onun tek bir kızı vardı. Kara saçlı, mavi gözlü küçük meleği... Bir hafta demişti... Bir hafta sonra gelip alacağım demişti... Yıllar sonra kızına kavuşmuştu ve bir hafta sonra yine mi kaybedecekti? Asla! Asla böyle bir şeye izin veremezdi. Artık kimse ondan minik meleğini çalamazdı. Gerekirse saklardı onu. Basardı koynuna. Vermezdi kimselere. Diğer iki çocuğu da çok sevmişti Kristina. Gerekirse onların da annesi olurdu. Şu hayatta çocuktan güzel ne vardı ki?
O genç ve güzel bir kadındı ve anne olmayı hak ediyordu.
Sahi, o gençti. O genç bir kadındı. Dik duruşlu, sert bakışlıydı. Zaten kocası da bu yüzden severdi onu. "Sert bir generalin hayat arkadaşı da sert olmalı." derdi. Çok severlerdi bir birlerini... Sahi, neredeydi kocası?
Bir süre düşündükten sonra acı bir hatıra belirmişti Kristinanın aklında.
Kocasının ölü bedenini gömüyordu toprağa. İyi de neden ölmüştü kocası? Kan vardı etrafında. Çok fazla kan vardı. Bir kuş misali çarpıyordu Kristinanın kalbi. Gözlerinde beliren hatıralar her saniye aklını kaybetmesine neden oluyordu. Aklındaki sorular bitmiyordu bir türlü. Neden kan vardı etrafında? Elindeki eski porselen tabak üzerindeki hakimiyetini kaybettiğinde tezgaha bırakmak zorunda kalmıştı."Savaş" demişti içinden. Çok savaş vardı o zamanlar. Kristina yeni evlenmişti general ile. Hayatının en mutlu günlerini yaşıyordu. İlk defa bir ailesi olmuştu. Fakat savaş onun mutlu cennetini kanlarla süslemeyi tercih etmişti o zamanlarda. Kocası Aleksandr Romanov evde bekleyen karısının yanında ellerindeki papatyalarla giderken onların kana bulanacağından habersizdi. Ve ne yazık ki evinin önünde kaçak armenilerin başlattığı saldırıda sırtından yediği üç kurşun onun son saniyelerinin acı içerisinde geçmesine sebep olmuştu. Bütün papatyaları kırmızıya boyanmıştı. Evden telaşla çıkan karısının çığlıklarını duyan cesetler saldırının durduğunun habercisiydi. Artık herkes ölmüştü. Son bahar esintisiyle dans eden ağaçlar, kocasının kanlı bedenini yağmurda sürükleyen Kristina ve karnındaki minik bebeği dışındaki herkes...
Gözlerindeki yaşlar fark etmeden yanağına doğru süzülürken arkasından duyduğu cılız ses yüzünden bırakmıştı düşüncelerini. Usulca dönmüştü arkasına. Minik kız yeşil gözlerini üzerine dikerek ürkekçe bakıyordu Kristina-ya.
"Büyükanne..." Diyordu rusça. "Büyükanne... dışarı çıkmak istiyor ben." Kristina kızın tatlı ve bir o kadar hatalı olan konuşması karşısında gülümsedi. Fakat bir sorun vardı. Büyükanne demişti... Neden büyükanne diyordu? Kristina büyükanne olmak için çok gençti. Otuzlarındaydı henüz... Nasıl büyükanne olabilirdi? Ama daha çocuktu o. Olabilirdi. Yanlış kelimeler kullanabilirdi. Onun bir anne olarak sabırlı olması gerekiyordu. "Olur" demişti minik kızına bakarken. Kızarmış yaşlı gözleri şefkat ile dolmuştu Kristina-nın. "Olur güneşim..." Demişti kızının sarı saçlarını okşayarak.
Bir süre sonra cesareti sayesinde kendisiyle gurur duyan Linda kendinden emin adımlarla mutfaktan çıktı ve çıkış kapısına doğru yürümeye başladı.
Büyükanneyi sevmeye başlamıştı. Annesi gibi bağırmıyordu ona. Şimdiden bir hafta burada kalacağı için çok mutlu olmuştu Linda. Bir hafta istediğini yapabilecekti...
Küçük Linda kapıya iyice yaklaştığı sırada boyunun kapı koluna yetmediğini anladı ve bir balerin edasıyla parmak uçlarına yükseldi. Artık zor da olsa yetişebiliyordu eli. Kapı koluna sıkıca tutunarak dışarı doğru çekti ve bahçeye çıktı. Minik ayakları solmuş otların üzerinde geziniyordu. Eğlenebileceği, oynayabileceği birisini arıyordu. Bütün bahçeyi gezdikten sonra karşısındaki bahçe duvarının sol kısmında bir kapı büyüklüğünde boşluk olduğunu fark etti Linda. Ufak adımlarını hızlandırarak oraya doğru koştu. Evet, tahmin ettiği gibi kocaman bir boşluk vardı burada. Bu boşluktan karşıdaki evi, yani komşularının evini görebiliyordu Linda. Gördüğü kadarıyla küçük bir evdi burası. Mavi duvarları ve her an düşecek gibi görünen kahverengi bir çatısı vardı. İstemsizce merakını uyandırmıştı bu ev Lindanın. Bu boşluktan çıkıp o eve doğru gitmek, gezmek istiyordu.
Fakat daha bu isteğini yerine getirmeden evden iki kişi çıkmıştı bile. Korkuyla duvarın kenarına saklanmıştı küçük Linda. Dikkatle evden çıkan kişileri izliyordu. Bir adam ve bir kadın çıkmıştı evden. Garip şeyler söylüyorlardı. Linda bu dili anlayamıyordu.
***
Evden çıkan adam oldukça sinirliydi. Kızının asiliğine katlanamıyordu. Neden her dediğini yapıp haddini ve durması gerektiği yeri bilmiyordu ki! Çok terbiyesizleşmişti bu aralar. Bir kız çocuğu olarak dili fazla uzamıştı. Susup oturması gereken yerde isyan ediyordu.
"Hayır baba!" Diyordu kız Azerbaycanca."Buraya gelmekle çok büyük hata yaptın ve peşine de beni sürükledin!"
"Buraya keyfimden gelmedim ben!" Diye kükredi adam kızının peşinden giderken. "Sırf seni sürgün edip hayatını mahvetmesinler diye katlandım tüm bunlara!"
"Hayatım şu an mahvolmamış mı sence baba?!" Kız artık sinirinden titrerken sesini alçaltmaya çalışıp küçük bahçelerinin sağ köşesindeki baltayı aldı ve odunları kesmeye başladı. Sinirini odunlardan çıkarmalıydı. Aksi halde kötü şeyler yaşanacaktı.
"Zehra yeter!" Diye bağırmasını sürdürerek odunları kıran kızının önüne geçti Vüsal. Ne yapsa gözünü korkutamıyordu kızının. Her gün tartışıp aynı konuları düşünmekten bıkmıştı. Artık kızından ve yersiz cesaretinden nefret ediyordu. Tüm bunlar kızının saçma sapan cesareti yüzünden başlarına gelmişti. Artık susmasını istiyordu.
"Yetmez!" Diye bağırdı Zehra odunları kırmaya devam ederek. Artık sinirden ağlamaya başlıyordu. "Bir hafta ya!" Dedi isyan edercesine.
"Bir hafta kardeşimin yasını tutamadık Baba!"
"Kardeşinin yasını tutmak bize ne kazandıracaktı Zehra?!" Artık sesini bütün mahalle duyacak kadar yükseltmişti babası. "Azerbaycanda yaşayıp yas tutmak geceleri aç yatmamızı engelleyecek miydi?!"
Son sözlerini duyduktan sonra baltayı bir kenara atarak babasına baktı Zehra. O gerçekten böyle miydi? Bunca olaydan sonra düşündüğü tek şey tok yatmak mıydı? Hayatı boyunca hiç kimseye duymadığı nefreti ilk kez babasına duyduğunu hissetmişti. Babası çok değişmişti.
"Gerçekten mi ya?" Dedi şaşkınlıkla ağzını açarak. "Şimdiye kadar tek umursadığın şey karnının tok olması mıydı baba?" Acıyla baktı karşısındaki ellili yaşlarına gelmiş ama akıllanmamış adama. Onu tanıyamıyordu.
Babası tam ağzını açacakken sözünü kesti Zehra. "Bana bak baba." Dedi kollarını iki yana açarak. Akşamın soğuk esintisi üzerindeki yıpranmış gömlek yüzünden üşümesine neden oluyordu. Kömür karası saçları yüzüne dökülüyor, görüşünü kapatıyordu. Ama insan her şeye alışabiliyordu. Zehra da alışmıştı. Günlerce aç kalmaya, üşümeye, kirlenmeye, çalışmaya. Alışamadığı tek şey ona yapılanlardı. Kardeşinin yasını tutamamasıydı. Kardeşini ve annesini ondan koparan düşmanların ülkesinde olmasıydı. İşte buna ömrünün sonuna kadar alışamayacak, kabullenemeyecekti. Yorgun bedeni son nefesini verene kadar isyan etmeye devam edecekti.
"Bana bak!" Diye tekrarladığı sinirle. "Ben şu an tok muyum? Vicdanım tok mu baba?! Her gece rüyalarıma giren kardeşim benden bir parça ekmek dilenirken ben uyuyabiliyor muyum sanıyorsun?! Ağzıma bir lokma alınca yutamıyorum ben baba! Neden biliyor musun?!" Artık o da ağlamaktan kurumuş boğazını yırtacak kadar bağırmaya başlamıştı. Dediği her kelimeyi hissederek söylüyordu. Dudakları titriyordu. Haftalardır içinde tuttuğu ve her geçen gün onda bir hastalık gibi yayılan o acı cümleleri kuruyordu.
"Çünkü benim kardeşim öldüğünde bile açtı baba..."
Babası kızının son isyan cümlelerini dinlerken istemsizce kalbinin ağrıdığını hissetmişti. Üç hafta önce küçük kızı Şefa-yı kaybetmesi ve apar topar Azerbaycandan Rusya-ya taşınması onun için de zor bir olaydı. Günlerce atlatamamıştı son olanları. Ancak kızının aksine, o bu olanları unutmak istiyordu zira vicdanını uyutmazsa işin sonunun hayırlı bir yerlere çıkmayacağını biliyordu. Kızı daha gençlik çağındaydı. On sekiz yaşında biri olarak aklı basmıyordu bu işlere.
***
Küçük kızı bir rus memurunun ihmali sonucunda ölmüştü. Arabasını kullanırken oldukça sarhoştu adam. Görememişti minik Şefayı. Sonradan anlamışlardı küçük kızın mendil sattığı için yol kenarında beklediğini.
Fakat dediği gibi, bu bir kazaydı. Rus devletinin Azerbaycanı esir alıp yönettiği bir devirde bir rus memurunu şikayet edemezdi Vüsal. O kimdi ki?
Bütün insanlar kaza yerine toplaştıklarında hala alkollü olan adam kayınbabasının devlet adamı olmasını kullanarak temize çıkarılmıştı. Sokaktaki bütün insanlara ikinci kez anlatılmıştı olay. Bu rus memuru alkollü değildi, uykuluydu sadece. Zira sabahtan akşama kadar halkı için adalet sağlamakla meşgul olan adam akşam olması ile birlikte yorgun düşmüştü. O akşam da sakin bir şekilde araba kullanırken yolda ondan para isteyen küçük kız arabayı durdurması için yola atlamıştı ve sonucunda kanlar içerisinde yere yığılmıştı. Sonrasında bütün insanlara en ufak ayrıntılarıyla anlatılan bu hikaye halk tarafından anlayışla karşılanmıştı. Sonuçta dedikleri gibi, suç küçük kızdaydı. Memur adam sadece işini yapmaya çalışıyordu...
Olaydan saatler sonra polislerin yanına gelerek acıyla haykıran Zehra, etraftaki insanların ve memurların kınayan gözleri ile karşılaşmıştı. Bir süre sonra Polis içki kokan nefesi ile Zehra-ya halka anlattığı hikayenin aynısını anlatmaya çalışmıştı lakin kız bunlara kanmayacak kadar uyanıktı. Bir saniye içerisinde içinde tutamadığı öfkesini dışa yansıtarak memurun yakasına yapışmış, kendinden yirmi yaş büyük adamı var gücüyle sarsmıştı. Yıllar boyunca nefretle öğrendiği rusçayı en sonunda karşısındaki köpeğe haddini bildirmek için kullanmıştı. Fakat bu genç kızın bilmediği bir şey vardı.
O da gözü çoktan boyanmış olan halkın yalanlarla uyutulmuş olmasıydı.
Aradan geçen acı dolu günler içerisinde Zehra şahitlerinin olmaması, olayları tamamen yanlış anlayıp, bir devlet memurunun yakasına yapışması nedeniyle sürgün edilme kararı almıştı. Fakat babası bunun olmasını istemiyordu. Aynı gecede iki kızını da kaybederse aklını kaybedeceğinden emindi. Bu yüzden mahkeme kararının verilmesinden kısa bir zaman önce devleti yöneten rus memurlarının ayaklarına kapanmıştı. Gururu umurunda bile değildi. Bir kızını zaten kaybetmiş bir adam olarak acı içinde yalvarmış, kendi ülkesini terk edip rus devletine çalışacağına dair söz vermişti. Acınası bir adamdı. Hem de çok acınası.
Vüsalın memurlara dediği tüm bu sözler bir süre sonra etki etmeye başlamıştı ve böylece Baba ve kızı aynı trende, bundan sonra hayatları boyunca yaşayacakları Rusyaya doğru yol almışlardı.
Tabii, Zehrayı ani verdiği bu karara ikna etmek oldukça zor olmuştu babası için. Kızı inatla taşınmayı kabul etmiyor, sürgüne gitmeyi buna yeğliyordu. Hatta babasına sırf ruslara yalvardığı için ağıza alınmayacak hakaretler etmişti ve pişman da değildi. Ona karşı olan saygısı saniyeler içinde yok olmuştu Zehra için. Ona göre babası, kızını öldürenlerin ayağına kapanıp af dileyecek kadar onursuz ve gurursuzdu. Yüzüne bakılmayacak kadar acınası bir adamdı o...
***
"Biliyorum," Dedi Vüsal acı içinde ağlamaya devam eden kızına bakarken.
"Ama biraz olsun beni de düşün kızım," diye sakinleşmesi için kızına yaklaşıp nasırlı ellerini tuttu. "Sen sürgün edilseydin ben bir başıma yaşayamazdım. Zehra... ben siz olmadan yaşayamazdım kızım..."
Dediklerini zerre kadar umursamayan Zehra artık delirme noktasına gelmişti. Karşısındaki adamın bir dediği ile diğeri uyuşmuyordu. Gözlerini kapatarak acı içinde yutkundu. "Kardeşim öldüğü gün nefes almaya devam ettin sen baba..." Dedi kurşun rengi gözlerini aniden açıp babasına dikerek. "Yemek yemeye devam ettin... Su içmeye devam ettin... Uyumaya devam ettin... Yaşamaya devam ettin sen baba!" Diye en sonunda var olan tüm gücüyle haykırdı Zehra ve babasının ellerini bırakıp odunları toplamaya başladı.
"Bir daha," Dedi kirli elleriyle yanağındaki yaşları silerek. "Bir daha bana kızım deme. Çünkü sen bir kızının ölümüne göz yumarak diğerini de öldürdün baba... Sen düşmana yalvararak Azerbaycanlı oluşuna ihanet ettin... Sen artık benim babam değilsin..."
Kızının odunları toplayıp arka bahçeye götürürken söyledikleri Vüsalın gözlerindeki yaşları tazelemişti. Bu sözlerden sonra usulca arkasına döndü ve bahçeden çıkarak sokaklarda gezmeye başladı. Ne zaman evine dönerdi bilmiyordu, ancak uzun bir süre boyunca kızını ve haklı isyanlarını duymak istemiyordu... Bu ona acı veriyordu...
***
Linda ürkek gözlerle oturduğu yerden yavaşça kalkmaya çalıştı. Mavi işlemeli elbisesi uzun süre yerde oturduğu için kirlenmişti. Arkasına bakmaya çalışarak minik elleriyle temizledi elbisesinin eteklerini.
Fakat tam o sırada duvar kenarından çıkmış ve diğer evin bahçesine girmiş olduğundan habersizdi. Bir ayağı diğer bahçeye girmiş bir halde dururken, diğer ayağı ise hala büyükannesinin bahçesindeydi.
Eteğini temizlediğinden emin olduğunda karşısına baktı fakat o an, elindeki odunlarla ona bakan uzun bir kızı görmeyi beklemiyordu. Korkarak kızı süzdüğü zaman olduğu yere baktı ve diğer bahçeye girmiş olduğunu fark etti. Ürkekçe sağ ayağı ile geriye gitti.
"Kimsin sen?" Dedi karşısındaki kız rusça. Yan bahçelerinde kimsenin yaşamadığını sanıyordu.
Linda duyduğu cümle ile daha da korkmaya başlamıştı. Ne diyecekti?
Bir şey demeyip kaçsa bu kız onun arkasından gelir miydi? İşte bu daha da korkunçtu. Konuşması gerekiyordu.
"Benim adım Linda..." Diye korkarak fısıldadı küçük kız. Bir an önce buradan gitmek istiyordu.
"Memnun oldum," Dedi Zehra elindeki odunları yere bırakarak. "Ben de Zehra."
"Zehirra?" Diye tekrarlamaya çalıştı küçük kız. Dili dönmemişti bu isime.
Kederli bir şekilde gülümsedi Zehra. Bu durumda bile gülümsemişti. Bu küçük kız istemsizce kardeşini hatırlatmıştı ona. "Zehirra değil, Zehra." Diyerek yaklaşmıştı küçük kızın yanına. "Ayrıca neden garip konuşuyorsun sen? Rus değil misin?"
"Ben... ben bir ingiliz," Demişti Linda bozuk rusçasıyla. Kalbi yabancı biriyle konuştuğu için fazla hızlı atıyordu.
İngiliz lafını duyar duymaz gülümsemişti Zehra. Rusçayı büyük bir nefretle öğrense de ingilizceyi çok severdi. Küçüklüğünde ona kitap hediye eden kadın da bir ingilizdi ve Zehra şu an rahat bir şekilde konuştuğu ingilizcesini o kadına borçluydu. Ve bu da demek oluyordu ki şu an rusçayı eziyetle konuşan küçük kızla ana dilinde sohbet edebilirdi. Küçük çocuklarla konuşmayı çok severdi. Ona kardeşini hatırlatan her şey bu hayattaki en rafine zevkleriydi.
"Madem ingilizsin o halde seninle ana dilinde konuşalım, küçük kelebek." Dedi Zehra gülümserken. Kardeşine de hep böyle hitap ederdi.
Küçük kız karşısındaki bu güzel ablanın ona ana dilinde söylediği şeyler sayesinde korkusunu yatıştırmayı başarmıştı. Artık rusça konuşmak zorunda değildi. İşte bu onun için büyük bir özgürlüktü.
Bir yandan küçük kız da gülümserken ağzını kocaman açarak, "Ben kelebek değilim!" Dedi. Belli etmese de bu hitap şekli onun da hoşuna gitmişti.
Az sonra "Evet, öylesin!" Diyerek Zehra küçük kızı kucağına aldı ve bir kelebeğin uçuşu misali kendisini yukarı kaldırarak etrafında dönmeye başladı. Bu, ikisi arasında mutlu bir anı olarak kalacaktı. İki çaresiz ruhun bir kaç dakikalığına korkularını ve özlemlerini bir kenara bıraktığı, sadece ama sadece anın keyfini çıkardıkları küçük, fakat güzel bir anı...
***
Saatler sonra Linda yeni tanıştığı Zehra isimli kızla birlikte oldukça mutlu ve eğlenmiş bir halde oyunlarını bitirmişlerdi. Zehra uzun zamandır bu kadar eğlendiğini hatırlamıyor, Linda ise ilk defa hissediyordu. Aradan geçen bir kaç saat içerisine ilk defa duyduğu bir sürü oyun öğrenmişti Linda. Bunların hepsini ona Zehra öğretmişti. Kararan havanın ve gökyüzünde beliren yıldızların eşliğinde bir an önce eve gidip öğrendiği bütün oyunları ağabey ile ablasına da anlatmak istiyor, onlara Zehradan bahsetmek için sabırsızlanıyordu. Sahi, neden saatlerdir abisini görmemişti?
Evden çıkarken birazdan geleceğini söylemişti oysa...
Aniden içine dolan korku küçük Lindanın koşarak evlerine doğru gitmesine sebep olmuştu. Onlara bir şey olma korkusu her geçen dakika minicik kalbinin bir kuş misali atmasına sebep oluyordu. Hayır, ona göre bu ciddi bir durumdu. Abisi ona yalan söylemezdi. Eğer geleceğim dediyse ve gelmediyse kesinlikle bir şey olmuştu. Kötü bir şey...
Düşüncelerin yoğunluğuyla savaşan küçük Linda en sonunda evin önüne gelmiş, kapıyı açmak için parmak uçlarında yükselmişti. Ayrıca Zehra ile oyun oynarken batırdığı üst başı için çok korkuyordu. Annesi burada olsaydı mutlaka azarlar, onu ağlatırdı. Umuyordu ki büyükannesi ona kızmasın. Aksi halde bir daha Zehra ile görüşmesine izin vermeyebilirdi. O zaman ne yapardı Linda? Bir çocuk için sıkılmaktan daha kötü ne olabilirdi?
Eskimiş evin tozlu kapısını zor bela açtıktan sonra ayakkabılarını çıkarıp sessizce içeri girdi Linda. Görünürde koridorda kimse yoktu...
Fazla ses çıkarmamaya dikkat ederek kapıyı kapattı ve koridor boyunca yürüyerek kapısı açık olan odaları kontrol etti. İlk iki odada kimse görünmüyordu. Geriye koridorun sonundaki karşılıklı iki oda kalmıştı. Linda öncesinde salon ve mutfak dışındaki hiç bir odayı görmemişti. O yüzden koridorun sonundaki bu iki oda onun için keşfedilmesi gereken gizli topraklar gibi görünüyordu. Acaba ağabey ile ablası hangi odadaydı? Bunu gidip görmeden anlayamazdı.
Minik ayaklarını kahverengi işlemelerle süslenmiş olan halının üzerinde gezdirerek koridorun sonuna yaklaşıyordu. Karşıdaki odalardan sağdakinin kapısı kapalı, soldakinin ise açıktı. İçeride birilerin olduğunu ve hareket ettiği görür gibi olmuştu Linda. Bu yüzden şansını bu oda için kullanacaktı. Ağabeyi içeride olabilirdi.
Bunu düşünerek ürkek adımlarla içeri girmişti küçük Linda. Şansı yaver gitmişti. Ağabeyi ile ablası karşıdaki büyük yatakta oturuyor, bir şeyler konuşuyorlardı.
"Eric, bak. Linda gelmiş" Diye fısıldadı ablası Linda-yı görür görmez.
Eric kapıya doğru dönerek mahcup bir ifade ile baktı kardeşine. Onu dışarıda yalnız bırakmıştı. Geleceğim demişti ama gelmemişti. Ona bir özür borçluydu.
"Linda..." Diye önceden hazırlamış olduğu cümleyi kurmaya başlarken küçük kardeşi aniden sözünü kesmişti.
"Neden gelmedin abi..." Demişti küçük Linda yanlarına gelip yatağa çıkarak.
"Mecbur kaldı." Diye söze başlayan Anastasia-nın cümlesini bölmek zorunda kaldı Eric.
"Bak Linda," Dedi