x
Poyraz, Türkiye'deki öğrencilerin yarısının hayalini süsleyen görkemli okulunun kapısından içeri girdiği anda bugün de burada olmak istemediğini biliyordu. Bunu her sabah yeniden fark etmesi gerekmiyordu aslında; yine alarmı üçüncü kez ertelediği, yataktan kalkmadan önce tavana birkaç dakika boş boş baktığı ve kahvaltı yapmadan evden çıktığı günlerden biriydi. Geçmek bilmeyecek saatleri düşünmek istemsizce canını sıkmıştı. Yürürken telefonunu çıkardı. Annesinden iki tane mesaj vardı. Poyraz geceyi sabah etmesine rağmen ailesinin mesajlarına bakmamıştı. Mesajlar Poyraz'a absürt saatlerde ulaşmıştı çünkü yarımküreler arası saat farkı oldukça fazlaydı.
"Kendine dikkat et oğlum."
"Derslerine iyi çalış Poyraz'ım."
Annesinin mesajlarında çoğunlukla o şefkati hissediyordu. Sanki annesi hala yanında, hala saçlarını okşuyordu.
Poyraz ekranı kapatıp telefonu cebine koydu. Onları görmese bile bunu başarıyorlardı. Poyraz'ın üniversitede ne yaptığı, hangi derslerden kaç aldığı, hangi sınavdan kaç puan beklediği, dönem sonunda ortalamasının ne olacağı... Genelde ailesiyle konuşmaları bu konular üzerinde döner dururdu. Annesiyle bu konuları konuşmaktan bıkmıştı fakat babası onu ne arar, ne sorar; ne de Poyraz onunla iletişime geçmeye çalıştığında karşılık verirdi. Bu yüzden en sıkıcı konuları bile konuşmak istiyordu onunla. Poyraz onun için bir evlattan ziyade "kendi elleriyle yetiştirdiği" mühendis çocuğuydu.
Bir gün gelir de babası ona kucak açarsa, Poyraz her şeyi unutur ve çocukken başka çocukların babalarına yaptığı gibi "Babacığıım!" diye gelip boynuna sarılma umuduyla katlanıyordu onsuzluğa ve yalnızlığa.
Poyraz annesine karşı nankördü belki ama küçüklüğünden beri "babasının aslan oğlu" olmayı istemişti.
Dersler, sınavlar, stajlar, mezuniyet, yüksek lisans, iş. Aralarda nefes alması için bırakılmış birkaç saat bile sanki ileride kendisine sorulacak bir sorunun cevabını hazırlamak içindi.
"Lan, Poyraz!"
Kafasını kaldırdığında birkaç metre ilerisinde Demir'i gördü. Yanında Batın ve Ömer vardı. Üçü de fakültenin girişinde bekliyordu. Demir elini kaldırmış, onu çağırıyordu.
"Sonunda teşrif ettiniz beyefendi."
Poyraz yanlarına geldiğinde Demir kolunu onun omzuna attı. "Saat dokuz oldu."
"Farkındayım da abartma."
"Abartmıyorum. Batın az önce üçüncü kahvesini içti."
Batın elindeki bardağı kaldırdı. "Dördüncü."
Poyraz istemsizce güldü. "Dördüncü mü?"
"İlkini sen gelmeden önce içtim. İkincisini sen gelmediğin için içtim. Üçüncüsünü de artık umudumu kaybettiğim için. Kadehlerim hep senin uğruna hareketleniyor, Poyraz Mert." Batın yavşakça göz kırptı.
"Ben gelmesem de yaşayabilirdiniz."
"Hayır," dedi Ömer dudaklarını kıvırarak. "Bicepslerini görmeden günüm güzel geçmiyor."
Poyraz başını iki yana salladı. "Salaklar."
Onlarla beraber binaya doğru yürümeye başladı. Okula isteksiz geliyordu belki ama arkadaşlarının yanında bunu uzun süre düşünmüyordu. Poyraz'ın dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir tarafı vardı. Sert görünürdü; kaşları çatılmaya müsaitti, çoğu zaman yüzünde ifadesiz bir hal olurdu ve ilk bakışta insanlara fazla yaklaşmayacakmış gibi bir izlenim bırakırdı. Fakat tanıyan biri için durum tamamen farklıydı. Konuşkandı, insanlarla kolay kaynaşırdı, arkadaşlarıyla saatlerce saçma sapan şeyler konuşabilir, en olmadık anda kahkaha atabilirdi.
"Bugün laboratuvar var mı?" diye sordu Poyraz. Laboratuvara pek bayıldığı söylenemezdi.
"Var," dedi Demir.
Poyraz'ın yüzü düşünce Ömer güldü. "Bak, daha başlamadan moralin çöktü."
"Sabahın köründe laboratuvar koyan insanlardan nefret ediyorum."
"Dokuz buçuk."
"Benim için sabahın körü."
"Sen dün gece kaçta yattın?"
Poyraz cevap vermedi.
Demir gözlerini kıstı. "Yine mi?"
"Ne yine mi?"
"Gece üçte çevrimiçi olduğunu gördüm."
"Sen benim çevrimiçi olduğumu neden takip ediyorsun?"
"Çünkü biricik arkadaşımsın." Demir, kolunun altındaki Poyraz'ı kendine yaklaştırdı ve sarılışını sıkılaştırdı.
"Takıntılısın."
"Sen de uyumuyorsun."
Poyraz omuz silkti. Dün gece uyumak istememişti. Kulaklığını takıp saatlerce müzik dinlemiş, arada bir eline geçen herhangi bir şeyle ritim tutmuş, sonra yatağa uzanıp tavana bakmıştı. Sabah olduğunda da bütün bunların hiçbir anlamı yokmuş gibi hazırlanıp çıkmıştı.
Dersler başladıktan sonra gün beklediğinden daha hızlı ilerledi. Poyraz birkaç kez gerçekten derse odaklandı, birkaç kez de defterin kenarına anlamsız şekiller çizdi. Öğle arasında arkadaşlarıyla yemekhaneye geçtiler. Batın bölümdeki bir öğretmen hakkında uzun uzun konuşurken Ömer başka bir şey anlatıyor, Demir de ikisine birden laf yetiştiriyordu. Poyraz masada oturmuş onları dinliyordu.
Telefonuna rastgele bir bildirim geldi ve kilit ekranındaki duvar kağıdına baktı Poyraz. Babası ve Poyraz'ın bebekliği. Poyraz türlü imkanlar içinde büyümüş, doğduğu andan itibaren tüm günleri dadılarla, bakıcılarla geçmişti. Pamuklara sarmalanmıştı resmen ama babasıyla değildi. Telefonu ters çevirip masaya bıraktı.
"Ne oldu?" diye sordu Demir.
"Bir şey yok."
Demir telefonu gözleriyle işaret etti.
"Evet."
"Boş ver." Göz kırptı Demir kardeşine, dostuna, arkadaşına.
Poyraz hafifçe gülümsedi. "Boş veriyorum zaten." Pek boş verdiği söylenemezdi ama.
Dersler bittiğinde herkes dağıldı ve Poyraz tek başına kaldı. Eve dönmek için bir yerlere doğru yürümeye başladı.
Tam o sırada müziği duydu. Önce dikkat etmedi. Sokakta müzik çalan insanlara alışkındı. İstanbul'da birkaç adımda bir başka ses, başka bir şarkı, başka bir insan çıkabilirdi karşısına. Fakat birkaç metre daha yürüdükten sonra farkında olmadan yavaşladı. Gitarın sesi çok temizdi. Sonra sesi duydu Poyraz.
Kalabalığın biraz kenarında, yere oturmuş bir çocuk gitar çalıyordu. Önünde açık duran gitar kutusuna birkaç banknot ve bozuk para atılmıştı. Etrafında çok büyük bir kalabalık yoktu ama geçen insanların bazıları birkaç saniyeliğine durup dinliyordu. Çocuk ise kimseyle ilgilenmiyor gibiydi. Şarkıya odaklanmıştı.
Poyraz birkaç saniye onu izledi. Çocuğun siyah ojeleri ilk fark ettiği şeylerden biri oldu. Sonra yüzüne baktı. Yaşı kendisine yakın görünüyordu. Saçları dağınıktı. Üzerinde sıradan, rahat kıyafetler vardı. Şarkıyı bitirdiğinde başını kaldırdı, gitarın tellerine birkaç kez daha dokundu ve yeni şarkıya geçti.
Poyraz gitmesi gerektiğini düşündü ama gitmedi. Şarkının tamamını dinledi; bir tane daha, sonra bir tane daha. Bu akyaz oğlan gerçekten iyiydi.
Şarkı bittiğinde çevredeki birkaç kişi alkışladı. Poyraz cebinden para çıkarıp gitar kutusuna bıraktı. Çocuk başını kaldırdı, ona bakıp teşekkür mahiyetinde başını salladı ve hepsi buydu. Çocuk yeniden gitarına döndü, Poyraz da yürüyüp gitti.
O günün geri kalanında bunu fazla düşünmedi. Eve geldiğinde duş aldı, bir şeyler yedi ve annesinin aramasını bekledi. Arama geldiğinde yaklaşık yirmi dakika sürdü. Konuşmanın sonunda Poyraz'ın başı ağrıyordu. Telefonu yatağın üzerine bıraktı.
Saat ilerledikçe evin içinde durmak daha zor geldi. Poyraz ceketini tekrar giyip dışarı çıktı. Nereye gideceğine karar vermemişti fakat biraz yürümek istiyordu.
İstanbul'un geceleri ona gündüzlerinden daha samimi geliyordu. İnsanlar azaldıkça kimsenin kimseyi izlemeye vakti kalmıyordu. Poyraz bir süre amaçsızca yürüdü ve sonra yolunun üzerindeki küçük bir kafeyi fark etti. Daha önce birkaç kez görmüştü ama hiç girmemişti. Saat neredeyse on bire geliyordu. İçerisi sakindi ve Poyraz içeri geçip oturmayı tercih etti.
Kafenin arka tarafında iki kişi oturuyordu. Bir masada tek başına çalışan biri vardı. Tezgahın arkasındaki çocuk başını kaldırıp ona baktı.
Poyraz'ın kaşları hafifçe kalktı.
Müzisyen çocuk.
Çocuk onu tanımış gibi görünmedi. Sadece müşteriye bakar gibi bakıyordu.
"Hoş geldiniz," dedi.
Poyraz tezgaha yaklaştı. "Sen..."
Birkaç saniye yüzüne baktıktan sonra sonunda söyledi. "Sen müzisyen çocuk değil misin?"
Çocuğun yüzünde hiçbir şey değişmedi ve çok hafif başını salladı. "Benim."
Poyraz güldü. "Burada mı çalışıyorsun?"
"Evet." Müzisyen çocuğun pek sohbet edesi yoktu. "Ne alırdınız?"
Poyraz menüye baktı ve sonra tekrar ona döndü.
"Ne güzel sesin var."
"Sağ olun."
"Eee... Ice americano alayım o zaman ben."
"Başka?"
"Yok."
Çocuk arkasını dönüp kahve hazırlamaya başladı.
Poyraz birkaç saniye onu izledi. Sokakta gördüğü çocukla buradaki çocuk arasında bir fark vardı. Sokakta gitarın başında bembeyaz teni daha beyazdı sanki. Şu an ise o beyazlık ay gibi parlamaktan ziyade solukluğa ve bitkinliğe yorulabilir gibiydi. Ama siyah ojeleri hâlâ dipdiriydi.
Kahveyi hazırlayıp önüne koydu ve ödemeyi aldı.
"Afiyet olsun."
Poyraz bardağı alıp kasaya yakın masalardan birine oturdu. Çocuk çoktan başka bir işle ilgilenmeye başlamıştı. Birkaç dakika boyunca kahvesini içti ve gözleri, elinde olmadan tekrar arada sırada tezgaha bakıyordu. Çocuk bir şeyler hazırlıyordu. Her neyse...
Poyraz telefonunu çıkardı ve Demir'in attığı 9+ mesajı gördü. Poyraz, Demirle beraberken huzurlu hissediyordu fakat mesajları açacak kafa yoktu şu an Poyrazda. Bir süre sonra kasadaki çocuğun sesini duydu.
"Başka bir şey alır mısınız?"
"Yok."
Poyraz, çocuğun adını öğrenebilmek için hafif soyulmuş yaka kartına baktı. Adını görüp öğrenmesine rağmen tezgaha yaklaştı.
"İsmin ne?"
