İçeriğe geç

HARVEY VADİSİ

Bölüm 2 · 23 dk okuma

HARVEY VADİSİ

Bölüm 2

1. Bölüm- Kraliyet Kapıları

Hayal dünyama hoşgeldiniz.

____________

Mistik dünyanın en uçsuz bucaksız zamanına hoş geldiniz. Doğduğum andan beri bazı şeylerin en tehlikeli olduğu zamanın bu zaman olduğunu görmüş ve savaşların bitmek bilmeyen en ölümcül olduğu zaman. Tüm vadiden korunarak ve on yedi yaşıma dek saraydan hiç çıkmamış ve içeriye kimse alınmamıştı. Anneme göre herkes beni öldürmenin peşindeydi, bir de bunun neden istediklerini bana söyleseydi daha açıklayıcı ve anlaşılır olabilirdi. Zayıftım, bedenim bir savaşa hazır değildi. On yedi yaşımdayım ve hala büyü yapamıyordum. Yüce Bilge'nin dediğine göre psikolojik bir etkeni varmış ama bana bunu nasıl düzelteceğime dair bir bilgi dahi vermedi. Zaman.

Sadece zaman gerekiyormuş.

Saraydaki hizmetliler bile benimle dalga geçme hakkını kendilerinde bulabiliyorlardı. Aralarında sihir yapamadığıma dair devamlı benim hakkımda dedikodu yaparlarken onları duyabiliyordum. Halim oldukça gülünçtü. Kraliçenin taht varisi daha ülkesini korumaktan aciz sihir yapamayan bir kaltaktı onlara göre, ve bende bu düşünceleri onların beyinlerini kafalarının içinde patlatma isteği uyandırıyordu.

Bazen diyorum ki, iyi ki sihirlerim yok. Yeryüzündeki insanlar nasıl hissediyor, hayatlarını nasıl geçiriyorlar bilebiliyorum. Aslında bu, hiç de kötü değil. Tek sorun herhangi bir savaş esnasında öteki tarafa tek çırpıda gidebileceğim. Onun dışında hiç de bir problem yok.

Oku yayda iyice gerdim ve hedefi tam ortadan vurdum. Ok talimi yapmaktan kollarım ve sırtım iyice ağrımaya başlamıştı. Çevremde beni ayakta bekleyen askerlerin hareketsiz beni beklemeleri ve izlemeleri belki de içlerinde sövmeleri biraz kanıma dokunuyor.

Bu onların görevi.

Sihrim olmadığından dolayı kendimi koruyamayacağımı düşünen annem 'ki bu doğru' bana bir sürü asker tahsis etmişti. Asla dışarıya çıkamamış biri olarak sarayın içinde beni kimden ve neyden kolladıklarını dahi bilmiyordum. Dışarı çıksam da halkım beni tanımazdı ki! Beni hiç görmediler.

Bunun yanı sıra kimse halkını koruyamayacak bir kraliçe istemezdi. Kraliçe Sara Harvey Vadisinin en iyi koruyucusuydu. Gelmiş geçmiş en güçlü Kraliçe oydu. Büyükbabam ben daha çok küçükken Toros savaşında hayatını kaybettikten sonra Tahta annem Sara geçmişti. Annemden sonra ise tahta geçebilecek tek kişi bendim. Güçleri bile olmayan, daha kendini bile korumaktan aciz olan Prenses Alin...

Söylentiye göre babam bir insanmış, annem asla babamdan söz etmezdi. Bir kez babamı sormaya kalktığımda büyük bir büyü gücüyle annem beni susturmayı başarmıştı. Büyükbabam da beni hiç sevmezmiş. Bir insan olduğum ve güçlerimin olmaması onun için bir utanç kaynağıymış. Büyükbabam hakkında pek bir şey hatırlamıyorum. Tek hatırladığım yanına dahi yaklaşmaya cesaret edemediğim korkumdu. Sadece ben mi? Halk bile büyükbabamdan çok korkarmış. Zalim Rik diye anılır hatta...

"Daha fazla ger." diyen komutana öfkeyle baktım. Bir insanı eğitiyor olmak onun için utanç kaynağı olmalı ama unutmasın ki ben bir Prensestim ve tüm emirlerim yerine getirilmek zorundaydı. Okun ucunu ona doğrulttuğumda "Prenses, kendinize gelin." diye söylendi. "Benimle olan konuşmalarına dikkat etmezsen eğer seni idam etmekten hiç çekinmem Komutan."

Önümde diz çöküp başını yere eğdi. "Özür dilerim Prenses, haddimi aşmak istemedim." diye kekeledi. "Ben sizi sadece daha iyi eğitmek için..."

"Kes! Bugünlük bu kadar yeter. Yoruldum." diyip yayla oku yere attım. Odama çekilip bitki çayı içmem gerekiyordu.

Askerleri yararak saraya doğru ilerledim. Kapı açıldığı an neredeyse Yüce Bilge'ye çarpıyordum.

"Prenses Alin! Dersiniz bitti mi?" onu başımla onayladım. "Müsaadenizle dinlenmek istiyorum Yüce Bilge." yanından geçip gitmeye hazırlanırken bana engel oldu.

"Üzgünüm Alin, Kraliçe sizi bekliyor." diyerek önümde hafif eğilerek eliyle yolu işaret etti. Derin bir iç çekerek mecburen Kraliyet salonuna doğru ilerledim. Taht salonuna girdiğimde odanın aydınlığı her zamanki gibi yine gözümü aldı. Bu salonu bu kadar beyaz yapmaya gerek var mıydı? diye düşünmeden kendimi alamadım. Annem tahtında oturmuş düşünceli bir şekilde bana bakıyordu. Sanki bir şey olmuştu ve o kararsız kalmıştı. Onu hiç bu kadar durgun görmemiştim. Genelde sinirli, kaşları çatık dururdu. Hatta o kadar çok çatık duruyordu ki artık iki kaşının ortasında derin çizikler oluşmuştu ve kaşlarını çatmasa bile çatık duruyordu. Ama şimdi o derin çizgiler bile gerginliğine ayak uydurmuştu ve görünmüyorlardı.

Önünde durup eğilerek selam verdim.

"Beni çağırmışsın anne."

Bana uzun bir süre baktı. Sanki hala karar aşamasındaymış gibi duruyordu.

"Benim güzel kızım, derslerini bu sıralar aksattığını duydum." dediğinde kesinlikle problemin bu olmadığını hissediyordum ama o konuya nasıl gireceğini bilemiyormuş gibi bana derslerimden bahsetmişti.

"Küçüklüğümden beri yaptığım şeyler, hocamdan bile daha iyi atış yapıyorum. Her gün aynı şeyleri yapmaktan çok sıkıldım. Dersler artık beni çok yoruyor." Annem ayağa kalktı ve taht merdivenlerinden yavaşça inerek önümde durdu. Bense bana söyleyeceklerini büyük bir sabır ve mimiksiz bir şekilde bekliyordum.

"Alin!" elleriyle omuzlarımı tuttu ve devam etti. "Ne olursa olsun, derslerini hiçbir şekilde aksatmanı istemiyorum. Bir prensese yaraşır şekilde hareket etmelisin. Ayrıca güçlerin olmadığı için bir çok fiziksel aktivitede iyi olmalısın. Beni anlıyorsun değil mi?"

Bir sorudan çok emirdi aslında söyledikleri. Her zamanki gibi sorgusuz sualsiz dedikleri dışına çıkmamı istemiyor. "Evet, majesteleri." ellerini omuzlarımdan aşağı kaydırarak çekti.

"Şimdi, asıl söylemem gereken şeye geçelim." işte geliyor.

"Artık on sekizine giriyorsun Alin, bu yüzden güzel bir balo gecesi düzenleyeceğiz. Aslında ben hala böyle bir şeye karşıyım ama Yüce Bilge artık büyüdüğün konusunda beni ikna etmeyi başardı. Tek bir gece dahi olsa kraliyetin kapılarını açacağız. Hiç hemen sevinme, sadece bir gece."

Kulaklarım doğru mu duyuyordu? Annem bu söylediklerinde gerçekten ciddiyse bir gece de olsa esaret bitiyor muydu? Mutluluğum yüzüme yansıyordu resmen, annem durdu ve bana baktı.

"Alin, sakın ama sakın sarayın dışına çıkmayacaksın. Halkımız baloya gelecek ve bir sonraki gün her şey eskisi gibi olacak. Bir gece, sadece bir gece o kadar."

Bir gece bile olsa hiç görmediğim onların da beni görmediği halkımı görecektim. Kraliyetin kapıları ben doğdum doğalı kapalıydı ve ilk defa on sekiz yaşım için geri açılacaktı. Artık tamamen tahtın varisi olacaktım. On sekizini doldurmayan kimse tahta geçemezdi. Tabi halk gücü olmayan Vadiyi koruyamayacak birinin asla başa geçmesini istemezdi. Ben bir ucubeydim. Bir insan kanı taşıyordum. Vadiyi yönetecek hakkım yoktu. O yüzden annem olmazsa eğer halk benim tahta çıkmamam için her şeyi yapardı.

Harvey Vadisini koruyabilecek ne güçlerim ne de halkın karşısına çıkabilecek cesaretim vardı. İnsan olduğum için beni küçük gören halkım beni hiç ama hiç sevmiyordu.

Saraydaki hizmetliler bile benimle dalga geçebilecek cesareti kendilerinde buluyorlardı. Ama tek bir kelimemle ölebileceklerinin de farkındaydılar bu yüzden sadece arkamdan konuşup dalga geçiyorlardı.

Taht odasının kapısı çaldı. İçeriye Komutan Zalton ve oğlu Gölge girdi.

Giydiği siyah zırh onu o kadar gösterişli ve bir o kadar da tehlikeli göstermişti ki gözlerimi ondan alamamıştım. Göz göze geldiğimizde bana olan o yumuşak gülümsemesini gösterdi. Gülünce o sert yüz ifadesi gidiyor, çocukken beraber güldüğümüz zamanlardaki minnak kahkahalarımız aklıma geliyordu. Şimdi ikimizde genç birey olmuştuk. O babasıyla birlikte kraliyetin ve benim güvenliğimden sorumluydu. Artık eskisi kadar vakit geçiremiyorduk. Saraydayken zaten güvendeydim bu yüzden babasıyla diğer işleri halletmek mecburiyetindeydi. Birbirimizi neredeyse hiç göremez olmuştuk. O sarayın dışına çıkabiliyordu ama ben buraya tıkılıp kalmıştım.

"Ah! Zalton gel lütfen." annem her zamanki güzelliği ve asaletiyle yine harika görünüyordu. Sarı saçlarının üstünde ışıl ışıl parıldayan kristal tacı ve kabarık elbisesiyle adeta göz alıyordu. Kılıç eğitimimi veren Komutan Zalton ise gösterişli aslan kürklü kıyafetiyle yanımızda durmuştu. Eli kılıcında eğilip selam verdiler. "Majesteleri."

"Zalton, biliyorsun ki üç gün sonra Prenses Alin'in on sekizinci yaş günü, bu yüzden büyük bir tören düzenleyeceğiz. Güvenlik ile ilgilen tüm önlemleri almanı istiyorum. Prensesin en iyi şekilde korunmasını sağla."

"Majesteleri, Kraliyet kapılarının açılmasını mı emrediyorsunuz?" Zalton ve Gölge birbirine baktılar. "Majesteleri, bu çok tehlikeli. Prenses-"

"Karar çoktan verildi. Hazırlıklara başlanıldı. Siz de güvenliği halledin. Gölge, sen kızımın yanından bir saniye dahi olsa ayrılmayacaksın."

Gölge dizinin üzerine çöktü, kılıcını vurdu ve başını eğdi. "Emredersiniz majesteleri." ayağa kalktı ve gözlerimin içine baktı. Ona gülümsedim, endişelenmesini istemiyordum.

Zalton bir adım öne gelip "Kraliçem bu doğru bir karar değil. Düşmanlarımız her yerde, bu Prenses için çok tehlikeli."

Annem kaşlarını çattı. "Sen benim kararlarımı nasıl sorgularsın!" diye bağırdı. Bazen büyükbabam kadar korkunç olabiliyordu. Komutan attığı adımı anında geri atarak başını eğdi. "Amacım size karşı gelmek değildi, ben Prenses için endişeleniyorum Majesteleri." dedi.

"Prenses'e hiçbir şey olmayacak bunda emin olabilirsiniz Majesteleri. Ben onu korurum." Gölge bana baktı.

Annem "Buna hiç şüphem yok Gölge." dedi. Annem Gölge'yi severdi. Küçüklüğümüz hep birlikte geçmişti bizim. Bahçede birbirimizi kovaladığımız zamanlar, koca sarayda saklambaç oynayıp benim Gölge'yi bulamayıp ağladığım anlar, sonrasında ben ağlayınca gelip gözyaşlarımı silişleri. Ben ona tam o zaman aşık oldum. Göz yaşlarımı silip bana sarıldığı an alıp gitmişti kalbimi. Şu koca sarayda vakit geçirdiğim, gülüp eğlendiğim, üzüldüğüm her an yanımdaydı. Belki ben onun için koruması gereken bir prenses, sahip çıkması gereken kardeşi olarak görüyordu. Ama kendimi bildim bileli o benim için bunlardan çok daha fazlasıydı.

Arkadaştan çok daha fazlasıydı benim için.

Annemin çevremde tek güvendiği kişi o olması benim için bir nimet gibiydi. Beni neden bu kadar koruduklarını hiç anlamıyordum. Ama tek varis olmam ve güçlerim olmadığı için kendimi koruyamayacağımı düşündükleri içindi. Büyü yapamıyordum ama fiziksel olarak çok iyiydim. Tabii bir büyücünün, cadının ve hatta 'Karanlık Orman' yaratıklarının karşısında kendimi nasıl savunabilirdim ki?

İşte bu yüzden korunuyordum. Harvey Vadisinin tek varisi bendim. İnsan da olsam varistim. Annemden sonra tahta geçecek kişi bendim. Bunu kimse değiştiremezdi.

Komutan Zalton kılıcını sıkmaktan elleri bembeyaz olmuştu. "Güvenliği en iyi şekilde sağlayacağım majesteleri, Prenses için en iyi önlemleri alacağım." dedikten sonra selam verip çıktı. Gölge gitmek istemezmiş gibi baktıktan sonra selam verip o da babasının peşinden gitti.

"Anne." dedim. Annemin bir umut bana belki bir şeyler söyler umuduyla. Ama sonra vazgeçtim. "Başka bir şey yoksa ben de odama çekileyim. Bugün oldukça yoruldum." dedim.

Bana döndü ve sıkıca sarıldı. Annemin o vanilya ve portakal karışımı kokusu burnuma öyle bir doldu ki çekebildiğim kadar kokusunu içime çektim. "Her şey senin iyiliğin için, bunu sakın unutma Alin. Tamam mı?"

"Biliyorum anne." dedim ve gülümsedim. "İzninle." diyip selam verdim ve odama dönmek için yavaş adımlarla ilerledim. Bu kadar korumacı olmak zorundalar mı? Ayrıca niye bana zarar vermek istesinler ki? Güçleri dahi olmayan bir prensestim. Peki ya benim bilmediğim başka ne vardı. Hayatım boyunca Sisli Vadinin düşman vadi olduğunu biliyordum. Daha çok karanlık güçlerle uğraşan tehlikeli yaratıklarla işbirliği yapan Sisli Vadi geçmişten bu güne kadar hep bizim düşmanımızdı. Toros Savaşında yenildikten sonra sesleri kesilmiş ve bir daha ortalıkta kimse görmemişti onları ama annemin dediğine göre içimizde hala onların tarafta olan birileri olduğunu biliyorum. İçimizde casuslar vardı. Vadide gezip dolaşan, içimizde yaşayan düşmanlarımız. Annem neyden bu kadar korkuyordu anlamış değildim. Tekrar bir savaş olabileceği için mi? Yoksa işin içinde başka bir şey mi vardı?

Kafamın içinde o kadar çok soru işareti dönüp duruyordu ki hiçbirinin cevabı olmadan bir yolda sürüklenip gidiyordum. Sanki bilmediğim bir karanlığın içinde öyle bir çukura düşmüştüm ki çevremde kimse yoktu elini tutup bu çukurda çıkabileceğim. Sahi benim yanımda kim vardı?

Odama girip yatağıma attım kendimi. Şu koca odada vakit hiç geçmiyordu. Gözlerimi kapatım hayaller kurmak istedim bir anda açılan kapıyla gözlerimi açtım ve yatakta doğruldum.

"Aliiiiiiin!" diyip odaya dalan Efi'yi görünce az da olsa yüzüm güldü. "Sana harika bir haberim vaaaar!" etrafında dönerken pembe elbisesinin etekleri havada uçuşuyordu. "Üç gün sonra sarayda balo düzenlenecek. İnanabiliyor musun? Yakışıklı beyefendi erkekler bol bol dans ve yiyecek. Mükemmel elbiseler...Sonunda hayallerimiz gerçek oluyor."

Kahkahalar atarken dönmeyi bıraktı ve sonra yana doğru sendeledi. Az daha düşecekti ama son anda kendini toparladı. Onun bu haline kahkaha attım. "Eee, sen sevinmedin mi bu habere?" diyip yanıma geldi. Yatağa oturacakken sanırım hala başı dönüyor olmalıydı ki, yatağın ucuna oturacakken yine düşme tehlikesi atlattı. Onun bu haline kahkahalarla güldüm. "Söylesene ne oldu? Niye sevinmedin?"

"Biliyordum çünkü." diye cevap verdim.

"Heyecanlı değil misin?" omuz silktim. Heyecanlı değildim, neden bilmiyorum ama heyecanlı değildim. Çünkü günün sonunda her şey eskisi gibi normal olacaktı. On sekizime giriyordum, halkım beni görecek ve tanıyacaktı. Ve artık tahta geçebilecek yaştaydım. Gücü dahi olmayan bir varis. "Sence biri beni dansa kaldırır mı Alin?"

"Neden kaldırmasın, senin gibi güzel bir hanımefendiyi beğenmeyecekler de kimi beğenecekler." dedim gülerek. Yüzündeki mutluluk belli oluyordu. "Bir içki mi içsek, bence bunu kutlamalıyız. Hera'ya söyleyeyim bizim için kaçırsın bir kaç tane. Güzel bir kızlar gecesi yapalım."

"Harika bir fikir."

Kapıya koşarak kapıda nöbet tutan askerlere "Bana Hera'yı çağırın." diye emir verdim. Sağda duran başıyla selam vererek harekete geçti. Beş dakika geçti geçmedi kapı çaldı. "Geeel."

Hera içeri girerek "Beni çağırmışsınız Majesteleri." dedi.

"Bize içecek bir şeyler ayarlar mısın Hera bu gece kızlar gecesi düzenliyoruz." dedim.

Efi ayağa kalktı ve "Bu gece kutlama yapıyoruuuuz. Kraliyet Kapıları sonunda açılıyor Hera, yıllar sonra bu sarayda bir balo veriliyor. O kadar heyecanlıyım ki Alin on sekizine giriyor ve artık bir kraliçe sayılıyor."

"Efi, bir saraya iki kraliçe çok fazla." dedim uyarıcı tonda, çok da etki etmemiş gibi görünüyor. Kumral saçlarını savurdu. "Benim kraliçem sensin." dedi.

"Annem bunu duymasın." dediğimde elini ağzına götürdü ve hayali fermuarını çekti. "Aman aman, kellem yerinde güzel."

Hera kıkırdadı. "Biliyorum Majesteleri, mutfakta deli gibi bir hazırlık süreci başladı. Herkes ayakta arı gibi çalışıyoruz." dediğinde "Hera sen niye mutfakta çalışıyorsun?" diye sordum.

"Yoğun bir çalışma olduğu için aşçı başı böyle emretti." dedi.

"Sen benim yanımdasın Hera, senin ilgilenmen gereken tek şey benim. Bundan böyle mutfak işleriyle ilgilenmeyeceksin."

Başını eğip "Emredersiniz prensesim." dedi. "Ben gidip içecek bir şeyler kaçırmaya bakayım. Biraz zor olacak ama deneyeceğim."

Efi heyecanlı bir sesle "Hadi hadi biraz acele edelim." ellerini çırpıp durdu. Bu kız nasıl bu kadar enerjik olabiliyor hiç anlamıyorum. "İçmek için sabırsızlanıyorum."

Çok geçmeden Hera içecekleri ve yanına biraz aperatif bir şeyler de getirdiğinde aşırı eğlenceli gecemize başlamıştık. Efi hiç durmadan sarayda kestiği yakışıklı çocuklardan bahsederken biz de onu hiç sıkılmadan dinlemiştik. Az da olsa kafamdaki o soru işaretlerini kendimden uzaklaştırabilmiştim. Deli gibi içtik, dans ettik, yatağımda zıplayıp yastık savaşı yaptık. En sonunda da yorgunluktan üçümüzde yatakta sızmıştık.

______

İşte o gün gelip çattı.

Kraliyet kapıları bu gün açılıyordu. İçimde inanılmaz bir his vardı, heyecan mıydı yoksa korku mu? Karar vermiyordum. İçtiğimiz günden sonra inanılmaz bir iştah eksikliği yaşadım ve doğru düzgün hiçbir şey yemediğim için midem çok kötü bir şekilde bulanıyordu.

Elbisemin korsesini sıkıca çekip bağlayan Hera ipleri geçirirken oldukça zorlandı. Nefes alamayacağım hale gelene kadar sıktı. Elimle karnımı tutarak "Daha fazla sıkarsan nefes alamamaktan ölücem." dedim.

"Özür dilerim Majesteleri." diyerek artık sıkmayı bıraktı. Olduğu gibi korseyi bağladıktan sonra elbisenin üstünü ve alt kısmını da dikkatli bir şekilde giymeme yardımcı oldu.

"Mutfakta sana iş veriyorlar mı?" diye sordum. Önüne gelen kıvırcık saçını üfleyerek itti ve başını kaldırdı. Bir yandan eteğimi düzeltirken bir yandan sorularımı cevaplıyordu. "Hayır, baş aşçı biraz söylendi ama sizin emriniz olduğu için bir şey söylemeye cesaret edemez."

"Peki benim hakkımda söylenen bir şey var mı?" diye sordum. Efi kenarda makyajımı yapmak için beklerken sorduğum soruyla bana gözlerini dikmeye başladı. Çünkü hakkımda dönen dedikoduları bildiğimi biliyordu. Küstah bir şekilde hizmetçilerin bile benim arkamdan dedikodu yapma cüretini kendilerinde bulabiliyorlardı. Buna kafayı oldukça taktığımı da Efi biliyordu.

"Sizin tahta geçmenizi istemiyorlar sadece başka bir şey yok."

"Sanki hemen tahta geçecek. Kraliçe daha hayattayken tahta nasıl geçsin ki? Hem Prenses Alin'den daha iyi kim yönetecek vadiyi?" dediğinde kalbime bir yara açıldı sanki, evet güçlerim olsaydı belki iyi yönetebilirdim. Ama güç yoksa ülke savunmasız kalırdı. Halk huzursuz olurdu. Benim tahta geçmemdense savaş çıkarmayı tercih ederlerdi.

"Buna hiç şüphe yok ama bir insan olduğu için halk tahta geçmesini istemiyor işte." dediğinde sonradan fark etmiş gibi dudaklarını birbirine bastırdı ve suçlulukla bana baktı. "Majesteleri özür dilerim ben öyle demek isteme-"

Sözünü kestim.

"Her şeyin fakındayım ben, arkamdan söyledikleri her şeyi biliyorum."

Efi hemen atladı. "O zaman ne diye cezalarını kesmiyorsun. Akıllanırlar belki de bir daha konuşmaya cüret edemezler." dedi. Bu durma benden çok sinirleniyormuş gibiydi.

"Küçüklüğümden beri buna maruz kalıyorum. Onlar konuşmaktan vazgeçmediler ama ben dinlerken alıştım. Artık o kadar da umursamıyorum." dedim.

Efi yüzüme bana acıyormuş gibi baktığında "Bana öyle bakma sakın!" diye onu uyardım.

Hera kıyafetimi hallettikten sonra makyaj masana oturdum ve kendimi Efi'nin becerikli ellerine bıraktım kendimi. Kıyafetlerim Hera'dan, makyaj ve saç da Efi'den sorulurdu. Kendimi Efi'ye emanet ettim ve gözlerimi kapattım. Bedenim çok yorgundu ve midem hala açlıktan bulanıyordu. Üstüne üstlük o kadar halsizdim ki sadece uyumak istiyordum. Makyajım da tamamlandıktan sonra Efi bana dönüp "Biz de hazırlanalım siz de vakit gelene kadar dinlenmiş olursunuz." dedi. İkisi de dışarı çıkarken arkalarından onlara bakıyordum.



Bu hayatta güvendiğim iki arkadaşım, onlar da benimle birlikte bu saraya hapistiler resmen. Oturduğum yerden kalkıp boy aynasının karşısına geçtim. Krem rengi, düşük omuzlu, oldukça kabarık ve eteklerinde ve üst kısmında çiçek detayları olan hoş ve gösterişli bir elbiseydi. Saçıma sihirle su dalgaları şeklini vermişti ve makyajımı da sade tutmuştu.

Güzeldim.

Sarı saçlarımı ve mavi gözlerimi annemden almıştım. Gökyüzü rengini alan gözlerim...

Ve o an gözlerimde bi değişiklik oldu. Bir anda maviden kırmızıya dönüşen gözlerimi görünce korkuyla iki adım geri gitti. Neler oluyor?

Boynumdaki kolye bir anda ateş gibi oldu. Sanki tenime kızgın bir demir değdirmiş gibi oldu. Kolyeyi tuttuğum gibi söküp attım boynumdan ve o an odadaki tüm mumlar alev aldı. Odanın bir ucuna giden kolyeye yüksek yüksek yanan mumlara şaşkın ve korku dolu gözlerle baktım. Odanın pencereleri aniden açıldı ve koca bir çığlık attım.

Neler oluyor böyle?

Odamın kapısı sert bir şekilde tıklandı. Gel bile diyemiyordum korkudan. Aklımı mı kaçırıyordum yoksa bir hayal mi görüyordum. Adeta dilim tutuldu. Aynaya yaklaşıp hala kırmızı olan gözlerime baktım.

Kapı tıklanmaya devam ediyordu. Perdeler uçuşuyor, rüzgarın titreştiği mumlar alaca alaca olup yanmaya devam ediyordu.

"ALİN!" Kapının ardında duyduğum sesle durdum. Aynı ses tekrar adımı söyledi.

Gölge.

Rüzgar esmeyi, perdeler uçuşmayı, mumlar yanmayı kesti. Aynaya baktığımda gözlerimin tekrardan mavi olduğunu gördüm. Kolye attığım yerde öylece duruyordu.

Bu neydi şimdi? Hayal mi gördüm? Şizofrene mi bağlıyordum?

"ALİN! Cevap ver." Kapının ardından Gölge'nin sesi oldukça endişeli geliyordu.

Elbisemin eteklerini tuttum ve kapıya ilerledim. Derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirdim. Kapıyı aralayarak kapıda bana endişeli gözlerle bakan üç adama sırayla baktım.

"Prenses, bir şey oldu sandık iyi misiniz? Bir çığlık duyduk."

Gölge'nin sorusunu gülümseyerek yanıtladım. "Sorun yok, böcek gördüm de ansızın çıkınca korktum."

Gölge sorgularcasına gözlerimin içine bakıyordu. Göz rengim yine mi değişti acaba?

Gözlerimi kaçırarak "Ben hazırlanıyorum." diyerek kapıyı yüzlerine kapattım. Kapıya yaslanarak derin bir nefes aldım. Köşede duran kolyeye baktım. Küçüklüğümden beri taktığım bir kolye neden böyle oldu? Neden ısı sağlayarak tenimi yaktı? Peki ya gözlerim? Kafayı sıyırıyor olabilir miyim?

İçimden bir ses bilmediğim çok büyük şeylerin saklandığını söylüyor bana ,tabi ne olduğunu nasıl çözecektim. Annemin benden sakladığı şeyler olduğunu hep hissetmiştim aslında ama hiçbir zaman bana açık ve dürüst olduğunu düşünmemiştim. Aynaya bakıp gözlerim hala kırmızı mı diye kontrol ettim. Maviydi.

Kendime çeki düzen verdim ve Gölge'nin içeri girmesi için ona seslendim. Kapıyı aralayarak müsait mi diye göz ucuyla kontrol etti. Sonrasında elimle içeri girmesini işaret ettim. Ona güvenebilirdim. Halimden şüphelenmiş olacak ki önce odayı kontrol etti. Yerde duran hiç çıkarmadığım kolyemi görünce bir bana bir kolyeye baktı. "Bir sorun var değil mi?" diye sordu. Kolyeyi işaret ederek "Alır mısın?" dedim.

Hiç tereddüt etmeden kolyeyi aldı ve bana getirdi. Rahatlıkla tutabildiğine göre sıcak değildi. Takması için saçlarımı kaldırdım ve arkamı döndüm.

"Alin, neler olduğunu söyleyecek misin artık yoksa ben muhafızları çağırayım mı?"

"Sakın!" diyerek kolunu tutup onu durdurdum. "Bana inanmicaksın ama Gözlerim..." dedim ve duraksadım.

"Gözlerine mi bir şey oldu?" gözlerime dikkatlice baktı.

"Evet oldu ama öyle sandığın gibi bir şey değil." dedim ve ona yaklaşarak alçak sesle konuştum. Kimsenin duymaması gerekiyordu. "Gözlerimin rengi değişti Gölge! Nasıl oldu bilmiyorum ama gözlerim bir anda kırmızı oldu ve kolyem tenimi öyle bir yaktı ki kızgın bir demir tenime değmiş gibiydi." dedim. Gölge kaşlarını çatmış beni öylece dinliyordu. "Majesteleri bu nasıl olabilir? Kırmızıya dönebilmesi için tek bir ihtimal olması gere-" sözü kesildi. Devam etmesini bekledim ama o bir köşeye daldı ve öylece şaşkın bir ifadeyle dondu. Cevap vermesi için ona dokundum. Kendine geldiğinde korkmuş bir edayla bana bakıyordu. "Gölge konuşsana ne oldu aklında ne var?" diye sordum.

"Bunun tek bir açıklaması var Alin..." söyleyip söylememekte tereddüt ediyordu.

"Söylesene!" diye ısrar ettim. Yutkundu. "Alin, gözlerinin kırmızı olabilmesinin tek bir açıklaması var bu da Sisli Vadi soyundan geliyor olmaktır." dedi. O da bu dediğine inanmak istemiyordu.

Güldüm.

"Bu imkansız beni güçlerim bile yok Gölge, nasıl Sisli Vadi soyuna sahip olabilirim?" dedim. Böyle bir şey imkansızdı, benim babam bir insandı ve güçlerim dahi olmadan koca bir ömür geçirmiştim. "Başka bir şey olmalı, belki bana biri bir büyü yaptı olamaz mı? Belki sarayda biri bana bir şey yaptı."

"Hiçbir büyü göz rengini kırmızı olmasını sağlamaz. Böyle bir büyü yok Majesteleri..."

Dondum kaldım. Hayatımda hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Ben şimdi gücü olmayan bir insan değil miyim?

"Alin, bana bak. Bana bak." gözlerimi zor da olsa Gölge'ye çevirdim. "Bak bunu kimseye söyleyemezsin. Büyük ihtimal burda bir şey dönüyor ve bu seni çok büyük bir tehlikeye sokar. Asla! Ama asla bunu kimseye söyleyemezsin." dedi. Omuzlarımı tuttu ve sanki güç vermek ister gibi omuzlarımı sıktı.

"Bana niye bir şey yapsınlar ki?" diye sordum.

Ellerini indirdi. Sakallarını eliyle ovuşturdu. Endişeliydi, o da mı korkmuştu?"

"Sisli Vadi bizim düşmanımız Alin, burada kimse Sisli vadiyi sevmez ve istemez. Hele senin bir sisli vadiden olduğunu bilirlerse o zaman ne seni koruyabiliriz ne de halkı, kaos çıkar Alin, işte bu yüzden bunu kimseye söyleyemeyiz. Beni anlıyorsun değil mi? Seni korumak benim görevim ve ben bunu layıkıyla yapamazsam o zaman kendimi asla affetmem Majesteleri."

Gözlerindeki endişe ve korkuyu öyle hissedebiliyordum ki bunun gerçekten beni düşündüğü için mi yoksa görevi olduğu için mi yapıyordu?

Duygularım karman çorman olmuştu ne hissedeceğimi dahi bilmiyordum. "Peki ya gözlerim herkesin içinde kırmızıya dönerse?" diye sordum. Durdu ve bir süre cevap vermeden bana baktı.

"İşte o zaman dönülmez bir yola girmiş oluruz. Tehlikeli bir yol."

O böyle gizemli gizemli can sıkıcı konuşmaya devam ederse aşırı gergin bir şekilde insan içine çıkacaktım. Benim gerginliğim bana yetiyordu zaten bir de onun bu konuşmaları beni iyice geriyordu.

Kendimi toparlamam gerekiyordu yoksa bu halimle daha da şüphe çekecektim.

"Nasıl yapacağım, eğer birden bir şey olursa nasıl kontrol edeceğim? Gölge ben hiçbir şey bilmiyorum."

"Ben yanındayım merak etme gözüm hep üzerinde olacak. Şimdi gidip güvenlik ne halde kontrol etmem gerek. Kızları yanına göndereceğim, yalnız kalmaman gerek." diyerek odadan çıktı.

Sakinleş, sakinleş, sakinleş.

Hiçbir şey yok sakin ol Alin.

Her şey yolundaymış gibi yapmaya alışıksın sen bunu da saklayabilirsin.

Peki ya bunca zaman güçlerim neden yoktu da şimdi tam da bu gün ortaya çıkma kararı aldı.

Herşey üst üste gelmeyio kadar çok seviyordu ki neden şimdi tam da doğum günümün olduğu gün...

Tabii ya!

Bugün doğum günüm. On sekizinci yaşıma girmiş olmam bir şeyleri tetiklemiş olmalı. Aynanın karşısına geçtim ve baştan aşağı kendimi izledim. Sonra Gölge'nin geri taktığı kolyeye gözüm takıldı. Belki de her şey bu kolyedendir.

Annem bizzat bu kolyeyi hiç çıkarmamam için beni onca yıl tembihlemişti. Ya güçlerimi engelleyen şey buysa?

Bir an kolyeyi çıkarmak istedim ama gerçekten de güçlerimi engelleyen şey bu kolyeyse eğer şimdi çıkarmanın ne yeri ne zamanıydı. Boynumda kalması benim için çok daha iyiydi.

Sisli Vadinin soyundan gelmek mi? Saçmalık.

Kesinlikle bu işin içinde başka bir şey olmalıydı. Ben insandım, belki de annemden bana geçen bir güç vardır.

Sonra gölgenin söylediği şey aklıma geldi. Sadece sisli vadi soyundan gelenlerin gözleri kırmızı olurdu. Bu doğruydu. Eğer böyle bir şey için bir büyü de yoksa geriye tek bir ihtimal vardı. Ben gerçekten de Sisli Vadi soyundan geliyor olabilirdim.

Annem benden ne gizliyor olabilirdi? Küçüklüğümden beri beni neyden ve kimden koruyordu. Sisli Vadiden mi? Halktan mı? Yoksa karanlık ormanın o korkunç yaratıklarından mı? Beni kimden koruyorsun anne?

Eğer benim büyü gücüm varsa bunu neden bu zamana kadar sakladın?

Aklımda o kadar çok soru vardı ki başım çatlayacaktı. Kapı tıklandı. "Gel." dedikten sonra Eftalya ve Hera içeri girdi. İkisi de çok güzel olmuştu. Yüzüme numaradan bir gülümseme takındım. Onlara bile söyleyememek canımı sıkmıştı. Nasıl tepki vereceklerini hiç bilmiyordum.

"İkiniz de çok güzel olmuşsunuz!"

Etraflarında dönerek kıkırdadılar. Efi "Senin kadar olmasa da idare eder gibiyiz."

"Efi, hiçbir kadın kendini küçük görmemelidir. Hepimiz çok güzeliz." dedim.

"Kutlama birazdan başlar. Kapılar açıldı, herkesin yüzünü görmelisiniz hepsi şaşkın ve hayranlıkla etrafa bakınıyor. Yıllar sonra Kraliyetin kapıları açılıyor." Hera ellerini çırpıp durdu. Konuşurken o da heyecanını gizleyemiyordu. Gerçi pek gizlemeye çalışmıyor gibiydi.

İçimde ki sıkıntı git gide daha da artıyordu. Sanki büyük bir karanlık göğsümü sıkıyordu. Kalbim sıkışıyordu.

Aynaya yaklaşıp karşımdaki yansımaya baktım, gözlerim hala normaldi. Göz rengimin değiştiğini nerden anlayacaktım? Nasıl kontrol edilir hiçbir fikrim yok.

"Biz çıkalım, senin giriş hazırlığını tamamlamamız lazım. Gelirken dikkatli ol." Efi yine beni uyarmadan duramadı. Ben dışında herkes tedirgindi. Benimse tek korkum bana bir şeyler olduğu ve daha kötüsü ortaya çıkarsa başıma neler geleceğiydi.

Onlar gittikten bir süre sonra bende çıktım. Müzik sesleri sarayda yankılanmaya başlamıştı. Sesler ve kahkahalar yükseliyordu. Herkes mutlu görünüyor. Koridordan dönerken aniden duvara çarpmışım gibi bir cüsseye çarptım. Düşmemek için çabalarken bir el kolumdan tuttu. Göz göze geldiğim adam muhafızlardan biri değildi. Saraydan biri de değildi. Bu katta kesinlikle olmaması gereken biri...

Kolumu çekerek "Burada ne işiniz var sizin?" diye sordum.

"Üzgünüm hanımefendi iyi misiniz?" diye sordu. Ah! Ses tonu... Kendine gel!

"Ben iyiyim. Burada ne aradığınızı sorabilir miyim?" Sorumu cevaplarken keskin yüz hatlarını kıvrımlı dudaklarını özenle şekillendirilmiş kumral saçlarını inceledim. Gözleri sert ve derin bakıyordu.

"Ben salonu arıyordum, yolumu kaybettim." dedi. Yalan söylüyor.

"Salonu diğerlerini takip etseydiniz bulurdunuz. Ayrıca üst katlara çıkmak yasak bunu bilmemeniz imkansız." dedim.

"AH! Doğru beni yakaladınız." dedi başını eğerek. Bir adım uzaklaştım. Yakışıklı olabilirdi ama bu tehlikeli olmayacağı anlamına gelmiyor. "Aslında biraz sıkıştım, bunu sizin gibi güzel bir hanımefendiye söylemeye çekindim doğrusu."

Beni salak mı sanıyor? Tek kaşımı kaldırdım ve güldüm. "Pekala, lavabolar alt katta sağ koridorun sonunda. Üst katlarda değil." dedim.

"Teşekkür ederim, peki sizin burada olmanız doğru mu?" diye sordu.

Beni tanımıyor. 'Tabi ki tanımıyor, seni kimse tanımıyor Alin!'

"Ben zaten bu saraydanım, benim burada olmam sorun değil."

"Oh, demek saray hizmetlisisin, şanslısın." Hizmetli mi? Dalga mı geçiyor! Oradan bakınca hizmetliye mi benziyordum!

"Evet." dedim. Prenses olduğumu söylemeyecektim, nasıl olsa birazdan öğrenecekti. Vücudundaki kasların giydiği kıyafetten bile belli oluyordu. Simsiyah kıyafeti ve gümüş zincir detaylarıyla oldukça asil ve dikkat çekiciydi. Büyük ihtimal kasabanın asilzadelerindendi.

"İzninizle ben geri döneyim. Tanıştığımıza memnun oldum Hanımefendi." diyerek önümde hafif eğildi ve selamladı. Pek de korkulacak gibi bir şey yok.

Onun ardından Gölge yanında muhafızlarla yanıma geldi. "Prenses, gidelim." dedi. O ve diğer muhafızlarla birlikte salona doğru ilerledik. İlk defa halkın arasına karışacaktım ve bu beni inanılmaz geriyordu. Beni sevmeyen ardımdan konuşan halkım beni ilk defa görecekti. Hakkımda bir sürü şey söylenip uydurulduğunu biliyordum. Hatta bazıları çok çirkin olduğumu da söylüyordu. Annem gibi güzel bir kadın nasıl çirkin birini doğurabilirdi ki? Doğaya aykırı.

Gölge "Heyecanlı mısın?" diye sordu. Ona bakıp "Hem de nasıl" diye yanıt verdim. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu adeta, durmak bilmeyen kalbim bir anda kapıların ardına kadar açıldığı esnada atışı daha da hızlandı yüzüme vuran bembeyaz ışıklar yüzünden kör olmuştum resmen. O esnada 'PRENSES ALİN!' diye beni davet eden baş muhafızın sesi benim bile kulaklarımda çınladı. Kraliyet aileleri bir salona giriş yaptığında her zaman kapıda duran muhafız isimlerini söyleyerek giriş yapan kraliyet ferdini selamlamalarını sağlardı ve ben ilk defa bu şekilde takdim ediliyordum. Kendi ismimi ben bile duyunca bir garip oldum. Adım kulağa ne kadar da güzel gelmişti.

Küçük Alin her zaman bu anı beklemişti. Bu anın hayalini kuruştu hep ve hiçbir zaman gerçek olmayacağına kendini inandırmıştı.

Şimdiyse meraklı gözlerin üstümde olduğu anda içeri yavaş adımlarla ilerledim. Muhafızlar da dahil herkes önümde eğilirken meraklı bakışlarla beni görmeye çalışıyorlardı. O kadar güzel bir duyguydu ki heyecandan düşüp bayılabilirdim. Anneme baktım. Gözleri bir bana bir de kalabalığa bakıyordu. Peki ya yüzündeki bu inanılmaz telaş nedendi?

Kalabalığın arasında yarı eğilik yarı değil gibi duran adama dikkatimi çekti. Bir tek o bana bakmıyordu. Benim yerime gözleri kalabalığı tarıyordu, sanki birini arıyordu ya da birilerini.

Tam karşımda duran tahtta annem otururken ona doğru ilerledim. İkiye ayrılmış insanların arasından geçip annemin yanında benim için konumlandırılmış minik tahtın önünde durdum ve halka doru döndüm ve onlara baktım. Halk doğrularak artık meraklı bakışlarını bana direk dikmişlerdi.

O adam başını bana doğru çevirdiğinde gözleriyle gözlerim çakıştı. Dudakları şaşkınlık nidasıyla aralanırken kaşları da kalkmıştı. Hafifçe gülümsedim.

Bir hizmetli değil prenses olduğumu şimdi öğrenmişti işte...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.