Oyunun altı bacak olduğu açıklanıp sırayla oynanacak beş oyun anlatıldığında Gi-Hun büyük bir dikkatle dinliyor, meraklı bakışları, 10 metrede bir oynanacak oyunların her birinde sırayla geziyordu.
"Takıma bir kadın alarak iyi ettik." Sanki kendi fikriymiş gibi ortalığa düşen oyuncu 390'ın kendinden emin duruşu ve heyecanına kayıtsız kaldım. Onun ne yaptığı, ne düşündüğü ve hatta ne planladığı bile umrumda değildi. Tek arzum Gi-Hun'a da zararlı enerjisini veremeyecek kadar uzakta, kendi halinde ölüp gitmesiydi. Oyuncu 390 hemen gruptaki tek kıza, oyuncu 222'ye döndü. "Beş taş bilirsin."
Ama oyuncu 222, beklenenin çok zıttı bir cevap vererek başını iki yana, herkesin hayallerini suya düşürmenin pişmanlığıyla salladı.
"Kızlar artık beş taş oynamıyor mu?" Oyuncu 390'sa bir anda, kendinden emin bir şekilde ortaya attığı bu teorisinin çürütülmesine karşılık mutsuz ve daha çok şoke olmuş göründü.
"Bir kez bile oynamadım ki."
Onun hemen yanındaki oyuncu 388 eğilerek görüş açımıza girdi. "Ee... B-ben... beş taş oynamasını.. biliyorum." İtiraf etmesi zor, en karanlık sırrını veriyor gibi göründü. Sesi tir tir titriyor, konuşmasında hep boşluklar yer alıyordu.
Oyuncu 390'sa sanki bu bariz işaretleri göremiyor gibi üstüne gitmeye devam etti. "Öyle mi, neden peki?"
"Şey... Çocukluğum dört ablamla geçti. O yüzden ara sıra onlarla bu oyunu oynardım."
Sanki az önce yargılayan o değilmiş gibi "Aferin." Dedi ve elini oyuncu 388'in omzuna attı. Bu adamın her bir şeyi bana nasıl olup da batabiliyordu? Hayatımda sinir bozucu çok insan görmüştüm ama bu herif hepsinin de üstünde bir yerdeydi. "Bir piyadenin elinden her şey gelir."
Gi-Hun eğilip konuya dahil oldu. "Peki sizin en iyi bildiğiniz oyun hangisi?"
Oyuncu 222'nin sesiyle hepimiz ona döndük. "Benimki ddakji." Herkesin şaşkın bakışlarını üzerine topladığı için çabucak devam etti. "Şey... Metro istasyonundaki adamı birkaç kez yendim hatta."
"Tamam o zaman. Oyuncu 222 ddakji sende. Taş atmaca da bende." Gözlerinde beliren ışıltı hemencecik Gi-Hun'u buldu. Sanki kendini, sonunda kanıtlayabildiği babasına karşı gururlanmak istiyor gibiydi. "Hatırlarsın, amatör beyzbol takımında atıcıydım. Atıştan anlarım." Çok da umrumuzdaydı...
Gi-Hun başını aşağı yukarı sallarken "o halde geriye Jegi ve topaç kalıyor." derken odağı bana çoktan dönmüştü bile. Her şeyi en net saflığıyla ortaya koyan gözlerinde, yetenekli olmamı isteyen o parıltıyı rahatlıkla seçebilmemin sebeplerinden birisi de bu masumiyetiydi. "Siz hangisinde iyisiniz?"
"Fark etmez. Hangi oyunu verirsen oynarım, Gi-Hun."
Boşluğuma gelen, onun da gözlerinin karanlıklaşmasından rahatça kaçacak delik aramaya başladığım isminin dudaklarımdan süzülüşüne kafa yoracak çok zamanım olmasa da bu kısıtlı sürede ona adıyla seslenmenin ne kadar hoş olduğunu hissettim.
Gi-Hun'a Gi-Hun diyebilmek, o kadar özgürlük tanıması, beni o kadar yakınında kabul etme olasılığı hoşuma gitmişti.
Bu anlamsız parlak hoşlanma duygusunu bir kenara ittiğimizde karanlık gerçek, yüzüme sertçe çarptı. "Adımı nereden..."
O daha tamamlamadan hemen açıklamaya koyuldum. "Aaa... şey..." Başımı oyuncu 390'a çevirdim, bir yandan da işaret ediyordum. Bu ahmağın işe yarayacağı bir yer olmalıydı, değil mi? " Arkadaşın öyle sesleniyordu. Ben de adının o olduğunu düşündüm. Sakıncası var mı?"
Eğer tanrı hala görevinin başındaysa net bir şekilde içimden geçenin bu alana ne kadar ihtiyaç duyduğumla ilgili saçma bir arzu olduğunu da iyi biliyor olmalıydı. Gi-Hun'un isminin dudaklarımdan tek bir seferlik değil, binlerce kez daha dökülmesini en içten şekilde arzulamamda planımın, işimin ya da başka herhangi bir şeyin etkisi yoktu. Sadece içimde bir yerlerde bir şey, onun ismini zikretmeye ant içmişti.
"Hayır hayır..." Gözlerindeki karanlık bulutlar çekilip yerini tekrar güneşin parlak ışıklarına bırakırken dudakları yukarı seyretmiş, çok daha masumane bir duyguyu getirmişti bünyesine. "Sorun yok."
"Peki Gi-Hun..." Gece rüyalarımı süsleyebilecek olan ismi, ciğerlerimin altına altına baskı yapan o isim, bir kez daha dudaklarımdaydı şimdi. Gözlerim onun dudaklarına kayarken bunu fark etmemesini umdum.
In-Ho
Dudaklarımızın sadece isimlerde bile olsa birleştiği saçma bir anda buldum kendimi. İçimde olduğunu savunduğum bu şey bir parazitti belli ki. Önce içimde anlam veremediğim bir yerde konumlanmış, şimdiyse beynimden gözlerime kadar ele geçirmişti beni. "Sen... hangi oyunda iyisin?" Sanki uzun bir sevişmenin sonuna gelmişim gibi zorlukla çıkarmıştım bu soruyu. Sormayı çok önceden planladığım bu sorunun ortaya çıkmak yerine beni hapsettiği gerçeklikte garip bir şekilde mutlu hissettiğim ufak bir an olmuştu.
Adını bile zar zor hatırladığım mutluluğu içimde, en net haliyle hissetmek garipti.
"Galiba..." Az önce aklımdan, ruhumdan geçenler onu da etkilemiş gibi takılmadan konuşamamıştı. Yorgun düşmüş, gözlerini kaçırmıştı. Aramızda kurduğumuz bu bağın pamuk ipliğinden katmanlar haline geldiğini savunmak mümkündü belki de. "Jegiyi daha iyi oynarım."
"Hm..." Bakışları yine bakışlarıma geldi. Birkaç saniyelik ayrılıkta birbirini özleyen bir çift gözün tekrar buluşmasının içimdeki paraziti ne denli etkileyeceğinin bilincinde olsam da komuta benden çıkalı çok olmuştu. Onun, karanlık dünyamı aydınlatan parlak irisleriyle buluşmam da bu yüzden çok uzun sürmemişti. "Ben de topacı oynayayım o zaman."
Umduğu şeye erişmiş, arkadaşlarıyla girdiği iddiayı kazanmış gibi sevinmişti. Onun yerine Jegi'yi seçsem ne denli yıkılacağını bir kez daha görebilmiştim. Onaylanmaya, fikirlerinin duyulmasına ihtiyacı olan büyüyememiş bir çocuktu o. "Tamam." dedi hevesle. Onun mutluluğundan yararlanan gözlerim uzun uzun izledi. İçindeki eksiği doldurmak için kaçmaktan sonuna kadar çekindi fakat ilk defa Gi-Hun, ismini dudaklarımdan döktüğünden beri ilk defa daha az mesafeli davranıyordu bana.
Sanki içimdeki arzuyu görmüş ve karşılık vermek istiyormuş gibiydi.
"Hadi, ortaya..." Oyuncu 390 her şeyi bok etmeden önce çözümlememe de ramak kalmıştı. "Bir diyince fighting diye bağıracağız, tamam mı?" Gi-Hun'un eli, gözlerimizin başlattığı anı temasa dökmek üzere elimin üzerinde konumlandığında ne kadar soğuk olduklarını fark ettim. Buz kesmişlerdi, titriyor bile sayılabilirlerdi. "1...2..3.."
"Fighting!"
Tekrar yerimize geçerken ilk takımın ortaya çıkmasıyla tekrar Gi-Hun'a döndüm. "Sen iyi misin, Gi-Hun?"
İsmini duyar duymaz dönmüş, yavru bir köpek gibi heyecanlanan bedenini saklamayı bile becerememişti. Başını aşağı yukarı sallamış, hafifçe gülümsemişti. "Evet, iyiyim. Neden sordun?"
"Ellerin çok soğuktu." Ona dürüstlükle yaklaştım. Meraklı gözlerine bakan donuk bakışlarımın çatladığını hissettiğim nadir anlardan birisindeydim. "ve sanki titriyorlardı da. Şeker kalıbı yüzünden hala kötü hissedip hissetmediğini merak ettim. Eğer sorun oysa-" Sözümü kesen bu sefer de o olmuştu.
"Aaa.. Hayır hayır..." Ellerini ovuşturmuş, bağımlısı kıldığı bakışlarını kaçırmaya başlamıştı. "Nedenini bilmiyorum. Seninle konuşurken üşüdüğümü hissetmiştim, sanırım o zaman oldu."
"Sana ceketimi vermemi ister misin? Çoktan üşüttüysen hiç iyi olmazdı. Ateşin çıkmış olmasın?"
"Hayır hayır, ben iyiyim."
Elimi omzuna koyup yaklaştım ona. "Dur da kontrol edelim." Ne sağlığı ne de başka bir şey umrumdaydı. Az önce ellerimiz çekildiğinde yaşadığım boşluğu tekrar doldurmak, tenimdeki eksiği onunla kapatmak istedim. Avcumun içi tamamen alnını kavradığında yumuşak saçlarına değen parmak uçlarım bayram ediyordu. Gözlerine tekrar baktığımda yumuşamış bakışlarının biraz da huzurla kaplandığını hissetmiş gibiydim. Gözleri kısılmış olsa da gözlerimden ayrılmıyor, aynı bağlılığı hissediyor gibi görünüyordu.
Elimi çekerken düşünceli bir ifade takındım "İyi görünüyorsun ama yine de dikkatli ol. Hala sana ceketimi verebilirim."
"Geçenki oyunlarda tanıştığım birisi vardı." Yüzü karanlıklaşsa bile gerçeği söylemekten çekindi. "Ben de senin gibi ona ceketimi vermiştim. Sonrasında bana ceketsiz olup güçsüz göründüğüm için öyle olduğumu düşünmemeleri için kendi ceketini vermişti." Duygulanan bakışları önüne eğildi, birçok açıdan bu ana dönmek onu hırpalamıştı. "Ceketin bu yüzden sende kalmalı, güçsüz olduğunu düşünmemeliler."
"Üzerimde hiçbir şey olmasa bile senin yanında her daim güçlü olurum, Gi-Hun."