*Seong Gi Hun*
Yemeğimi kenara koyarken bir kez daha baktım bu yabancı adamın yüzüne. 1 numaralı oyuncunun bu sefer genç, en azından benim yaşlarımda birine denk gelmesine karşı rahat hissediyordum. Oh Il-Nam, oyunları kendisi gibiler için yaptığını söylerken muhtemelen zenginlik dışında yaş ortalamalarından da bahsediyor olmalıydı. Zaten böylesi genç birinin o kadar parası olması için bu oyunlara birkaç kez girip hepsinden sağ çıkmış olması gerekiyordu. Bu sefer oyunları bilen tek kişi bendim ve geçen oyun için intikamımı almaya ant içmiştim.
Bu sefer amaçlarına ulaşamayacaklardı.
"Yemeğini yemiyor musun?" Tam yemek vaktinde geldiği için yemek yiyip yemediğim, yiyorsam bile bölün kişi olup olmadığına -bir yabancı olduğu için- hakim değildi ama bana kalırsa, kurt gibi aç da olsan, bu yemeği 5 dakika gibi kısa bir sürede bitirmenin imkanı olmadığını bilebilecek birisine benziyordu.
"Henüz aç değilim." Diye doğruladım onu. Ona dönmüş, yüzümde güneş kadar parlak ve sıcak olduğunu düşündüğümü bir tebessümle konuşmaya başlamıştım. Onun yanında içimden geldiği gibi olmakta sorun görmesem de hala tam anlamıyla güveniyor da sayılmazdım. Sadece rahattım. Neden olduğunu bilmediğim bir şekilde rahat ve huzurlu. "Geldiğinizden beri siz de yemediniz. Sizi huzursuz mu ettim?"
"Ah, hayır. Bu kadar ölümü gördükten sonra iştahım o kadar da açık olamazdı zaten." Bana güvendiğini söylediği için mi yoksa insanı ikna eden bir yüz tipi olduğu için mi, bilinmez, onun yanında kalp ritmimin normale bindiğini hissediyordum. Ne ellerim tir tir titriyor, ne de aşırı heyecandan nefeslerim ciğerlerim için yetersiz kalıyordu. Beni her anlamda stabilde tutabiliyordu. Ufak bir bakışı, yumuşak sesi bile tüm bunları doğrulamak için yeterliydi.
"Siz de sonrasında kesinlikle yemelisiniz."
"Aç ayı oynamaz, değil mi?" Şakayla karışık uyarısını dikkate alacağımı belirtmek için başımı sallayıp gülümsemekle yetindim.
Bir gecenin sonunda hepimizi sıraya dizip öldürmeleri gibi bir gerçekle karşı karşıya değilmişim gibi hissettirdi, onun bu mesafeli de olsa yakınlık kurmaya çabalayan şakası. Sanki rastgele bir kafede tanıştığım rastgele bir adamdı o da. Tek yaptığı ortama ayak uydurmak ve ölmemek için elinden geleni yapmak olan basit bir adamdı. Onun amacında benimki gibi büyük bir şey yatmıyor olsa da buraya neden düştüğünü merak etmeme sebep oluyordu. Jeong-Bae kendisine yakın, aynı kaderi paylaştığı birisini bulmuştu ama benim kaderim, belki de kimseyle çakışamayacak kadar uzakta bir köşede, hüsranla dolu bir şekilde ileriyordu.
Yalnızlık, bir kez daha, tokat misali çarpıverdi yüzüme.
Birbirine giren üç genci gördüğümde Jeong-Bae'nin yanındaki, eskiden bir Deniz Piyadesi olan arkadaşının hemen arkasından ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Daha ilk oyunlar yeni bitmesine rağmen şimdiden birbirlerine mi gireceklerdi?
Gençlerden biri, ötekini sıkıca tutarken mor saçlı olan öteki genç de yumruklarını pervasızca savuruyor, karşısına verebildiği kadar acı vermeye yeminli gibi bir an olsun durmuyordu. Nihayet son yumruğuyla kendisini tutan gencin kollarından sıyrılıp yere devrilen genci bu sefer de tekmelerken "Senin yüzünden ne kadar para kaybettim, haberin var mı!?" diye bağırıyordu.
Oyuncu 388, imrendiğini belli edecek derin bir iç çekti. "Ah, genç olmak varmış. Hala kavga edecek enerjiyi bulabiliyorlar."
"Fena yaralanacak." Jeong-Bae de ellerini beline koymuş, yeni tanıştığı oyuncu 388 gibi dikkatle izliyordu. "Biri onları ayırsa iyi olurdu." Umut dolu gözleri yeni arkadaşına dönmüş olsa da onun pek de umrunda değil gibiydi.
"Öyle görünüyor." Bir süre daha kavgayı izlemeye devam ettiğinde kendisine dik dik bakan Jeong-Bae'nin bakışlarından rahatsız olarak ona döndü, nihayet durumu anlamış gibiydi. "Ben mi gidiyim?"
O sırada ayaklanan 1 numaralı oyuncuya baktım. İkisinin arasından geçip kavgaya doğru ilerlerken kendisinden oldukça emin görünüyordu. "Beyler!" diye seslendi. "Ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Yemek vakti kavga olmaz. Hem burada büyükler var. Kendinize gelin." Sanki kavga eden o üç gencin babasıymış gibi hem uyarıcı hem de hatırlatıcı bir tonda konuşurken onun da bir ailesi olup olmadığını merak ettim. Böyle uyardığı küçük çocukları var mıydı mesela? Hayatı, buraya düşecek kadar kötü bir haldeyse belki onları hiç göremiyor bile olabilirdi. "Böyle ikiye karşı bir... Utanmıyor musunuz?"
"Bu bok çukurunda senden akıl alacak değilim, moruk." Mor saçlı olan, yaramaz bir çocuk edasıyla karşı çıktı ona. "Boş konuşup sinirimi bozma. Akıl vereceksen kendi çocuğuna akıl ver."
Oyuncu 1, bir süreliğine durumu idrak etmek ya da hemen tepki vermeden önce kendisini sakinleştirmek için birkaç saniye için durdu. Konuştuğundaysa dudaklarından sadece tehditvari hissettiren şu sözler döküldü: "Ne dedin sen?
Ama mor saçlı gencin bundan herhangi bir ders çıkarmaya niyeti yok gibi görünüyordu. İnatla tekrarladı sözlerini. "Bu nasihatleri, diyorum, çocuğuna ver."
Oyuncu 1, karşısındaki gencin boyun arterini tuttuğunda gencin yapacağı hiçbir şey kalmamış, ensesinden taşınan bir yavru kedi gibi -ama besbelli daha acı verici şekilde- kalakalmıştı. Kendisini tutan adamın koluna sarılsa da gücü kendisini kurtarmaya yetmiyordu.
İmdadına, az önce dövdüğü genci tutan arkadaşı yetişirken diz kapağının biraz altına attığı tekmeyle onu da saniyeler içinde etkisiz bırakmış, sonrasında da göğsünde vurduğu tekmeyle bitirici hamlesini yapmıştı. Nihayetinde elinde tuttuğu genci de bırakıp kavgalarını ayırmak için kavgaya başvurmuştu fakat bu mor saçlı gencin geri çekilmeye niyeti yoktu. Toparlanır toparlanmaz tekrar oyuncu 1'e yöneldiğinde o daha bir şey yapamadan oyuncu 1, karnına sert bir yumruk geçirdi.
Mor saçlı genç, elini izin istemek için uzatırken zorlukla "1 saniye.." diye mırıldandı ama olan olmuştu. Oyuncu 1, tuttuğu eli sertçe çevirip etrafa kütürtü dolu seslerin yayılmasına izin verdi. Genç adam yere düşerken bile döndürdüğü elini sıkı sıkı tutmaya devam ediyor, kaçmasından endişe ettiği bir suçlu gibi davranıyordu ona. Karnına geçirdiği birkaç tekmenin ardından ellerinden kayıp birkaç metre öteye sürüklenmesine sebep oldu.
Oyuncu 1, yere serdiği adamın boynuna yapışıp tehdirkar bir havayla yumruğunu gösterirken zar zor nefes alan gencin "Özür dilerim." nidası duyuldu. "Lütfen..." Sanki birkaç saniye daha sıkarsa onu öldürebilir gibi geliyordu sesi. Gerçekten kendi elleriyle birisini öldürüp öldüremeyeceğini merak ettim.. "Lütfen yapma... Lütfen yapma.."
Oyuncu 1, nihayet onu serbest bıraktığında etrafta bir alkış tufanı koptu. En başta, yaşanan olayların hızı ve hayatta kalma içgüdüsünün devreye girmesi sebebiyle bu alkışları anlamlandıramayan adam en sonunda nezaket oldu bir baş eğişle tüm bu övgüyü kibar bir dille kabul etmişti. Hala solukları düzene girmemiş, ne yapması gerektiğine karar verememişti.
Tüm bu kavgaya rağmen saçları bile dağılmamış, yalnızca nefesleri dengesizleşmişti.
Ayağa kalkmış onu izlerken Jeong-Bae ve arkadaşı oyuncu 388'in aralarındaki sohbete kulak misafiri olmamak elde değildi. "Adama bak sen..."
"O da piyade mi?"
Bu sorunun üzerine ikisi de piyade olduklarının en çarpıcı unsuru olan dövmelerini örtmeyi tercih etti. Ne övünen ne de övülmeyi seven birisi olduğunu o an anladım Oyuncu 1'in. Kendi halindeydi ve her şeyi kendisi halledebilecek birisiydi.
O halde oyunlarda işi neydi?
Gözlerimiz, tüm bu alkışlar arasında birbirine değerken utangaç, belki de aldığı övgülere karşı kötü hisseden bu adamın hisleriyle çakışan hislerim, ona olan duygularımın güvene evrilmesine izin vermeme sebep oldu. Bu oyunları şimdi oynamak istiyor olmasının sebebi bensem, oyundan çıkması için de sebep ben olmalıydım. Onun, benim izimden gitmek için neye güvendiğini bilmiyordum ama benim onun peşinden gitmek için tek sebebim, ona karşı hissettiğim, yıllardır yanmayan güven alevime kıvılcım çakacak kadar güçlü ve cesur olmasıydı.
Buradan sonra yatağına ilerlemiş, eski konumlarımıza dönmemizi sağlamıştı.
Bu sessiz ayrılığın burukluğunu çığlık misali duyabiliyor, acısını en derinlerimde hissediyordum. Beş dakika daha... yanımda sadece beş dakika daha durmasına ihtiyacım vardı.