Adım seslerimin kalbimle beraber gümlediğini, sanki nefes alış verişlerimin tüm dünya tarafından duyulabildiğini hisseder gibiydim. Maskeyi elimde taşıdığım müddet boyunca bana dönmeyen üçgen maskeli askerlerin silahları ellerinde, yine de tetikte olmalarının prosedör gereği olduğunu bilsem de zihnimden geçenleri öğrenebilirlermiş, bir şekilde işitebilirlermiş gibi onlardan çekinmeden de edemiyordum.
Düştüğüm bu acınası hali, bir sene önceki kendime gösterselerdi eğer; güzel köşesinden elinde viski bardağıyla kalkar, karşıma kadar sakin sakşn gelir ve maskesini çıkarıp bir güzel yüzüme tükürürdü herhalde.
Şatafatlı, diğer kapılardan ayrı olmasına rağmen girişinin bir hayli karmaşık bir yoldan bulunması sebebiyle bir çok kare maskeli asker tarafından bile zar zor bulunan bu lobi tarzı bekleme salonuna, adımlarımın ezbere gelmesi de buranın başında olmam için başlı başına yeterli bir sebep gibi görülebilirdi. Ben dışında kim burayı eliyle koymuş gibi rahat bulabilirdi ki?
Bu aptalca fikrimi onlara empoze edebileceğimi sanmak daha acınası, daha çaresiz bir durumda olduğumu bas bas bağırıyordu.
Kapı kolunu çevirmeden önce sol elimde tuttuğum maskeme kabaca tekrar baktım. Yüzüme geçirmem gerektiğini, hiç değilse son ana kadar kurallara uymam gerektiğini biliyordum. Yüzümü kapatan sert maskenin ardında kalan yüz ifademin, sesimi değiştirmemesi için derin bir nefes alarak girdim içeri.
Karşımda oturmuş, kendi aralarında sohbet etmekle fazlasıyla meşgul olmalarına rağmen beni görür görmez bu ufak ama zevkli dedikodularına bir son vermeyi göze almış milyarderlere tek tek bakarken başımı hafifçe eğdim. "Öncelikle hepinize hoş geldiniz, demek istiyorum. Sizin için hazırladığımız oyunlarda eğlenmenizi temenni etmek istesem de bu sene için durumları değiştirmek zorunda kalacağımı en kırgın duygularımla ifade edeceğim."
"Laf kalabalığı yapıp durma da ne diyeceksen de artık!" Altın, mücevherlerle kaplı maskelerin ardındaki yüzü hiç bilmesem de takındıkları yüzden çok daha soluk, çok daha acımasız olduklarına emindim. Ses tonlarından, sözcükleri kullanma biriminden rahatlıkla anlaşılıyordu bu.
Normalinden daha gergin oldukları bu şekilde bile anlaşılabiliyor olsa da umursamadım. Gri üniformamın kapüşonunu geriye iterek maskemi indirdiğimde her birinin bana bakan, maskenin ardından adeta önüme fırlayacakmış gibi bakan gözlerinde şaşkınlığı sezmek zor olmuyordu. "İsmim Hwang In-Ho. Bugün sizleri buraya istifa etme isteğimi dile getirmek için çağırdım."
"Hwang In-Ho." Bacağını ötekinin üzerine atmış, fazlasıyla zayıf ve uzun görünen adama döndü gözlerim. "İstifa edeceksin, öyle mi? Bir yönetici olarak protokolden haberinin olduğunu varsayıyoruz."
Başımla onayladım. "Hangi zamanı uygun görürseniz..." yutkunmakta zorlanıyor gibiydim. Boğazıma oturmuş yumruyu indirmek için değil yutkunmak, okyanusu geçirsem bile fayda etmeyeceğini hissediyordum. Göğsüm sıkışıyor, karnıma kramplar giriyordu. Basit bir korku değildi bu, içimde buruk bir acının hala yeşermeyi bekleyen umuduma sarılmış dikenli kolları da vardı.
Silahımı çıkarıp ortalarındaki cam, daire şeklindeki sephe boyutundaki orta masaya bıraktım. Etrafındaki kristaller ışığı yansıtıyor, tam ortasında bulunan ölüm aracını çok daha korkunç bir şekilde servis ediyordu. Birkaç adım çekilirken arkamı dönmemeye özen gösterdim. "Söylediklerimin ne anlama geldiğinin farkındayım, bu yüzden düşünmenize gerek yok."
Maskeler birbirine döndü, hepsi birbirine sorgular gibi jestler sergilerken etrafımda kısa bir an için göz attım. Son ve refahla geçirdiğim senelerimin geçtiği dört duvarları son kez görmek istememde bir sakınca olduğunu düşünmüyordum. Onlar da bu tavırlarımı bu şekilde yorumlardı emindim ki.
"Sonunda ölmek olsa bile uğruna gözün kapalı koştuğun bu şey nedir?" En köşede, solda oturan adamın meraklı sorusunun ardında yatan sebep aslında tam anlamıyla benim için bir endişe değildi. Onun merak ettiği şey, bana sunulmuş bunca güzelliği elimin tersiyle itecek ve hatta ölümümü göz önüne alacağım cezbedici şeyin ne olduğuydu.
Ölmek... bu kavrama hiç bu denli yaklaşmadığımı o an hissedebiliyordum. Oyunlardayken, tüm bu şeyleri saklamak için köşe bucak kaçarken bile içime bu denli işlememişti. Her daim cesetlerin, ateşlenen silahların ve parçalanan ruhların arasında dönüp dolaşmama rağmen ölmek kavramına, şimdi olduğumdan daha yakında bulunmamıştım. "Paylaşmamayı tercih ederim." Diyiverdim. Bunun, hepimiz adına yeterli olmasını umdum.
"Bunu bilmeye hakkımızın olmadığını mı düşünüyorsun?" Aralarında en şişman olanı atıldığında yanındaki, omzuna elini koymak suretiyle durdurmuştu onu, tam zıttı bir şekilde zayıf ve uzun olan adam. Bu zenginlerin içinde olaylara müdahale etmek konusunda diğerlerine göre daha atılganlardı.
"Bizi ilgilendiren bir kısım yok. Kararını vermiş. Yakın zamanda isteğini yerine getirmemiz, bu durum için en uygunu olacaktır."
"Yaptığı saçmalıktan başka bir şey değil! Öldüğünde gideceği yerde, şimdiki yaşadığından daha huzurlu olacağını falan mı sanıyor?" Elindeki viski bardağını bana doğru fırlattığında başımı yalnızca biraz sola kaydırmam, kaçmam için yeterli olmuştu. Basit insanlardı. Oyunları kazanmış birini alt edebileceklerini sanacak kadar basit. Hem de kendileri, kimin kazacağı konusunda tam olarak doğru tahminde bile bulunamıyorken bu tür girişimleri sadece komik geliyordu. "Bir kez elini kana buladı! Neyle yıkarsa yıkasın çıkaramayacağı kadar çok kana hem de!"
Birkaç kişi daha bu sinirli adamı sakinleştirmek için ayaklandıysa da zayıf olanın hala bana dik dik bakmasına karşı dişlerimi sıktım. Her ne diyecekse şimdi dese ve beni rahat bıraksaydı keşke ama hayır.. bana gözleriyle işkence edecek, İtiraf etmem için sessiz baskısını sürdürecekti.
"Yerine birini bulmakta zorlanacağınızı sanmıyorum ama o zamana kadar kalman gerektiğini unutmamanı hatırlatmakta fayda var."
Başımla onayladım onları. Kendi aralarındaki, şşmdi dhaa da hararetlenmiş sohbette benim hakkımdaki iyi ve kötü düşünceleri, sanki ben burada değilmişim gibi birbirlerine anlatırlarken sessizce iç geçirdim. En azından arkamdan konuşmak için gitmemi bile beklememeleri sayesinde ölümümün ne denli az acı verici olacağını az çok kestirebiliyordum. Beynimin en derinlerine giren bir kurşun ve sonsuz bir döngünün içinde kaybolan ruhumun bedenimi terk edişi üzerine kurgulanmış bu ana kendimi ne kadar alıştırırsam o denli az acı çekeceğimi düşünecek kadar çaresiz haldeydim.
Başımı eğdim, bu selamlamamın bile dikkat çekmediği ortada olsa da yapmam gerekenleri yapmaktan geri durmuyordum. Arkamı dönmeden kapıyı açtım, geri geri çıkarken üç üçgen maskeli askerle beraber kenarda bekleyen o adama baktım. Gözlerindeki duygusuz, donuk bakışlar içimi ürpertiyordu. Nasıl olabilirdi... nasıl bu kadar içine gömebilirdi her şeyi? Nasıl o gömdüğü yerden bir kum tanesi büyüklüğünde bile ışık seçemezdim? "Nasıldı?" Dedi, dudaklarına yerleştirdiği sigaradan derin bir nefes çekerken. Çok rahattı. İstediği şeyin ne ifade ettiğini anlatmama rağmen çok ama çok sakindi.
Bana sunduğu duygu aşk değil nefretti, iliklerime kadar hissertirmeye yeminli gibiydi.
"Olması gerektiği gibiydi." Başka nasıl olmasnı bekleyebilirdi ki zaten? Askerlere uzaklaşmalarını elimle işaret ederken onun bana bakmaktan kaçınan bakışlarına karşılık derin bir iç daha geçirdim. "Bunu isteyen benmişim gibi davranman ne kadar doğru? Üzülmesi gereken benim!"
"Neden üzülüyorsun ki? İstesen reddedebilirdin." Başını bana çevirmiş, maskenin ardındaki gözlerime dik dik bakmaya başlamıştı. Kırmızı üniformalar içinde havalı göründüğüne şüphe olmasa da bu şekilde sonsuza kadar gidemeyeceğimiz de bir gerçekti. "Sana silah doğrultmadım, rica ettim. Ayrıca..." sigarasını tuttuğu eli, tüm yüzüm etrafında gezinirken beni tütsüsüyle kutsuyormuş gibi görünüyordu. "Şu aptal maskeyi de çıkar. Berbat göründüğün halini görmek için can atıyorum."
"Bana silah doğrultmaktan farkın yoktu bu arada." Maskemi açmak için kapüşonumu geriye atmıştım. Arkasında kilitlenmiş olan maskemi çözdüm ve usulca indirdim. "Hoşuna gidiyor mu peki?"
"Hem de çok. Öleceğin anı da bu netlikle görmeyi çok isterim." Sigarasını dudaklarına yerleştirip baştan aşağı, uzun uzun süzdü beni. Aramızdaki sessizlik, ona bakan yalvarıcı bakışlarımla karıştığında çok daha kahrolmuş görünmesini beklerken o sadece donuk gözleriyle yüzümü inceliyordu.
Sigarasını, parmaklarını gevşeterek özgürlüğüne bıraktıktan sonra ağır siyah botları altına sertçe aldı. Bana doğru attığı bu adımla kalbimin boğazımda attığını hissettim. "In-Ho..." diye fısıldadı. Göğsü dik, dudakları parlak, gözleri ise hala öfke doluydu. "'Madem bana bu kadar aşıksın, tek aşkın olmak istiyorum.' Dedim sadece."
"Ne anlama geldiğini sorduğumda da ne dediğini söylesene. Korkuyor musun?" Ona hala meydan okumaya ne türden bir cesaretin beni ittiğini anlamasam da son anlarımda hala onunla atışmak istediğimi hissedebiliyordum.
"Senden mi korkacağım?" Alayla omzunu attı, başını çevirirken ellerini cebine sokuşturdu. Bir sigara daha için parmaklarının hırsla küçücük alanda tepindiğini görebiliyordum. En az benim kadar gergindi ama o aptal vicdanını susturabilmesi için benim gibi saf bir aşığı aleve atması gerektiğini düşünecek kadar da salaktı. "'O aptal işinden istifa et ve oyunlarda kazandığım parayla dünyayı gezelim, demek.' Demiştim."
"Cesedimle mi gezeceksin?" Kalp atışım hızlanmıştı. Sanki hayatımda alıp alabileceğim en korkunç cevabı alabilirmişim gibi davranan vücudumu dizginlemekte zorlanıyordum. Konu Gi-Hun olduğunda her şeyde zorlanıyordum zaten. Kalbimi ele geçirdiği yetmiyormuş gibi şimdi de beyin fonskiyonlarımı tek tek kapatıyıor, beni kuklası haline getiriyordu.
"İstifa eden cesedin olursa..." sigarasını yaktı, aramızdaki tek adımlık mesafeyi de boşalttıktan sonra ciğerlerine biriken lirli dumanı yüzüme üfledi. "Evet."