Gi-Hun, uzun bir zaman sonra ilk defa sakindi. Gözlerindeki o hırs sönmüş, yerini ılık bir yaz esintisinin sakinliği almıştı. O fırtınalı akşamlara, ayaz dolu kışlara veda edilmişti ruhunda. Artık bahara hazırlanıyordu, çiçekler ve meyvelerle dolu yaz akşamlarına hazırlanıyordu.
Aslında bu durum, ben onun ellerini çözdüğümden beri de öyle sürüp gidiyordu.
Özgürlüğüne düşkün olduğunu, tutsaklığın onu arkadaşlarından çok daha fazla hırpaladığını o an anlamıştım. Bedenindeki hasar umrunda değildi, ruhuna yapılan tahribata karşı koyma şekliyse hırçıncaydı.
Nihayet renk gelmiş dudaklarına baktım. İçtiği onca bardak suyun bedenini şişirdiğini gözlemleyebiliyor, iştahlı yemek yiyişini gizlice seyrediyordum. Yanında olduğumu anladığı taktirde tüm bunlara mola veriyor, her ne kadar acı çekse de benimle bu mutlu anlarını paylaşmaktan geri duruyordu.
Oyunların akışını takip etmeyi bırakmıştı. Dae-Ho çoktan ölmüştü. Jun-Hee, isyandan hemen sonraki oyunda batırmıştı. 333 numaralı oyuncunun intiharı, Gi-Hun'a geçmişi anımsatırken yaşlı kadının ölümü de annesini hatırlatmış olmalıydı. Sona kalan oyuncular arasında tanıdıklarımız yoktu ama bana kalırsa Gi-Hun için bile artık bunların bir önemi kalmamıştı.
"Vurduğun polis senin hakkında öter sanıyordum." Sundubusunu zevkle yerken başını çevirmişti. Sanki yüzünü saklaması gereken oymuş gibi davranırken gülümsemeden edemiyordum. Büyüyememiş bir çocuktu o, hepsi buydu. "Ama öten o değil, sen oldun."
"Öyle mi?" Alaya aldım onu. Söylediklerinin mantıklı bir yanı yoktu. Kardeşimin beni ele vermediğini, Gi-Hun'un beni ilk gördüğü anda verdiği tepkiden anlamıştım. Abisi hakkında her şeyi söyleyecek ama yüzünün neye benzediğini göstermeyecek miydi? Saçmalıktı. Gi-Hun'a kıyasla Jun-Ho, oyunun kurallarını çok daha iyi anlamış birisiydi. Yüzümü ele verdiğinde öleceğimi bildiğinden Gi-Hun'a bile anlatmamıştı. Onun için hala siyah maskeli bir önderden ibarettim.
"Öyle." Elindekileri bir kenara bırakıp bana döndüğünde yüzünde gerici bir ciddiyetle karşılamıştı beni. "Bana maskenin ardındaki yüzü hiç görmediğini söyledi ama sen gördüğü için onu vurduğunu itiraf ettin."
"Ve?" Bir şeyleri anlayabilmesi korkusu tekrar doldurdu içimi. Ne diyeceğimi, ne yapmam gerektiğini tam kestiremiyordum..
"Ve'si... ikinizden birisi yalan söylüyor ama hanginiz olduğunu anlamıyorum."
"Hangimizin yalan söylemesini tercih ederdin?"
"Sen benim psikoloğum değilsin. Böyle sorular sormayı kes." Yemek kabını kenara itip kollarını, sandalyeye bağlı göğsünde kavuşturduktan sonra gözlerini kapattı. "Yine de yalan söyleyenin sen olduğunu düşünüyorum."
"Neden? Bu zamana kadar sana hiç yalan söylemedim."
"Şimdiye kadar söylememiş olman -ki bu bile sadece bir teori- gelecekte de söylemeyeceğin anlamına gelmez."
Başımı geriye attım, artık konunun daha ciddi bir hal aldığı o kısımdaydık. Çocuksu neşesi tamamen sönüp gitmişti. Yerini eskisinden daha sert ve ciddi olan Gi-Hun alırken bu dönüşümü izlemenin acısını çekiyordum. Yaş aldıkça gelen olgunluktan ziyade acı çektikçe gelen olgunluk, kimde görürsem göreyim acıma duygusu yaratıyordu içimde. O kadar olgun olmayı o istememişti, onu ben zorlamıştım. Bu düşünce bile vicdanımın daha sert sızlamasına sebep oluyordu.
Oyunlar ve diğer her şey konusunda çekeceğim tek vicdan azabı da bu olabilirdi.
"Kardeşini arayan bir polis bana neden yalan söylesin..." düşünceli düşünceli döndü ekrana. Oy verenleri izliyor, berabere kalma durumları karşısında ne tür kavgalar sergilediklerine dikkat kesiliyordu. Burada herhangi bir zamanı belirtecek ne saat, ne ışık ne de ses vardı. Öylece oturuyor ve karşımızda açık duran koğuşun durumuna göre günleri değerlendiriyorduk.
Zamanın içine sıkışıp kalmak böyle bir şeydi anlaşılan. Benim için normal olsa da Gi-Hun için dengesini şaşırtan bir durum olduğu aşikardı. "İşbirliği içindeyseniz doğal olurdu tabi." Cevapsız bırakma sırası bana geçmişti. Ne düşüneceği, ne yapacağı ya da aklında nelerin geçebileceğini umursamadım. Jun-Ho'ya, yaşanılabilecek yeni bir hayat vermeme rağmen peşimi bırakmamış, beni bulmasına ve iyi olduğumu görmesine rağmen içini rahatlatmamıştı. "Yüzünü gören ama ölmeyen birisi... Yong-Il de senin yüzünü gördü mü?"
Sorusunu yine havada bıraktım. Dudaklarım örtük, gözlerim üzerine dikilmiş haldeydi. Ona söylemek istediğim tonla şey varsa da hepsinin üstünü kapatmaya ant içmiş gibiydim. Aslında yalnızca gerçeğe kendisinin ulaşmasını arzu ediyordum. Bir süre daha bekledikten sonra benden ümidini tamamen kesecekken araladım dudaklarımı. "Yong-Il'le aranızdaki ilişki arkadaşlıktan fazlasıydı, değil mi? Onunla baş başa kaldığınız zamanlarda hangi cehenneme saklandığınızı kameralardan görmek imkansızdı. Sanki her şeyin yerini, tıpkı senin gibi biliyor gibiydi, ne dersin?"
"Ne demeye çalışıyorsun?"
"O güvendiğin ve yasını tuttuğun Yong-Il diyorum, güvenilir biri değilse ne yapacaktın? O da askerlerden biriyse ne yapacaktın?"
"Değildi."
"Sana yalan söyleyen ilk kişi değildi. Onunla yaşadıklarını nasıl açıklayacaksın?"
"Maskenin arkasından cesurca laflar etmeyi bilen korkak herifin tekisin sen." Tükürürcesine, iğrenircesine konuşmuştu yine. Derin bir nefes almama ve sessizce vermeye çalışmama sebep olacak kadar bunaltıcı bir havası vardı. "Yong-Il artık öldü. Sizin tarafınızdaysa da oyunlarda oynamış masum bir insansa da fark etmez."
Sessizliğimize geri döndüm. Geçenki hırçınlığı yüzünden bu üçüncü şahsı aramıza davet eden sürekli Gi-Hun olmuş olsa da şimdi roller tamamen değişmişti. Yemek yediğinden beri kendisine gelmiş Gi-Hun artık daha canlı, daha lafbaz birisi olmuştu. Bense sanki bu anı bekliyor gibi yalnızca onu dinliyor ve düşüncelerimi söylemekten kaçınacağım şekilde cevaplar veriyordum. Onun huzura ermesini beklediğim sesine dikkat kesiliyordum.
Güzeldi. Şimdilik.
"Ondan hoşlanıyordun, değil mi?"
Gi-Hun en başta ses etmedi. Foyası ortaya çıkmış bir manipülatör gibi kahkaha da atmadı. Başından atmaya çalışır bir havası ya da umursamaz yüz ifadesi de yoktu. Yine donuklaşmıştı. Konu Yong-Il olduğunda fazla dokunaklı bir romantiğe dönüşüyordu. "Eşine onu aldattığına dair mektup mu göndereceksin de soruyorsun?"
"Korkarım ki bunu zaten yapamayacağım."
Gi-Hun'un dikkatini tekrar çekmeyi başarmıştım. Gözlerinde ürpertici derecede büyük bir korku vardı. Sanki Yong-Il'in ailesi dostuydu da birazdan duyacağı dokunaklı haber onu yerle bir edecek gibiydi. Yine de "neden?" Diye sormaktan çekinmedi.
"Hamile karısı öleli iki gün oluyor, Gi-Hun. Bunu yaşarken duymasındansa öldükten sonra buluşmaları, onlar açısından daha iyi olmuş olmalı."
Çabucak "Anladım." Dedi. Artık susmamı, bu konuyu uzatmamı istemediğini anladım bundan. Sessizliğimize, birbirimize sunduğumuz çirkin işkenceye devam etmek üzereyken ayaklandım tekrar. Meraklı gözleri üzerimde durmuş, dudakları aralansa da ses etmemişti.
"Yong-Il yaşasa ve karısı ölmüş olsa hala aynı sakinlikte kalabilecek miydin? O isyanı çıkarmamış olsaydın ve gitseydiniz, karısının öldüğünü öğrendikten sonra ne yapacaktın?"
"Bunu hiç düşünmedim."
"Düşünüp düşünmediğini sormadım, ne yapıp ne yapmayacağını sordum."
Gi-Hun iç geçirdi, ona aptalca gelen bu sohbetten soyutlanmak istiyor gibi görünüyordu. "Bilmiyorum. Sanırım ona destek olmak isterdim. Belki de hiç görüşmezdik."
"Hiç görüşmeyeceğiniz gerçeğine sıkı sıkı bağlandığın için ölümüne de bu kadar üzülmüyorsun anlaşılan."
"Yong-Il diyip duruyorsun ama benim asıl arkadaşım Jung-Bae'ydi!" Sert ve içten bir öfkeyle yükselmiş sesine karşı sakin kalmak benim için imkansızdı. Özellikle dilinden düşürmediği o isim beni daha da delirtiyordu. "Onu gözlerimin önünde öldürdün! Onu değil, beni öldürmeliydin! Onun hala hayata karşı bir şansı vardı ama-"
"Seni neden öldürmedim, biliyor musun, Gi-Hun?" Meraklı bakışları, ses tonunun da düşmesine sebep olurken gözleri irileşti. Cevap, ilk defa bu denli yakınındaydı. "Seninle oynamak... eğlenceliydi de ondan."