"Ben yönetim alanına bakacağım." Nefes nefese, az önce adeta taradığı askerlerin katili o olmamış gibi hala aynı amaca hizmet edebilmesine şaşırıyordum. Bana kalırsa oyunlarda ölenlerden çok daha fazla askerin canını kendi elleriyle almıştı.
"Bulabilir misin?" Yakınlığı, hemen dibimdeki duruşuna dikkatle baktım. "Ben de geleyim mi?"
"Jung-Bae'yle giderim." Başıyla işaret ettiği arkadaşına kaçamak bir bakış attım. Hayal kurduğumdan değildi ama içimde bir şeyler suya düştüyse bunun da hayallerim olmasından başka bir açıklama bulamazdım. "Siz burada kalıp bize zaman kazandırın."
Arkamdaki sesler, çatışmalar, kimin ölüp kimin yaşadığı önemsizleşti. En başından beri de bir önemi olmamıştı ama şu anda, her zamankinden daha değersiz bir hal almıştı her şey. Kendime ihanet ettiğimi, en başından beri izlediğim bu yolun mantıklı olmadığı sertçe çarpmıştı yüzüme. Gi-Hun'un sözlerini sessizce, yalnızca başımı sallamak suretiyle onayladığımda arkadaşına seslendi. "Jung-Bae, gidelim!" Rehin aldığı, sonrasında da ölümüne sebep olduğu askerin maskesini kapıp koşarken Jung-Bae de hemen arkasındaydı.
"Beni bekle!"
Dae-Ho tamamen çıldırmış gibiydi. Korkudan tir tir titriyor, hedef bile almadan şarjörleri bitirmeye ant içmişçesine rastgele atışlarda bulunuyordu. Çok geçmeden telsizden Gi-Hun'un sesi işitildi. "Yönetim alanına giriş yaptık. Daha ileri gitmeye çalışacağız." Sona yaklaşmak böyle hissettiriyordu demek. Oh Il-Nam, misket oyunundan sonra geldiğinde yüzü o kadar asıktı ki bir süre hastalığının tetiklendiğini, oyunların onu çok fena sarstığını düşünmüştüm. Şimdiyse onun bu somurtma sebebini anlayabiliyordum: Gi-Hun'la oynamak, oyunların içinde olduğu onca zamandan sonra ayrılmasının gerekmesi ona adil gelmemiş olmalıydı. Neticede benim de şu an hissettiğim şeyin tam tanımı buydu.
"Böyle bir yere varamayacağız." Oyuncu 47'nin feryadına karşılık verebilmek için nişan almayı bırakmış, dikkatimi ona vermiştim. "Biz de hemen üst kata çıkalım."
"Plan yapmadan gidemeyiz. Hemen etrafımızı sararlar. Onlar kontrol odasını bulana kadar biraz daha bekleyelim."
Askerlerin yavaş yavaş bizim olduğumuz tarafa gelmeleri, ölüyor olsalar bile etrafımızı kuşattıklarının göstergesi gibiydi adeta. Zaman kalmamıştı, neredeyse bitmişti. Oyuncu 120, kendi şarjörünü değiştirirken seslendi. "Arkadaşlar, şarjörlerinizi kontrol edin."
Hemen hemen herkesinkinin yarıdan az kaldığını işitmiştim. Daha yakınımda olan Dae-Ho, titreyerek bitmiş şarjörünü havaya kaldırdı. "Benim hiç kalmadı."
"Benim de çok kalmadı." Telsizden gelen sesi kontrol etmek için cebimden çıkardım.
"Yong-Il, Dae-Ho! Duyuyor musunuz?" Jung-Bae'nin kulak tırmalayıcı sesi.. Ona karşı az da olsa kesilen düşmanlığım bir yanardağ misali patlayarak tüm bedenimi sarmıştı artık.
"Evet, söyle!"
"Kontrol odasına çok yaklaştık. Acilen desteğe ve şarjöre ihtiyacımız var."
"Bizim de şarjörümüz azaldı."
"Koğuşlardaki askerlerin ceplerinde fazladan şarjör olmalı. Gidip onları alın." Gi-Hun besbelli askerlerin üstlerine daha detaylı bakacak zamanı bulabilmişti. Bu da kontrol odasına ne denli yakın olduklarının bir başka göstergesi olabilirdi. İki taraf için de sona çok yaklaşılmıştı.
"Anlaşıldı." Sağımda kalan diğer oyunculara döndüm. "Duydunuz mu? Yukarıya destek gerekiyor. 3 kişi gideriz, diğerleri de burayı korur. Şarjörleri alınca tekrar toplanırız. Benimle gelmek isteyenler?"
Oyuncu 47 hemen atladı. "Ben gelirim." Üzücü bir intihar girişimiydi resmen, içten içe aptallığına üzülüyordum. Onun hemen yanındaki de katılmıştı bize. "Ben de gelirim."
"Gidelim!"
Zaten ezbere bildiğim yoldan dümdüz giderken yönetim katına açılan kapıya sıkıştırılmış silah çarptı gözüme. En ince ayrıntısına kadar her şey düşünülmüştü anlaşılan. 3 Yıldır tek derdinin bu oyunlar olmasından da anlaşılabiliyordu zaten bu. Bir dedektif gibi ipuçlarını takip etmeye başladım. Askerden aldığı maske de birkaç metre ileride, yerde ve vurulmuş haldeydi.
Birkaç basamaktan ibaret olan merdivenleri tırmanıp öldürülmüş diğer askerlerin yanından geçtim. Gördüğüm bu cesetlerin hepsi artık birer iş gibi görünüyorlardı bana. Toparlamam gereken bir dağınıklıktı hepsi. Ben takip eden diğer oyuncuya işaret verip ilerlemeye devam ettim. Her yerin temiz olduğundan emin olduktan sonraysa onları önüme almış, tepedeki kameraya dikkat kesilmiştim.
İçten içe fena halde bileniyordum.
Silah seslerinin geldiği yere doğru döndüğümüzde nihayet onları da bulmuştuk. "Gi-Hun! Kontrol odasını buldunuz mu?"
"Galiba ileride ama buradan gitmenin yolu yok. Başka bir taraftan gidebilir miyiz, bakar mısın?" Bir de bununla vakit kaybedemezdim.
"Gelirken buranın planlarına baktım. Arkada bir yol olduğundan eminim. Siz o şerefsizleri burada oyalamaya devam edin. Biz de arkadan saldıralım."
"Tamam." Tam gitmek üzere hareketlenmiştim ki eli, bir anda omzumu buldu. "Dur, bekle!" Şaşırmıştım, kim şaşırmazdı ki? Bir adan tekrar ilgi odağını ben yapmıştı. Aklımdan geçenleri anlamış da durdurmak için son kozunu oynuyormuş gibiydi. Cebinden çıkardığı şarjörü bana uzattı. "Al. Bunu yanına al. İhtiyacın olacak." Şarjörün tamamen dolu olduğunu görebiliyordum.
O anda içimden neler geçtiğini anlatmak pek kolay değildi. Beni düşünmesine mi sevinseydim yoksa sadece aptal oluşuna mı yakınsaydım, bilmiyordum. İçimden geçen tek şey vermemesini haykırmaktı. bunu bana verdiğinde ne kadar savunmasız bir halde geleceğini ona uzun uzun anlatmaktı tek isteğim. Keşke geri çekseydi, diyordum. Vazgeçse ve tekrar o lanet cebine o şarjörü soksaydı. "Emin misin?"
Başını kendinden emin bir şekilde aşağı yukarı salladı. "Dae-Ho bize şarjör getirecek."
İhanet... Hiç bu kadar yakınımda hissettirmemişti kendisini. Ona ihanet etme duygusunun ağırlığı hiç bu kadar yakınımda belirmemişti bu zamana kadar. sanki şimdi kulağıma fısıldayan bu vicdan, bu azap, geri dönmek için bana yol açıyor gibi hissediyordum.
Eğer ona ihanet edersem, aynı zamanda kendime ihanet etmiş olurdum.
Ama eğer oyunlara ihanet edersem, aynı zamanda müşterilerime ihanet etmiş olurdum. Gönüllerini kazanmak için kırk takla attığım, Oh Il-Nam'ın bıraktığı servetinin koruyuculuğuna leke sürer, 10 yıllık özverime ihanet etmiş olurdum.
Müşterilerim, canımı riske attığım bu oyunların işleyişi benim için çok değerliydi.
Peki ama ondan daha mı değerliydi?
Silahı doğrulttuğum, sevdiğim adamın gözlerindeki öfke ve kine kıyasla benim aklımı çepeçevre saran düşüncelerdi bunlar. Gözlerimde bir yakınma, bir acı ifadesi olduğuna kalıbımı basabilecekken o, sadece öfke duyuyordu bana karşı. Tetiği çekmeden önce silahın hazırladığımda ölüme kendisini ne denli hazırladığını gördüm.
Sana ihanet edemezdim, Gi-Hun.
Ama oyunlara da edemezdim.
"Bak işte... Kahramanlık oyunun sonuçlarını izle şimdi." Stabil kalmaya çalışan sesimle baktım ona. Güvenini yerle bir ettiğim, bir daha asla o kadar güzel inşa edemeyeceğim ilişkimizin yıkılışına, fal taşı gibi açılmış gözlerimle baktım.
Tetiği çektim, öldürdüğüm şeyin ilişkimizin temel taşlarından birisi olduğunu bilerek.
Jung-Bae'nin bedeni yere yığılırken daha fazla bakmadım ikisine de. Arkamı dönüp oradan uzaklaştım. Gi-Hun'un acı dolu haykırışlarını umursamamak için bir set çektim üstüne. Maskeyi taktığım, kimliğimi gizlemeye başladığım andan itibaren omuzlarıma yüklenen sorumlulukların ağrılığını hissedebiliyordum. Odama geçmeden önce yanıma gelen, benimle odama kadar yürümeye karar kılmış gibi görünen siyah kare maskeli adama göz attım.
"Direnişi kontrol altına aldık." Dedi, pişkin pişkin. Az önce yaşadıklarımın ağrılığını atmak için ona bağırıp çağırabilir, tonla şey sayabilirdim fakat medeni bir insan gibi davranıp başımla onaylamakla yetindim. Diğer kırmızı üniformalı askerlere gitmelerini işaret ederken siyah üniformalı adama döndüm tekrar.
"Kontrol altına mı aldınız? Başarılı olduğunuzu mu düşünüyorsun?" Odamın kapısını açar açmaz girdiğimde o da peşimden gelmeye devam ediyordu. Masama geçip oturana kadar onunla tek kelime daha etmemiş, onun da etmeye pek niyeti varmış gibi görünmemişti.
Karman çormandım ve şimdi düşünmem gerekenlerin sayısı artmıştı. Kendimi böylesi bir ana neden hazırlamadığımı merak ettim. Kendimi neden bu kadar kaptırmıştım? Olacakları daha önce yaşamamışım gibi şimdi neden umursuyordum?
"Direnişte olduğunuzu gördüğümüz için müdahele etmekten çekindik."
Arkama yaslandım, bacağımı ötekinin üzerine atarken başımı hafifçe yana eğdim. Ona bakan bu küstah bakışlarımın altında ezilip ezilmeyeceğini merak ettim. "Maskeni çıkar."
Kapüşonunu geriye itip maskesini indirdiğinde kaygılı yüzüyle karşı karşıya kaldım. Gerçekten de benim için endişe etmiş olabilecek olsa bile kafamda oturmayan noktalar olduğunu görmezden gelemiyordum. "Yaşayan oyuncularla devam edelim. Tekrar oylama yapılmasının zamanı geldi."
"Peki oyuncu 456? Onu ne yapalım?" Sorusuna nasıl bir karşılık vermem gerektiğini bilmiyordum. Bir süre sessizlik içinde boşluğa takılı kaldım. Onu öldürecek kadar güçlü olamamak benim hatamdı.
"Onu..." İç geçirdim. Oyunlara sokmamızın imkanı yoktu ama öylece de öldürmelerini emredemiyordum bir türlü. Kare maskeli adamın bana hafif sorgulayıcı bakışlarına karşılık soğuk bir tonda devam ettim. "Onu bağlayıp tecrit odasına kapatın. İcabına sonra bakacağım."
"Anlaşıldı, efendim." Sol elinde tuttuğu maskeye baktım uzun uzun. Ölümüm, onun için bir lütuftu. Buradaki herkes gibi onun da tek düşmanı bendim. Gi-Hun, yalnızca kendisinin acı içinde beni öldürmeyi dilediği geceler geçirdiğini düşünmesi acınasıydı. Sırtımı dayayıp soluklanabileceğim kimse yoktu artık etrafımda.
Yapayalnız, hiç var olunmamış gibi bir yaşam.
"Detaylı rapor için sonrasında tekrar odama gel. VIP'ler yakında gelecekler. Hazırlıkları tamam mı?"
"Elbette, efendim."
"Bundan sonraki oyunları ben yöneteceğim o halde. Rahatça dinlenebilirsin." Dolabımdan çıkardığım cam viski şişesinden kadehime doldururken hala karşıma dikilen adama da göz ucuyla baktım. "Daha ne istiyorsun?"
"Oyunlar..." Çekingen bir tavrı varsa da o da tıpkı benim gibi bunu saklayabilmek için elinden geleni yapmaya kararlı gibiydi. "Neden yönetmeme izin vermiyorsunuz?"
"Birinin VIP'lerle ilgilenmesi gerekiyor."
"Bunu sizin yapacağınızı sanıyordum."
"Neden? Korkuyor musun?"
Sessizleşti, gözlerini kaçırdı. Korkakça değildi bu tavırlar. Altında yatan, çok daha sinsi bir planın izleri olduğunu görebiliyordum. Onu, Gi-Hun'un kazandığı oyundaki en yakın arkadaşı Sang-Woo'ya benzetiyordum. Zeki ve kararlı olmasının yanı sıra tam bir şeytanı andırıyordu fakat bunu kanıtlayacak herhangi bir belge yoktu elimde.
"Hayır, efendim."
"O halde misafirlerimizle sen ilgilen."
O odayı terk etmek için hazırlanırken ben de masama yığılmış mektupları açmaya başlamıştım. Her ne olursa olsun artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve bu duruma en yakın zamanda alışmam gerektiğinin bilincindeydim. İlk zarfı açıp içindekileri okumaya başladığımda siyah kare maskeli adam da odadan neredeyse çıkmak üzereydi. "Bekle." Dedim ona. Adımları durmuş, başını bana çevirmeden önce birkaç saniye daha beklemişti.
"Evet, efendim?"
"Askerlerden... Numara 11'i odama gönder."
"Nedenini sorabilir miyim?"
"Bu oyunlarda görevli olmasını istemiyorum. Odamda olmasını istiyorum. Bunun bir nedeni mi olmalı?" Tepkisiz kalışını sessiz bir onay alarak devam ettim. "Başka sorun yoksa çıkabilirsin."