"Dikiş atacağım, kıpırdamamaya çalış." dedim huzursuzca.
Hazırladığım iğneyi aletlerle aldım.
"Başlıyorum," dedim kendini hazırlaması için.
İğneyi derisine geçirdim ve çıkardım. Kollundaki kaslar belirdi.
"Kendini sıkmamaya çalış." dedim.
Ardından tekrar aynı işlemi tekrarladım. Yaklaşık beş tane dikiş atmış olmalıydım, o kadar stresliydim ki saymayı akıl edememiştim. Sonra ipi kestim ve yaranın çevresindeki kanı da sildim. Ardından dikiş yara bandını yapıştırıp koluna bandajı sardım.
"Şimdilik bununla idare et, yarın bir kol askısı bulup getireceğim. Hâlâ acıyor mu?"
"Tanıştığımız günkü gibi.." dedi. Acıyla gülümsedim, o da gözlerime bakıp gülümsedi.
Tanıdık koridora çıkmadan önce hemşire odasına gittim ve meslektaşlarımla selamlaştım. Cilalı zemin ayaklarımın altında parlıyordu ve dezenfektanın steril kokusu burun deliklerimi dolduruyordu. Bir köşeyi döndüğümde, bana doğru dengesiz bir şekilde yürüyen bir adamla neredeyse çarpışıyordum. Yüzü solgundu ve kolunu göğsüne bastırıyordu, parmaklarının arasından kan sızıyordu.
"İyi misiniz?" diye sordum, kalbim hızla çarpıyordu. İçimden bir ses bunun sıradan bir yaralanma olmadığını söylüyordu. Adam bana baktı, gözleri acıyla doluydu fakat yüzünde hiçbir ifade yoktu.
"Vuruldum." dedi sesi titreyerek. "Yardıma ihtiyacım var."
Sözleri omurgamdan aşağıya bir ürperti gönderdi. Tereddüt edemeyeceğimi biliyordum. Sağlam kolunu tutarak onu en yakın muayene odasına götürdüm ve muayene masasına çıkmasına yardım ettim. Yarası gerçekten de ağırdı; kurşun göğsünün üst kısmından girip aşağıdan çıkmış ve korkunç bir yara bırakmıştı. Hızla hayati değerlerini değerlendirdim ve şokta olduğunu gördüm.
"Benimle kalın, Bay..." Sözümü yarıda bıraktım. Gözleri gözlerimle buluştu ve zayıf bir gülümseme oturdu dudaklarına.
"Kaan" dedi. "Adım Kaan."
Başımı salladım ve gülümsemesine karşılık verdim. "Kaan, benim için yavaş ve derin nefes almaya odaklanmanı istiyorum. Doktoru arayacağım, seninle ilgileneceğiz." göğsünden vurulmasına rağmen bu kadar rahat olması sinir bozucuydu.
İnterkomla konuşup nöbetçi cerrahı talep ederken, üzerime bir panik dalgasının yayıldığını hissetmekten kendimi alamadım. Kurşun yarasını tedavi ettiğim diğer günler gibi değildi. Kaan'ı rahatlatmak için elimden geleni yaptım, her şeyin yoluna gireceğini söyledim ama sözlerime inanıp inanmadığından pek emin değildim.
"Doktor birazdan burada olacak" diye söz verdim. "Bu arada kendinizi rahat ettirmeye çalışın." Yatmasına yardım ettim ve kolunu bir yastığa dayayıp kan akışını durdurmak için yaraya baskı uyguladım. Çalışırken gözlerindeki acıyı fark etmeden duramadım. Kendini tutuyordu, inlemiyordu ya da bağırmıyordu. Normalde bu durumdaki birinin yerinde duramaması gerekirdi.
"Canınız acıyor, sıkmayın kendinizi." diye tekrarladım, korkuma rağmen sesim sabitti.
"O kadar da acıtmıyor artık," Kaan gözlerini kapattı titrek bir nefes vererek. Kendini neye bulaştırdığını merak etmeden duramadım. Başı bir çeşit dertte miydi? Birinden mi kaçıyordu? Sorular aklımdan geçiyordu ama şimdi bunların üzerinde duramazdım.
Çok geçmeden muayene odasının kapısı açıldı ve çağırdığım doktor odaya girdi. Nazik bir yüze ve istikrarlı ellere sahip, uzun boylu, heybetli bir figürdü. Durumu değerlendirdikten sonra başlamaya hazır olduğunu belirterek başını salladı. Birlikte Kaan'ı ameliyathaneye götürdük ve ameliyata hazırladık.
"Ameliyatsız bir yolu yok mu?"
"Maalesef mümkün değil."
Anestezi uzmanı, Kaan'ı uyuşturacak ilaçları verirken, içimi bir rahatlama hissine kaptırmadan edemedim. Durumun ciddiyetini ancak sedyeden uzaklaşana kadar fark ettim. Az önce birinin hayatını kurtarmıştım. Bu çok büyük bir duyguydu ve beni iliklerime kadar sarstı.
Ameliyat birkaç saat sürdü ve sonunda bittiğinde cerrah ameliyathaneden bitkin ama rahatlamış bir halde çıktı. Hızlı düşünmem ve işlem sırasındaki yardımlarım için bana teşekkür etti. Temizlenmesine ve ayrılmaya hazırlanmasına yardım ederken, bana kurşunun büyük bir atardamarın tehlikeli derecede yakınına saplandığını söyledi. Eğer bu kadar hızlı hareket etmeseydim Kaan başaramayabilirdi.
Anılar ve acılar. Tek bir harf değişikliği ve işte, sanki birbiri için yaratılmış iki kelime.
Dağınık malzemeleri toparlayıp eldivenleri çıkardım ve yatağa, Kaan'ın yanına uzandım.
"Canın acımıyor, değil mi?" diye sordum başımı omuzuna yaslarken.
"Çok acıyor, öp de geçsin." dedi sesindeki acıya rağmen.
"Öpmeyeceğim," dedim tavır yaparak.
"Ah, çok acıyor. Öleceğim galiba."
"Sus, tamam." dedim ve bandajlı kolunu öptüm.
"Bak turp gibi oldum bi' anda," dedi ve bandajlı kolunu oynatmaya başladı.
"Yapma, yaran yeni." dinlemeden yapmaya devam ediyordu.
"E sakat kalma olasılığın da var tabii.." dedim gülmemi tutmaya çalışarak.
"Başlayacağım böyle işe," dedi ve kolunu indirdi. Ben de o sırada yataktan kalkmaya uğraşıyordum.
"Çiğ köfte var, yiyecek misin?"
"Niye yemedin?" diye sordu kaşları çatılırken.
"Kocacığım, hayatımın anlamı, bir tanem üç gündür eve gelmemiş; yüksek ihtimalle ölmüş olabilme olasılığı, telefonunun kapalı olması falan. Nasıl rahat rahat güne devam edebileceğimi sandın?"
"Ama aylarca gelmemezliklerim de oldu.." dedi ve lafını kestim.
"Bir daha olmasın işte, aç ol ya da olma bir şeyler getiriyorum yemen için."
Kalkıp mutfağa gittim ve poşetten çiğ köfte ve ayranı çıkarıp tepsiye koydum. Ardından bir bardak su doldururken içeriden sesini duydum.
"Ne gündü ama.."
"Neler olup bitti, hepsini anlatacaksın." diye seslendim ve tepsiyi alıp yatak odasına geçtim. Elimde tepsiyle gelince yatakta doğrulmaya çalıştı. Tepsiyi komodinin üzerine bırakıp doğrulmasına yardım ettim.
"Mutfakta da yerdim. Getirmene gerek yoktu."
"Dinlenmen lazım," dedim ve tepsiyi kucağıma alıp karşısında oturdum.
"Eğer başka bir yemek istersen yapabilirim,"
"Yarın yaparsın. Şimdi bırak bunu burada, ben kendim yerim. Yat yanıma ve uyu."
"Emin misin?"
"Evet, yat hadi."
"Yatacağım ama ağrın veya kanaman, herhangi bir şey olursa bana söylüyorsun."
"Baş üstüne Hemşire Hanım."