Hannah, alarmının çalmasıyla gözlerini araladı. Gözlerine bakınca, okuldan ne kadar nefret ettiği anlaşılıyordu. Yatağında doğrulup ayağa kalktı. Heryeri yeraltı edebiyatı anlatan kitaplarıyla, çiçekleriyle dağınık görülen, ancak dikkatli bakınca huzur veren odasına baktı. Yerdeki sürahiyi kaldırdı ve tek arkadaşı olan çiçeklerini suladı. 2 gündür camın kenarında, mermerin üzerinde duran bayat kahvesinden bir yudum aldı. Hazırlanmaya karar verdi Hannah. Kahverengi, tahtadan oluşan eski dolabının yanına gitti. Siyah bir kazak, bol bir pantalon geçirdi üzerine. Dışarısı kar ile kaplıydı. Ancak Hannah'ın montu yoktu. Ailesi ne kadar zengin olsa da almıyordu. Rengi atmış ince hırkasını giydi. Kulaklıklarını taktı, spor ayakkabısını giyidi ve evden çıktı Hannah. Dışarıda kar yağmıyordu ancak 1 metre kar vardı. İngiltere'nin en soğuk aylarıydı o zamanlar. Hannah umursamıyordu ancak gözlerinden belli oluyordu içinin ne kadar üşüdüğü.
Hannah okulun kapısından hızlıca içeri girdi. Rüzgardan dağılmış siyah kur saçları tüm yüzünü kaplamıştı. Göz altları ve burunu kıpkırmızıydı.
Sınıftan içeri girdi Hannah. Mor ve yıpranmış lavanta desenli çantasını sırasına koydu. Kulaklıklarını çıkarttı, cebine koydu telefonuyla beraber. Herzamanki gibi kafasını sıraya gömdü,sanki herşey uyuyunca geçiyor dermişçesine, uyudu Hannah. Hiç kimseyi duymadan, sadece hayal dünyasına giderek kaçtı gerceklerden.