
Ben 72 yaşındayım. O günleri hiç unutmuyorum. Oğlum Mehmet, eşi Hilal ben ve iki küçük torunum bir haftalığına İstanbul’un stresli hayatından uzaklaşmak ve birlikte güzel vakit geçirmek için Çanakkale’de şehrin çok dışındaki ormanlık bir alanın tam ortasında kalan büyük eski konağı kiralamaya karar verdik. Ev sahibinden anahtarı aldıktan sonra 3 saatlik yolu giderken bile gariplikler başlamıştı. Mutlu hissetmek yerine içim öyle sıkılıyordu ki hani az sonra bir şeyler olacakmış gibi kötü bir duygu sizi kaplar ya işte öyle. Ki kısa zaman sonra ormanın içinden geçen dar yolda ilerlerken ağaçların arasında garip bir şey gördüm. Siyahlar giyinmiş bir kadın bize doğru bakıyordu. Aslında şaşırdığım şey bu değildi. Beni ürküten kadını 10 dakika önce yine benzer bir yerde beni işaret ederken görmüş olmamdı. Biraz da olsa rahatlamak için kendime kadının civardaki köylülerden biri olduğunu telkin etmeye çalıştım. Neyse ki gelinim ve oğlumla konuşa konuşa sonunda eve vardık.
O kadar büyük ve o kadar eskiydi ki yıllar önce burada oturanların neler yaşadığını hissedebiliyordum. İçerisi oldukça temizdi. Ev sahibinin söylediğine göre 5 yıldır hiçbir misafir kalmamasına rağmen, yılda 2 kere genel bir temizlik mutlaka yaparmış. Eşyalarımızı yerleştirip yol yorgunluğumuzu atmak için yarım saat dinlendikten sonra akşam yemeğini hazırlamaya koyulduk. Ama içimdeki sıkıntı bir türlü geçmiyordu. İstemsiz bir şekilde gözümü torunlarımdan ayıramıyordum. Küçük torunum Emre 4 yaşında, küçük olan Ece ise henüz kundaktaydı. O günü bahçedeki masada yemek yiyip sohbet ederek geçirdik. Zaman su gibi aktı, gece olmuştu bile. Tarih 3 temmuz pazartesi. Torunlarımı uyutup ben de yatağa geçtim ama gözüme uyku girmiyordu. Ay ışığında aydınlanan ve evin dört bir yanını saran sık ormanı izliyordum ki bir anda eve doğru yaklaşan bir karartı fark ettim. Önce bu karartıyı çevrede çok olduğunu bildiğim domuzlardan biri sandım ama değildi. Allah’ım! Bu gündüz gördüğüm o garip kadındı ve eve doğru geliyordu. Hemen konağın alt katına inip pencereden o kadını izlemeye başladım. Kapıya yaklaştı ve elindeki sopayla 3 kere vurdu. Kimsiniz dediğimdeyse kapıyı aç diyerek cevap verdi. Gecenin bu vaktinde kapımızda ne işin var desem de kadın beni umursamadan kapıyı aç diyerek 3 kere daha elindeki sopa ile vurdu. Korkmuştum. Git buradan diye bağırarak var gücümle oğlum Mehmet’e seslendim. Bir yandan oğluma sesleniyor, bir yandan da konağın içinde korkuyla koşuşturuyordum. Ne torunlarım ne gelinim nede Mehmet sesimi işitmediler bile. Kadınsa kapıyı aç diyerek 3 kere daha vurduktan sonra yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Hemen pencerenin önüne geçip gözümü ona diktim. Gecenin o saatinde ormanın içine doğru giderek kayboldu. Öyle bir rahatlamıştım ki bir anda gözümden yaşlar boşalıverdi. Yukarı çıkıp torunlarımı kontrol ettikten sonra sabaha kadar uyumadan dışarıyı izledim. Ertesi gün buradan gitmemiz gerektiğini bir kadının çocukları almaya geldiğini söylesem de oğlum da gelinim de şaşkın şaşkın bana baktılar. Mehmet: “Anne biz geç saatlere kadar bahçedeydik. Eğer öyle bir şey olsaydı mutlaka görürdük.” dedi. Allah’ım! Yoksa ben mi deliriyorum. Ama yaşadıklarım gerçekti çünkü dışarı çıkıp kadının yürüdüğü yerlere baktığımda ayak izleri orada duruyordu. Bütün günü düşünceli biraz da dalgın olarak torunlarımın başında geçirdim takvim 4 temmuz salıyı gösteriyor. Acaba bugün de gelir miydi? Mehmet'e, ne olur sen de uyuma, eminim yine gelecek göreceksin desem de dinletemedim. Herkes odalarına çekildikten sonra torunum Ece ve Emre’yi de uyutup yanlarındaki yatağa uzandım. Bir yandan da pencereden dışarıya izliyordum. Biraz böyle devam edip uyuyakalmışım. Tabi kapı 3 kere çalana kadar. Uyandım ve Mehmet’e seslendim ama beni yine duymadı. Koşarak aşağı indim. Siyah giyimli kadının gölgesi kapının pürüzlü camlarında bir oraya bir buraya doğru hareket ediyordu. Bu sefer dünkünden daha sert bir ses tonuyla “aç kapıyı” diyerek elindeki sopayla kıracak gibi 3 kere kapıya vurdu . Bağırıyor bir yandan da ağlıyordum. Ne olur git, aradığın şey her neyse o burada değil dedim. Kadın hızlı bir şekilde evin etrafında dönmeye başladı sanki içeri girmek için birinin ona izin vermesini bekliyordu. Bir an sessizlik oldu, acaba gitmiş miydi diye düşünüyordum ki derken kundaktaki Ece’nin ağlama sesini duydum. Bir şey onu uyandırmış olmalıydı. Hızlıca konağın üst katına, çocukların ve benim kaldığımız odaya koştum. İçeri girdiğimde yaşlı kadın Ece’nin yüzünü okşuyordu. Bağırmaya çalıştım ama sesim çıkmadı. Koşup onu tutmayı denediysem de hareket edemedim. Sanki üzerime bir inme inmişti. Küçük torunumu da alıp pencereden dışarı çıktı sürüne sürüne camın önüne gelebildim. Ece kucağında ormana doğru gidiyordu. Sabaha kadar orada ağlamaktan başka bir şey yapamadım. Gözümü açtığımda oğlum ve gelinim beni uyandırmaya çalışıyorlardı. Gelinim, anne bir şey mi oldu pencerenin önünde uyuya kalmışsın, dedi. Hemen Ece, Ece’yi aldı diye bağırmaya başladım. Bağırıp kendi kendime dövünüyordum. Mehmet bir anda şaşırdı. “Anne ece kim?” Bu sözle sanki beynimdenvurulmuşa dönmüştüm. Oğlum, nasıl tanımazsın, kızınız küçük kızınız henüz 7 aylık olan. Mehmet de gelinim de şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gelinim: “Anne bizim tek çocuğumuz var o da 4 yaşında olan Emre.”
Emre'ye, sen söyle kardeşine olanları dediğimde ise korkudan ağlamaya başladı. O da bir kardeşi olduğunu bile hatırlamıyordu. Oğlum: Kendine gel anne! Ne Ece'si ne çocuğu, diyerek bağırmaya başladı. Sonra, hadi eşyalarınızı toplayın yeter artık buradan gidiyoruz, dedi. Bense ağlıyordum. Durun dedim size kanıtlayacağım. Konakta Ece’nin eşyalarını aradım ama ortalıkta hiçbir şey yoktu. Ben de dışarı çıktım ve kadının torunumu götürdüğü yere doğru koşmaya başladım. Arkamdan da oğlum ve gelinim beni durdurmaya çalışıyorlardı. Ama ben buldum. Ayak izlerinin olduğu yerde Ece’nin biberonu öylece duruyordu. Fakat çocuklarım bakmadı bile. Eskiden kalmış bir biberon olduğunu düşündüler.
Artık yapacak hiçbir şeyim yoktu. Çaresizce arabaya bindim. Son hatırladığım ise biz giderken o siyah giyimli yaşlı kadının bu eski konağın penceresinden bana bakarak yavaşça el sallaması oldu. Beyaz yüzünü sert bakışlarını hiç unutmuyorum. Oğlum Mehmet ve gelinim ise bana hiç inanmadılar.
HİÇ
