Şu sıralar Türk dizilerinin kötülüğünün sorumlusu olarak izleyiciyi, daha kapsayıcı bir tabirle halkı suçlamak bir patern haline geldi. “Çarpık ahlak anlayışıyla, kalitesiz beklentileriyle ve anlama kabiliyetlerinin düşüklüğüyle” halk bu kötülüğün sorumlusu. Ne de olsa talep arzı tetikler halk ne istese yapımcı da onu çeker değil mi? Bana sorarsanız değil ben bu “entelektüel abi” bakış açısına katılmıyorum. Dizilerin kötülüğünün sebebi halkın kötü şeyler izlemekten zevk alması değil elinde sopasıyla bir canavarın nöbetsiz göz hapsi. Kısacası sansür.
Türk dizi tarihinin en efsane işlerini sorsak çoğunluk Muhteşem Yüzyıl ve Aşkı Memnu der. Peki, o diziler günümüzde çekilebilir miydi? Muhteşem Yüzyılın halvet sahneleri ya da Behlül ile Bihter’in o meşhur sera sahnesi. Bence cevap tartışılmaz bir biçimde hayır hepimizin kabullendiği bir RTÜK gerçeği var sonuçta. Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan Kızılcık Şerbetine 5 bölüm program durdurma cezası verilmişti mesela gerekçe ise Nursema’nın istemediği bir adamla evlendirilip balkondan atıldığı bölümün aile yapısına aykırı olması. Bu noktada çoğunuza bir gülme gelmiştir çünkü o “Türk aile yapısı” denen meret zaten bölümde verilenin fazlası azı değil.
Bu noktada sizi bir dizi senaryosu vermek istiyorum bakalım çekebiliyor muyuz? Bir lise dizisi çocuklar halkın büyük çoğunluğu gibi fakir. Bazıları okul sonrası çalışmak zorunda, gruplaşma toplumun her kesiminde olduğu gibi hatsafada. Sınıfın sessiz çocuğunu da unutmamak lazım. Tuvaletlerde sabun yok okul harabeden hallice. Drama da var tabii ki aldatma da dost kazığı da. Ana karakterlerimizin en büyük problemlerinden biri de müdür yardımcısının kıyafet baskısı. Herkes bunun taciz olduğu konusunda hemfikir ama elden ne gelir. Hikâyemizin yükseliş anı ise ana karakterimizin erkek arkadaşı tarafından taciz edilmesi ve okuldaki hiçbir yetkilinin kızı ciddiye almaması. ”Şimdi siz rızayla bir şeyler yapmışsınız ayrılınca sen yanlış hatırlıyorsundur canım bir tekrar düşün." Çocuğun babası da zengindir atmaya kıyamazlar sen başka okula git biz attık kartı oynanır ve hikâyenin yönetici ayağı bazen erkek öğrencilere dikkat edin size taciz iftirası atmasınlar “nasihatiyle” kapatılır.
Başka bir senaryo yazalım. Doğunun bir köyünden 21. Yüzyılda yürüyen merdivenin ne olduğunun bile bilinmediği o köyünden gariban bir kız büyükşehir düşer, bu hikâye olmaz çünkü öyle bir yer öyle bir kız yok geçmişe dönmeliyiz. 80lere gitsek o kız Türkçe bilmeyecek ve Kürtçe basbaya yasak. Kamusal alanda karakterimizi konuşturamayız. Zaten darbe yılları politika her yere nüfus etmiş halk özellikle azınlıklar kan ağlıyor. Politikaya bulaşmadan düzgün bir hikaye çıkarmanın olanağı yok. 80lerden geriye gitsek politika yine her yerde masum kızımız yine risk altında olmaz. Sonrasına gelsek 90lara hikâyenin etkisi yine azalacak ama günümüze getirmekten iyidir. Kızımız hiçbir şey bilmiyor haliyle tek kelime Türkçe de.
Verdiğim iki hikâye de asla televizyonda yer bulmazdı. Sebebi izlenmeyecek olmaları değil RTÜK’ten geçmeyecek olmaları. Daha kapsayıcı tabirle devlet ne geçmişin somut bir şekilde anlatılmasına ne de kendi sorumsuzluğunun izleyiciye hatırlatılmasına izin vermez. Hikâyeler gerçekliğinden soyutlanmalı çıplak bir fanteziye dönüşmeli ki güvenli alanda kalsın. Mesela Eşref Rüya örneğinde bir mafyanın sadece suçluları öldürmesi fantezi, mantıkta yeri yok. Gerçek hayatta o mafya gelirini uyuşturucu ticaretinden sağlar, güvensiz mahallelerin sokakların bizzat sorumlusudur. Önüne çıkan kim varsa öldürür üniversite öğrencileri ya da gazeteciler gibi. Mafyanın devletle olan ilişkisini ticaretini işlemek düşünülemez bile. Bunları olduğu gibi anlatırsan devletin foyası sorumsuzluğu görünür olur var olan normlar sorgulanır seyirciye yeni bir bakış açısı kazandırır ama mevcut düzen de bundan hoşlanmaz ve finalde ortaya mafyayı kahramanlaştıran yalan dolan bir hikâye çıkar.
Dayanamadım örneklere devam. Bir kadının öldürülmesi günah değil o cinayeti 5 saniyede işleyip halı altına süpürdüğün takdirde. Nursema’nın hikayesinde olduğu gibi şiddete uğrayan karakter tip olmaktan çıkıp derinliğe bürünürse izleyici mağdurla empati yaparsa işte o zaman şiddeti göstermek suç olur. Yani mağdur insanlaştırıp şiddeti toplumsal boyutta ele alırsanız o zaman şiddet toplumumuzu bozabilir. Ya izleyiciye kuru bir ah vah çektirilip olay halı altına süpürtülmeli ya da mağdur suçlatılmalı sonuçta istenen mağdura empati değil katile sempatidir.
Dizlerde kadınlar gri karakterler olarak çizilmez ya saf kötü olmalı ya saf iyi. Aldatma konulu dizi yine çekilir ama aşkı memnu gibi olmaz çünkü Bihter’e sempati duyulması istenmez o saf kötüdür. RTÜK’ten ceza yemeden “aile yapısına” zarar vermeden diziyi çekmenin tek yolu karakteri tamamen siyaha boyamaktan geçer. Sansür her sahnenin içine kasıtlı ya da yönetmenin, senaristin zihnindeki bir oto sansür mekanizması olarak işler. Sonuçta düşüncelerini söylemekten çekinince düşünmekten de çekinirsin.
Böylesine ağır bir sansür ortamı altında haliyle kimse risk almak istemiyor. Tutan formül neyse artan sansür ortamına göre biraz daha törpüle izleyiciye sun. Zaten yurtdışı seyircisi var paramıza da bakarız neden başımızı yakalım ki? Zaten farklı işler yapan insanlara genelde destek verilmiyor hatta Kuru Otlar Üstünde filminde olduğu gibi verilen destek geri çekilebiliyor. Tek suçu halka yüklemek kendini toplumun üstünde görerek statükoyu suçlamadan güvenli alanından çıkmadan yapılmış yanlı bir “eleştiri” olur. Halk zamanında karmaşık hikâyeler de gri karakterler de izledi. Asıl sorumlu halk değil kendi tahtını sallanabilir diye rüzgârı dahi yasaklamak isteyen sansürcü üst bakış. Günümüzde sansür toplumun her alanına sirayet etmiş bir iltihap sadece dizileri kısırlaştırmıyor toplumun zihnini de çoraklaştırıyor. Halkın neyi izleyip neyi anlayabileceğine yukarıdan karar verildiği sürece değişen yalnızca oyuncular ve dekorlar olacak; hikâyeler ise hep aynı kalacak.