"Tanrı aşkına Rüzgar, yine ne halt ediyorsun burada!"
Çoğunlukla kapımın önündeki sensörlü lambanın ve biraz da sokak ışıklarının aydınlattığı, çiseleyen yağmurun sesiyle yeller esiyordu evimin önünde. Saat gecenin bilmem kaçı ama yine de sükunet sağlayamamıştı karşımda öfkeyle bakan adamın bağırışlarına.
"Hayatımı mahvettin Neva! Sen hem beni, hem bizi, hem de kendini mahvettin!"
Yine o iğrenç şeyleri almıştı ve yine sonu bende bitmişti. Gözlerindeki öfke ürperti veriyordu insana, kaşları çatılmış, ne yaptığını bilmediği bir hali vardı. Elleri yumruk şeklini aldı, bana vuramazdı o, bağırır, çağırır, ortalığı yıkıp geçerdi belki ama bana vuramazdı... O bana dokunmaya bile kıyamazdı.
Seçilemeyen bakışları etrafta geziniyordu, sıktığı yumruğunu indirmiş fakat halen sıkmaya devam ediyordu. O kahrolası zımbırtıları aldığından beri kendinde değildi, yani son 2 yıldır. Onları kullandığı sürece ne yaptığını ya da ne yapacağını bilemezdiniz.
Öfkeli bakışlarımız tekrar buluştu, "Kendine ne yaptığının farkında mısın? Ne hale düştüğüne bir bak?"
"Benim ne halde olduğum seni ne ilgilendirir? Eğer ben bu haldeysem hepsi senin yüzünden Neva!" İnanın ne yaptığımı ben bile bilmiyordum ona, bana olan bu nefreti ne bilmiyordum, sadece sürekli benim hatam olduğunu söyleyip duruyordu. "Ne yaptım Rüzgar sana? Neden bana bu kadar nefretlesin? Sana yardım etmeye çalışmaktan başka hiçbir şey yapmıyorum ben!"
"Neva sabrımı zorlama, yoksa ne olacağını sende çok iyi biliyorsun, beni buna zorlama."
O böyleydi işte, boş tehditler savurur dururdu ama öfkesi hiçbir zaman tam anlamıyla dinmezdi, ağzına gelen her şeyi söylerdi bana lakin gecenin bir köründe evimin önüne gelirdi, kapımı parçalarcasına çalardı, umursamazdım, neden geceleri kapımın önünde bittiğini de bir türlü anlayamazdım.
"Çıksın Rüzgar! Hadi vursana bana sürekli sıktığın yumruklarını! O iğrenç zımbırtıları içmektense beni yumruklamak seni rahatlatacaksa ben buradayım. Gelip sürekli beni suçlamak kolay geliyor değil mi sana? Kabullenemiyorsun olup bitenleri, sana yardım etmeye çalışıyorum ama elinin tersiyle her seferinde itiyorsun beni. Neden yapıyorsun bunu?"
Bir hışımla koyu v e parlak gözleri benimkilerle buluştu, gece siyahı saçları kaşlarını ve gözkapağını kapatıyordu, çileden çıkmış bakışlarına aldırış etmedim. Bana daha da fazla yaklaşmış kollarımdan sıkıca kavramış öylece bastırıp duruyordu güçsüz bedenime. Dudakları ısırmaktan kıpkırmızı olmuştu, ışığın yettiği kadar yüzündeki ter damlalarını görebiliyordum. Beni sıkmaya devam ediyordu ve artık canımı acıtmaya başlamıştı. Fakat bir an olsun gözümü ayırmıyordum gözlerinden, o da aynı şekilde. Sert ve seri aldığı nefesleri duymuş, yutkunmuştum.
"Neva..."
Bir an şaşırdım, sesini zor duymuştum, bakışları yumuşadı birden, anlamaya çalıştım, varla yok arası yıldızlarını sayabilmiştim gözlerinden, dudakları aralanmış; sanki dökülmek için can atan kelimeleri söyleyecek cesaret bulamamış gibi bekliyordu gözlerimin derinliklerine dalmış bir şekilde. Tutuşları yumuşadı, kurtardı kendimi, hiçbir şey yapmadı fakat bakışları acı dolmuşçasına bakıyordu harelerime.
"Seninle tanışmak en büyük pişmanlığımdı"
Yutkunamadım. sesinde ne bir pürüz, ne de bir titreme vardı. Kendinden emin bir şekilde söylemiş sonra da çekip gitmişti beni düşüncelerimle yalnız bırakıp. Söylediklerinin beynimde yankılanmasına izin verdim, belki de onu başından affetmemeliydim.