Hodbin
Hodbin uzun zamandan beri görmediği, tepenin yamacından bir yumruk gibi yükselen taştan evden içeriye girdi. Her şey hemen hemen hatırladığı gibiydi. Zaman bile buraya uğramadan önce birkaç kez düşürdü. Etrafına bakıp evin tanıdık sıcaklığının onu sarmasına izin verdi. Salonun solmuş gri duvarları, kırmızı ve mavi çocuk çizimleriyle doluydu. Köşede, çıtırdayan eski odun sobasının üzerinde, çiçek desenli bir demlik kıvrık uçlu ağzından buhar üflüyordu. Boylu boyunca uzanan, uzun ahşap masa ve boy boy farklı iskemle hemen sobanın yanına iliştirilmişti. Duvara oyulmuş kitaplıkta ise sırtları kopmaya yaklaşmış eski birkaç kitap ve rulo halinde yuvarlanmış haritalar duruyordu.
Yüzü geçen yıllarla lekelenmiş büyük, yumuşak bir koltuk kitaplığın olduğu duvara dayanmıştı ve kenarda, un çuvallarının sınır oluşturduğu küçük bir mutfak vardı. Ortada ise Birinci Dünya’dan kalma, kocaman kırmızı desenli bir halı seriliydi. Ev aslında bu geniş salon ve kenarına ilişmiş mutfaktan ibaret sayılırdı. Küçük camları vardı ve pek az ışık alırdı ama yine de hep loş bir sıcaklık yayardı. Salondaki tek kapı küçük bir koridora açılıyordu ve koridordun her yanındaki odacıklarda ise eski divaların yan yana serildiği yatak odaları vardı.
Hodbin’in Gezgin Şehir’de tek güvende olabileceği yerdi burası.
Dede’nin İni.
Eski yuvası.
En azından buraya yuva demek için bir çatı ve Dede yetiyorsa öyleydi. Dede diye bilinen bu adam (onun öz dedesi değildi tabi) bakamayacağı çocukları doğurmakta sorun görmeyen bencil götlerin yeni doğmuş bebeklerini verdikleri emekli bir korsandı. Onunla ilgili en göze çarpan şey, şanlı günlerinden kalma sakalıydı. Örgülerle dolu ucu kırmızı boncuklarla bağlanmıştı ve bu beyaz sakal heybetli cüssesinin üzerini örtüyordu. Kalın kollarına yolu onunla kesişmiş her bir çocuğunun adını kazımıştı. Denize erken dönen çocuklarının bile izi vardı o devasa kollarda. Ne kadar mızmız ya da yaramaz olurlarsa olsunlar, her bir yetim için yeri vardı onun. Hiçbir çocuğunun aç yatmasına izin vermezdi. Ve eğer çocuklarından birine bulaşan olursa, onun kapısında biterdi hemencecik.
Hodbin koşulsuz sevginin ne olduğunu sadece onda görmüştü. O yüzden ailesi demekten utanmayacağı tek kişi de Dede’ydi. Birlikte büyüdüğü diğer piçleri ise hiç kardeş olarak görmemişti Hodbin. Belki bunun nedeni; hedefini arayan gözlerinin hep onların sahip olduğu şeylerde olmasıydı. Becerikli elleriyle hep en yumuşak battaniyeleri çalardı. Bazen kendisinin oynamasına izin verilmeyen oyuncakları kırardı. Paylaşmayı oldum olası hiç sevmezdi Hodbin.
Genç Ayakçı’ya göre onun olan onundu ve sizin olan da bir gün onun olabilirdi. Sadece onu ne kadar istediğine bağlıydı bu. Anlayacağınız, Gezginler gibi sürüsüne sadık ve birbirini ölümüne kollayan bir toplulukta, Hodbin gibi sadece kendisi için yaşayan birine yer yoktu. Bu yüzden olmalı ki Dedesi ona bu ismi vermişti ya zaten. Tonlarca çocuğuna hep en belirgin huylarını isim olarak koyar, ama hepsini olduğu gibi sahiplenirdi Dedesi. Etli butlu çocuğuna Balina, sessiz kızına Durgun, kavgacı oğluna Çatak ve diğerlerinin her güzel şeyinde gözü olan çocuğuna da Hodbin demişti işte böylece.
“Ne demeye çuvallarımı eziyorsun sen yine?” diye gürledi Dede.
Hodbin uzandığı un çuvalından başını kaldırarak adama sırıttı. Dede’nin İni’nin loş salonunda, bir sultanmış ve ipek minderlerinde yatıyormuş gibi rahatça yayılmaya devam etti.
“Beni özledin mi bakalım mendebur?”
“Kaya sıçanı görmek istesem limana inerim.” diye homurdandı Dede oğlunu tersleyerek. Hodbin içten bir kahkaha attı.
“Ben de seni özledim.”
“Hayret, hala kimse sıska kıçını denize postalamamış.” dedi Dede elindeki yeni yıkanmış battaniyeleri kenarda duran hasır sepete koyarken.
“Denemediklerinden değil.” derken Hodbin’in içinden karanlık bir ürperti geçip gitti. Yattığı yerde rahatsızca kıpırdandı.
Gözü genç adamda olan Dede’nin koyu renkli, kalın kaşları oğlunun cevabıyla çatıldı. Her bir hallerinden evlatlarının içlerini okurdu babalığı. Hodbin bunu çoğunlukla rahatsız edici bulurdu. Çünkü sırlarını sır olarak kaldığında daha çok seviyordu.
“Yine mi o piç kurusu seninle uğraşıyor? Hıh… Oldum olası beter bir veletti o kılçık zaten. Dur bakalım ben ona gösteririm kayanın kaç bucak olduğunu.” dedi hemen celallenen Dedesi.
Adamın yanakları öfkesiyle kıpkırmızı olmuştu.
“Halledemeyeceğim bir şey değil.” diye karşı çıktı ona Hodbin. Kendisi hiçbir zaman bir sorunu olduğunda üvey babalığına koşacak bir çocuk olmamıştı zaten. Bunu bilen adamın omuzları onun dik başlı inadıyla hemen gevşedi ve tek bir adımda mutfak tezgahına ulaştı;
“Bilirim ya, halledersin sen. Ama akıllıca yap ne yapacaksan. Halatı gevşek olan denizcinin gemisi dalga olur gider unutma.” dedi bilge bilge.
Sonra da ağır adımlarla sobanın yanındaki uzun masaya gitti. Çiziklerle dolu meşe masaya iki maşrapa bira ve bir koca kâse tuzlu/ekşi midye koydu.
İskemleler arasından en geniş olanı çekip homurdanarak oturdu ve Hodbin’in de ona katılmasını işaret ederek “Ye.” dedi.
Hodbin bıyık altından bu küçük jestin duygusallığına güldü ama masaya geçip yemeğe yumulurken içinden sıcacık bir minnet hissetti. Uzun zamandır gerçek bir yemek yememişti. Ayakçılara kalanlar hep birilerinin artıkları olurdu.
Dedesinin midyeleri her zamanki gibi bir harikaydı. Ağızda dağılan lapayı kabuğundan sıyırırken, ekşi tadın keskin yakıcılığını dilinde hissettiğinde daha fazlası için ağzı sulandı ve hemen sıradaki kabuğa geçti.
Dede’nin iyi olduğu bir şey varsa bu kesinlike savaşmak ve tuzlu/ekşi midye yapmaktı. Hodbin’in, İn’den ayrıldığından beri yani yaklaşık bir yıldır en çok özlediği şey Dede’nin yemekleri olmuştu.
Dedesi arada bir onun nasıl olduğunu yoklasada, on sekiz yaşını geçen çocuklarına el uzatmamayı adet edinmişti. Artık kendinizi kurtarma vaktiniz derdi evden uğurladığı her birine. Sözüne uyup kendini kurtaran ve gemilerde sefer alanlar da vardı, Hodbin gibi şehrin pisliğine bulanmış kaybolanlar da. İlk kısım çoğunluktaydı tabi. Bildiği kadarıyla bir gemiye dümen olamamış bir o, bir de Öfke’ydi. Onun da sebebi adında saklıydı. Hodbin ara ara Öfke’yle meydanda karşılaşırdı. Saçlarının yanlarını kazımış olan somurtkan çocuk biriyle kavgaya tutuşmamışsa daha gün başlamamış demekti. Birbirlerini tanıdıklarını gösteren bir işaret vermeden geçer giderdi ikisi de. Hodbin’in duygularını kontrol edemeyen insanlara hiç saygısı yoktu. Bu kişi özellikle bir Döküntü olan üvey kardeşiyse.
Dedesinin bakışlarının ağırlığı altında aç bir balıkçıl gibi yedi de yedi Hodbin. Normalde farklı boy ve suratlı bir sürü çocuk bağıra çağıra etrafta koşuştururdu. Hodbin o coşkulu gürültüden oldum olsası nefret etmişti. Çünkü o karmaşada kendinin bir yeri yoktu. Akşamın tok laciverti şehre çökmeye başladığına göre ufaklıklar okuldan, büyükler de çıraklıktan dönerdi yakında. O yüzden onlar gelmeden gitmek en iyisiydi. Kasedeki tüm mideyi bitirip takırdayan kabuklarını kenara yığınca Dedesi tekrar konuştu;
“Şimdi doğruca de bir bakalım niye geldin?”
Hodbin ağzında hala midyelerin keyifli, ekşi tadı dururken, huzursuzluğu üzerine tekrar çöküverdi.
“Matar ‘la görüşmek istiyorum Dede.”
Hodbin bu konuşmayı yapmayı uzun zamandır düşünüyordu. Gezginleri yöneten Seyir Meclisi’nin lideri Moren Mir daha iki hafta önce aniden ölüvermişti ve yeni liderleri Moren’in yeğeni Matar’dı. Eskiden beridir ulaşılması güç bir kadındı bu Matar. Yani Hodbin’in kestirme bir yola ihtiyacı vardı. Çünkü önünde geçmesi gereken çok fazla kural ve insan olacaktı. Meclisin bir üyesi olan ve bunu çok iyi bilen Dede;
“Matar çoluk çocukla iş tutmaz Hod” dedi.
“Bak, eğer onu bir görebilirsem…” Ama Dede çoktan sözlerini kestirip atmıştı bile; “Sadece işitme oğlum, Duy. Bilirim yükselmek istiyorsun. Aklının heybetini ve ruhunun ışığını göstermek istiyorsun. Ama bunun yolu bu değil. Matar gibilere ancak bir şey verirsen bir şey alırsın. Bu yüzden ki ona ne kadar beylik laflar edersen et seni görmez, duymaz, umursamaz.”
Hodbin bir saniye kadar susup düşündü ve Dede’nin ne demek istediğini kavradı.
“Peki ne istiyor?” diye sordu adama.
Yılgın gözlerle masaya dalıp giden adam bıkkınca iç geçirdi;
“Hükmeden herkesin istediğini.” diye geçiştirmeye çalıştı oğlunu.
“Yani güç?”
“Çok yaşa.” dedi birasını bir dikişte bitiren ve gürültüyle masaya vuran Dede.
“Ama artık Mir’imiz o zaten. Ona sahip olmadığı nasıl bir güç sunabilirim ki?” dedi ayaklanan Hodbin. Ensesini ovarak salonda volta atmaya başladı.
Yerdeki ahşaptan oyulmuş oyuncaklar denizine basıp ilerlerken bir an durdu.
Tabi ya.
Dede şimdi gevrek gevrek gülerek ona bakıyordu;
“Ee buldun mu aradığın cevabı?” diye sordu adam gür kaşının birini kaldırarak. Bıyıklarında hala içtiği biranın köpükleri vardı.
“Saygı. Matar daha yeni başa geçti ve o bir politikacı, gerçek bir korsan değil. Daha hiç sefere çıkmadı ve kendi kazandığı tek bir zafer bile olmadığı için kimse ona gerçekten saygı duymuyor. Ulaşamadığı tek şey bu. Saygı. Korsanların onu ciddiye almasını sağlayacak bir koza ihtiyacım var.” dedi heyecanla Hodbin. Onun sözleriyle Dede ayaklandı; “Eh, sorunun cevabını bulduğuna göre…” dedi onu kapıya doğru geçirirken.
“Seyir Meclisi’nin başına Matar yerine sen geçseydin bunlarla uğraşmam gerekmezdi, biliyorsun değil mi?” diye sitem etti Hodbin. Kulakları heyecanla uğulduyordu. Kendini bir gemide hayal etmek bile kanını kaynatmıştı.
Dede döndü ve boyu şimdilerde kendi boyuna ulaşmak üzere olan Hodbin’e bilgece baktı; “Senin tohum halini bilirim ben, sen asla ikinci olmaya dayanamazsın. Beni sırtımdan bıçaklaman kaç haftanı alırdı acaba”diye sordu.
Hodbin adamın bu sorusuyla incindi.
“Bunu sana asla yapmazdım.” dediğinde sözlerinde ciddiydi. Onunla aynı dağa tırmanan herkesin önüne bir taş koyar ya da her düşene bir tekme daha atardı ama bunu Dede’ye yapmazdı.
Bu sert, yaşlı kayanın onun soğuk kalbinde sağlam bir yeri vardı.
“Bak hele, sen ne zaman merhametli biri oldun böyle? Soraklı’nın ballı ekmeği sana kalsın diye onu kandırıp buz gibi havada Araf zindanına kilitlemedin miydi?” diye sordu makul bir edayla adam.
Ama kaşları oğlunun beklenmedik merhametiyle eğlenerek havaya kalkmıştı bile. Dede onun için de iyilik aramaktan hiç vazgeçmezdi ama Hodbin’e göre boşuna bir çabaydı bu.
Yaşlı direngen horoz.
“Bana söylemek aklına gelene kadar kaç saat orada buz gibi ayazda kaldı sabicik. O gün bugündür hemencecik hastalanır.” dediğinde ise yüzünde artık sadece diğer oğluna duyduğu şefkat vardı. Hodbin onun nasıl çocuklarının hepsini sevebildiğini anlayamıyordu.
Yani en azından kendisinin renkli bir kişiliği ve becerikli elleri vardı. Üvey kardeşlerinin çoğuysa tanımaya değmez silik tiplerden ibaretti. Ama Dede onlarda hep sevecek bir yön bulurdu.
“Bence o kokuşmuş sıçana bir hayat dersi verdim.” dedi Hodbin umursamaz bir şekilde omuz silkerek.
Benim sayemde başkalarının peşinde yapışkan bir sülük gibi gezmemeyi öğrendi.
“Hala içi koparcasına öksürür.” diyen Dede, oğlunun yakışıklı yüzünde az önce ki merhametten bir kalıntı aradı ama geriye hiçbir iz kalmamıştı. Hodbin’in yüzü her zamanki gibi mesafeli ve hesapçıydı.
“O meraklı böcek her işime burnunu sokardı.” dedi Hodbin anılarla iğrenerek.
“Çünkü yalnızdı ve arkadaşın olmak istiyordu.”
“Çok yazık ama benim arkadaşa ihtiyacım yok.”
“Herkesin arkadaşa ihtiyacı vardır Hod. Bazen, yorulan sırtını kayadan kaldırıp bir dostuna yaslaman gerekir.”
“Soraklı’nın yaptığı gibi mi? Bak bu ona ne kazandırdı. Yeni bir ciğer olmadığı kesin Dede.”
Hodbin bu sohbetten sıkılmaya başlamıştı. Ağırlığını bir ayağından diğerine vererek kapıya yaslandı.
Dede’nin omuzları düştü; “Yolun uzun Hod, yolun çok uzun oğlum.” diye mırıldandı.
Artık veda etme vakti gelmişti.
Hodbin Dede’nin kocaman kollarının arasına girdiğinde kendini yine küçücük bir çocuk gibi hissetti. Sanki yine bir çocuktu ve düştüğünde canı yanmıştı. Acısını dindirmesi için koşacağı tek kişi ise sımsıkı sarıldığı Dede’ydi. Yamuk gülümsemesi dudaklarında belirirken adamın sitemine karşılık verdi;
“İyi bir yolculuktan daha büyük hazine mi olur Dede?”
*
Hodbin Dede’nin İn’inden çıkıp, aşağıya, büyük meydanın ve Üç Kardeş Liman’ının olduğu açıklığa doğru inerken hava çoktan kararmıştı. Hodbin, Dede’nin yaş aldıkça fazla duygusallaştığını düşünüyordu. Verdiği sert savaşların üstüne, yetimlere bakma işini yüklenen adam için normal bir durum olabilirdi bu. Ama Hodbin biliyordu. Bu hayatta sadece kendine güvenebilirdin. Yeri gelir kendi kanından olan insanlar bile seni zalim dünyanın insafına terk ederdi.
O yüzden yemyeşil yosunlarla kaplı kaygan taşlardan oluşan patikada ilerlediği sırada, aklını tek ihtiyacı olan şeye, yani bulması gereken koza vermeye çalıştı.
Ulaşacağı zirveyi hayal etti.
Artık kanun Matar’ın sözü olmuşken onun bir gemiye kabul edilmemesi seçenek bile olamazdı. Hele Hodbin’in kendisine sağlayacağı faydalar düşünülürse. Araf adı verilen şehrin altına oyulmuş Gezgin hapishanesinin mahkûmlarına yemek götürdüğü ek işinin başlamasına yaklaşık bir saat daha vardı. Bu yüzden Hodbin kutlamalarla gürleyen kalabalık meydandan geçip kuzeye doğru ilerledi, tam da suyla buluşan mağaraların olduğu ve şehrin en tekinsiz bölgelerinden biri olan Mafur’a doğru.
Yönetime şikâyeti olan fısıltılar varsa burada, Matar’ın gözünün en uzak olduğu karanlık mağaralarda olurdu. Ama Hodbin’in varlığı şehrin üstünde çoğunlukla sadece tatsız bulunuyor olsa da bu mağaralarda boş gezen bir Ayakçı çok daha fazla rahatsızlık yaratırdı. Casusluktan şüphelenen olursa bağırsaklarının deşilip suyu boylaması işten bile sayılmazdı.
O yüzden Hodbin alışık olduğu uslu uşak maskesini bir kez daha takındı ve önce limana doğru yürüdü, meydandaki kutlamaların sebebi olan, yağmadan yeni dönmüş ahşap gemiye doğru ilerledi. Geminin alt tabaka tayfaları taşıyabildikleri kadar kasa kucaklayıp ganimetlerini Üç Kardeş Liman’ına indiriyordu. Hodbin sesine telaşlı bir ton katarak doğruca önlerine çıkmak için koşturdu. Her nefesini sanki bütün şehri onları bulmaya gelmiş gibi kesik kesik aldı;
“Vahlar olsun, yandık Yaşlı Adam, eyvahlar olsun, siz daha gitmediniz mi?” dedi ve kendinin iki katı boyutundaki bir kasayı kaldırmaya çalışan kısa boylu korsanın üzerine atılıp nasırlı elinden takırdayan kasayı kaptı. Korsan şehla gözlerini kırpıştırırken Hodbin ona endişe ve mahcubiyetle baktı; “Kaptan konuşma yapacak, has tayfası hala meydanda yok, Yaşlı Adam hepimizi Kaptan’ın gazabından korusun.” dedi ürpererek. Elinden kasası alınan korsan afallamıştı;
“Sen kimsin be”dedi ağır ağır. Hodbin başını adama karşı saygıyla eğdi;
“Sadık uşağınızım efendim, siz yiğitler kutlamaya gecikmeyin diye Kaptan kalan kasalara yardım etmemi söyledi. Acele etmez, şölene yetişmezseniz hem beni hem sizi falakaya yatırırmış.” diye de ekledi yutkunan Hodbin.
Hadi ilerle seme tavuk.
Boş bakışlarına telaş oturan korsan boyu ondan iki baş uzun olan Hodbin’e çenesini kaldırıp otoriter olduğunu sandığı bir sesle ayar verdi;
“He, öyleyse tamam. Dikkat ediver Ayakçı. Bir şey kırarsan bedelini kanınla ödersin ona göre.” diye uyardı ve kısa bacaklarıyla aceleyle gemiye, diğer kasaları indirmeye giden arkadaşlarının yanına koşturdu. Mütevazi bir şekilde gülümseyen Hodbin o arkasını dönünce gözlerini devirdi. Takırdayan kasayı diğer kasaların arasına bıraktı. İçi yeni çalınmış mayalı biralarla doluydu. Yüzüklerin parladığı ellerine, alabildiği kadar bira alıp beline sarılı beyaz kuşağı ile örttü ve kimseye görünmeden mağaralara doğru ilerledi.
Normalde biralar ve diğer erzaklar önce Mir’in ve Seyir Meclisin elinden geçer, sonra büyük kilere sayıma gönderilirdi. Yağma ve balıkçılık tek gelir kaynakları olduğu için Gezginler çoğu gıdayı geçen bahardan beri karneyle almaya başlamışlardı.
Bu Matar’ın kararıydı.
Amcası buna karşı çıkmamıştı.
Bu da korsanların en rahatsız olduğu şeylerden biriydi. Moren Mir daha hayattayken bile Matar onun işlerine karışırdı ve büyük kararlar alırdı. Ama artık onu çapalayacak kimse de olmadığına göre öfkeli sesler daha da artacaktı. Büyük emeklerle kazandıkları şeylere Meclis’in öylece el koyması ve onlara sadece küçük bir kısmının verilmesi en çok yağma için savaşan korsanların zoruna gidiyordu.
Kral mahallesinin en uç kısmında, köprülerin henüz şehri sarmadığı kanyonun başından aşağı indi ve ilk mağaraya girdi. Sıradan uşak maskesini indirdi ve yerine gerçek, şımarık yüzünü bıraktı. Sakin yüzüne rağmen kalbi ağırlaşmıştı. Korku alışık olmadığı bir duygu değildi ama bunlar da Kemik gibi sadece acısıyla eğlenecek çocuklar değildi. Burada takılanların çoğu yıllarca gemilerde savaşmıştı. Birçok insanın canını hiç düşünmeden alan zalim akbabalardı bunlar. Temkinli adımlarla mağaranın daha da derinliklerine ilerledi.
Nem ve keskin ter kokusu burnunun kemiğini sızlattı. Yarı ıslak olan yerlere alçak tabureler dizilmişti. Çoğunluğu hala boştu ve mağaranın suskun sakinliğini tercih eden korkunç misafirlerini bekliyordu. İlk karşısına çıkan grup birkaç mumun loş ışığında oturan üç adam ve iki kadından oluşuyordu. Elleri oynadıkları kağıtlardaydı ama sert yüzleri mekanlarına izinsiz giren Ayakçı’ya dönmüştü.
“Yaşlı Adam’ın Kırk Gemisi sizi kutsasın be”diye bağırdı yüzünde koca bir sırtmayla onlara doğru yürüyen Hodbin.
“Ayakçılar giremez.” diye homurdandı bir adam. Bir saniye Hodbin’in yüzüne baktı ama sonra umursamazca önüne döndü ve elindeki desteden ters çevirdikleri kasanın ortasına bir kâğıt attı.
“Ama bu benim gördüğüm en güzel Ayakçı”dedi adamın karşısında oturan siyah saçlı kadın. Kadın ondan biraz büyüktü ve şimdi Hodbin’i yırtıcı gözlerle izlemeye başlamıştı.
Hodbin ona baştan çıkarıcı bir gülümseme yolladı. “Susamışsınızdır diye düşündüm.” dedi gözlerini onu süzen kadından ayırmadan. Bu sayede elindeki şişelerden birini sallayacak cüreti kendinde buldu.
“Bu ne cesaret seni hırsız piç.” diye hırladı kızıl sakalları olan orta yaşlı adam.
Hodbin adamın çıkışına şaşırmış gibi baktı.
“Sizin kazandığınız biraları size getirdiğim için mi hırsız oldum? Uğruna kan döktüğünüz ganimetleri. Belki de ben yanlış anladım. Sanırım siz de içeceğinizi Matar’ın avucundan yalamayı tercih ediyorsunuz.”
Hodbin ileri gittiğini biliyordu ama böyle adamlar cesareti takdir ederdi. En azından öyle olacağını umdu.
Hırlayan adam tek adımıyla oğlanın üstüne atladı ve Hodbin’i duvara dayadı. Yüzü Hodbin’in dibine girdi, eli gömleğinin ipli yakasına yapıştı ve ekşi nefesi Ayakçı’nın yanaklarına değdi.
Ama Hodbin geri adım atmadı. Gözünü bile kırpmadı. Adam sessiz bir tehditle konuştu;
“Sen kimsin ki bize ders veriyorsun Ayakçı.”
İşte o an Hodbin son cüretini ortaya koyma vakti geldiğini fark etti; “Ben size saygı duyan biriyim. Siz savaşırken kıçı amcasının koltuğunda büyüyen liderimizin aksine.” diye tısladı tiksinerek.
Matar’ın düşüncesiyle bile öfkeyle yüzünü çarpılmış gibi davranarak yere tükürdü.
Aldığının büyük bir risk olduğunun farkındaydı.
Bu korsanlar pek ala Matar’a sadık olabilirdi. Biraları elinden alıp döverek onu hırsızlıktan bir kayaya asabilirler ya da idam mağarasına götürebilirlerdi.
Sadece duyduklarıyla hareket etmişti. Aceleci ve tedbirsizce. Normalde bu kadar savsak adımlar atmayı sevmez, planlarını halatları gibi ince ince dokurdu.
Ama artık bekleyecek vakti yoktu. Kemik çok yakında ölecekti.
Hodbin sayesinde. Çok uzun olan bekleme listesi ve potansiyel rakipleri düşünülürse boşalan o yere konması için artık hızlı davranması gerekiyordu.
Güvendiği tek şey buranın kötü şöhreti ve Seyir Meclisi’nin nasılda çabuk mağaraları kapatmak istediğine dair söylentilerdi. Hodbin nefesini tuttu ve adamın onu ölüme götürebilecek sözlerini bekledi.
Ama aldığı cevap duvarlarda yankılanan bir kahkaha oldu.
Mağaranın ıslak duvarlarında adamın kalın sesi çınladı. Yer yer dişsiz olan kızıl sakallı adam kolunu onun omzuna attı ve Hodbin’i öne, kağıt oynayan grubun yakınlarına doğru çekiştirdi. Suratına hala çok yakından bakarak onu diğerlerine tanıttı;
Hodbin adama olan tiksintisini yutmaya ve nefesine tahammül etmeye çalıştı.
“Görün bakın hele şu velede. Meğer Gezgin şehrin en taşaklı Ayakçısı’ymış bu.”
Diğerleri de onun sözleriyle gülmeye başladılar. Ortamın gerginliği yumuşarken herkes oyuna dönmeye hevesli gibiydi. Sadece ona güzel diyen kadın gülümsemiyordu. Tartan zeki gözleriyle onu dikkatle süzmeye devam ediyordu.
Botlarına sokuşturulmuş ince yeşil çizgili kırmızı pantolonunun ucundan başlayıp mavi renkli, siyah sürmeli gözlerine ve sonra da dağınık kirli sarı saçlarının tepesine kadar şüpheyle onu inceledi. Onu kucaklayan korsan yanlarına oturmasını işaret edince yavaşça gözleri üzerinde olan kadının yanına oturdu.
Omzu kadının sıcak omzuna değdi.
Kadın bu dokunuştan kaçınmadı ya da irkilmedi.
Hodbin için düşmanına yakın olmak her zaman daha güvenliydi. Zaten uzun zamandır da biriyle yatmamıştı. O yüzden düşmanıyla yatağa girme fırsatını kaçırmadı.
Öne doğru eğilip tüm dikkatini kadına odaklarken, kadının belindeki hançeri ve botundaki küçük bıçağı aklına not etti. Ardından alçaktan gelen bir sesle; “Leydim.” diyerek ilk birayı kadına uzattı.
Kadının tartan gözlerinde hala bir parça şüphe olsa da dudakları yukarı seğirdi ve gözleri ondan bir an bile ayrılmayan oğlanın elindeki birayı aldı.
“Tatlı dilli Ayakçı seni.” diye takılırken kaşları hafif bir keyifle kalktı. Diğerlerine biralarını uzatan Hodbin çarpık bir şekilde sırıttı. Tekrar kadına doğru fısıldadığında içten bir mırıltıyla konuşan kişi tüm maskelerinden sıyrılmış olan kendisiydi;
“İşte onu tahmin bile edemezsin.”