İçeriğe geç

HAİNİN MÜHRÜ

Bölüm 6 · 10 dk okuma

HAİNİN MÜHRÜ

Bölüm 6

4

Arm

Arm, Lunu’nun uyuduğu döşeğin yanına, yere bağdaş kurarak oturmuş, kızın aldığı düzenli nefeslerini dinliyordu. Ellerini çilli yanağının altında birleştirip kendine yastık yapmış olan kız, sanki hayatlarında hiçbir şey değişmemiş, bilinmezin kollarına sürüklenmiyorlarmış gibi huzurlu görünüyordu. Bu o kadar şaşırtıcı değildi, çünkü Arm’ınki gibi gecelerine musallat olan canavarları yoktu onun. Uykuları sadece düşlerle dolu bir yolculuktu. Cehenneme dönen kâbuslar ise hep Arm’ın omuzlarında olurdu.

Arm gecelerinin zehirli geçmesine alışıktı aslında. Gündüzleri dünyayı nasıl parlak görüyorsa, geceleri inatla daha karanlıktı. Kalbinin içinden taşan yükleri onu uykusunda avlamak için bu karanlıkta pusu kuruyordu. Eskiden ızdırap yüklü canavarları çoğunlukla annesinin yüzüne bürünürdü ama artık kâbuslarının yeni bir yüzü vardı.

Gemi direğinden sürüklenerek götürülüp bir hücreye kapatıldıklarından beri hemen hemen her gece aynı kâbusa düşüyordu. Hep aynı şekilde başlıyordu bu karabasan. Önce şehrinin sokaklarında, gülümseyen Lunulata’yı takip ediyordu. Sonra kızın ela gözleri kocaman açılıyor, suratına panik dolu bir ifade yerleşiyordu. Gerilen çilleri yanaklarında savruluyordu. Kızın ne gördüğünü anlamak için arkasına baktığında kimse orada olmuyordu. Önüne döndüğünde Lunu’yu da kaybettiğini fark ediyordu. Her yere bakıyordu ama etrafta da kimsecikler yoktu. Ne kardeşi ne de başka bir insan. Sonra uzaklardan gelen bir çığlık duyuyordu. Tekrar dönüyor, Kaya Şehri’nin kocaman kayalıklarının tepesine kadar Lunu’nun peşinde koşan Lazlo’yu görüyordu. Kaçmak için çırpınan kardeşinin üstü başı yırtılmıştı ve her adımı diğerinden daha sarsaktı. Arm tüm gücüyle onlara yetişmek için koşuyordu. Kırmızı suratlı tekinsiz bir adam olan Lazlo kardeşinin üzerine atılamadan hemen önce onu yakalıyor ve sonra boğuşmaya başlıyorlardı. Lazlo’nun çılgına dönmüş gözlerine bakıyordu. Nefret doluydu o gözler. Adamı uçurumun kenarından itmeden hemen önce gözlerindeki öfkeyle karışık korkuyu içiyordu Arm. Lazlo düşerken onu da yakasından yakalayıp dipsiz sulara çekiyor ve karanlık sular onları yutarken Arm çığlık atmaktan başka hiçbir şey yapamıyordu. Uyandığında bunun sadece bir kâbus olduğunu sürekli kendine hatırlatması gerekiyordu.

Ama ne fayda.

Çünkü bu kâbus uyanınca bitecek türdeki kâbuslardan değildi. Gerçeğin ta kendisiydi de aynı zamanda.

Karabasanıyla gerçek arasında olan tek fark, Lazlo’nun Arm’ı da yanında götürememiş olmasıydı. Ama Arm onun düşmeden hemen önce yüzünde oluşan dehşeti görmüştü. İnsafsız kayalara çarptığında kırılan kemiklerinin sesini duymuştu. Parçalanmış bedeninden yayılan kan, denizi kızıla boyarken öylece bakakalmış, hiçbir şey yapamamıştı. Evet Kılıç’ın has adamı olan Lazlo’yu oldum olası hiç sevmezdi ama onu öldürmek istememişti.

Lazlo bir zorbaydı.

Kaba ve zalimdi ama bu onun böyle bir ölümü hakettiği anlamına gelir miydi?

Amansız bir dünyada yaşamak için amansız bir insan olmak gerçekten bir suç sayılır mıydı?

Arm bu düşüncelerine son veremiyordu. Lunu yan tarafında güvenle uyurken bunları unutabileceğini ummuştu ama yapamıyordu işte. Bazı kâbusların akıldan silinmesi öyle kolay olmuyordu.

Lunu için her şeyi yapardı. Yapmıştı da.

Belki bir gün ellerine bulaşan kanla yaşamayı öğrenebileceğini ümit etmekten başka bir şansı yoktu.

Arm düşüncelerinin adımlarını takip edip dururken demir parmaklıkların ardındaki duvara kocaman bir siluetin izi düştü. Gölgesinin peşi sıra alt kamaraya giren yaşlı korsan, sol elinde erimiş bir mum tutuyordu. Bu adam onları gemiye alan korsandan başkası değildi.

Ringo.

Ringo bindikleri geminin Serdümeniydi ve belli ki, Kaptanın da sağ koluydu. Yaşlı korsan önce onları ıslak güvertede yağmur altında bekletmiş sonra da bir hücreye kapatmış olsa bile, Arm onun sert mizacı altındaki merhametin soluk yansımasını görebiliyordu. İlk yemek vakti geldiğinde, lapa yapılmış balık püresinin yanında fazladan birer dilim ekmek vermişti onlara.

Arm hemen ekmeğinin yarısını bölüp daha sonrası için cebine koymuştu. Lunu’nun da aynını yaptığını biliyordu. Az bulunan yemeklerini kötü günler için ayırmak onlar için olağan bir durumdu.

Ringo iki gün sonra bir dahaki gelişinde onlara küf kokan bir battaniye atmıştı. Ama onları Kaptan’la konuşturmamış ya da hücreden çıkmalarına izin vermemişti. Olan biten hiçbir şeyi artık anlayamayan Arm bu yüzden kafayı sıyırmak üzereydi. Özellikle yanında mışıl mışıl uyuyan Lunu’yu gördükçe merakı içine dolan sinirine karışıyordu. Bir cevap için hangi tanrılara dua etmesi lazımdı? Arm kendini sakin olmaya zorladı. Ağzının içini ısırdı ve sinirini yutmadan hemen önce akan tatlı kanını hissetti. Gözleri hücrelerinin parmaklığına doğru yürüyen yaşlı korsanın üzerindeydi.

“Hayrola? Yine kafamıza ekmek atmaya mı geldin yoksa.” dedi Arm soğuk bir sesle.

“Halbuki ben gökten ekmek düşse yiyecek kadar sıskasınız diye düşünmüştüm oğlum.” diye takıldı adam ona bitkin bir sırıtmayla. Güneşten yanmış suratı yara izleriyle doluydu ve göz kapaklarından biri hafif aşağı sarkıktı. Arm’a bakan suratında ise düşünceli bir ifade vardı.

“Ben senin oğlun değilim.” dedi Arm çenesini kaldırarak. Lunu olsa belki daha farklı bir tavırla yaklaşırdı ona. Ağzından tatlı tatlı cevapları çeker alırdı dilinin kıskaçlarıyla. Ama Arm’a göre midyeyi biraz kızdırmak da incisini dökmesine yetebilirdi.

“Hayır sen bir Arklı’nın piçisin.” dedi Ringo basitçe.

Arm öfkeyle doğrulurken aslında midyenin kendisi olduğunu fark etti.

Bu işler hiç ona göre olmamıştı zaten.

Süslü kelimeler ve gizli niyetler Derin Deniz’in götüne girebilir.

“Bu yüzden mi bizi gemiye aldın? Ya da kardeşimin sana söylediği o şey yüzünden mi burdayız?”

“Sizi gemiye aldım, çünkü ölüm peşinizdeymiş gibi bize sığındınız oğlum.”

Arm adamın sözlerine burnundan güldü.

“Doğru ya, Gezginler yardımseverlikleriyle meşhurdur zaten.”

Adamın duruşundaki bir şey, yanında kıpırdanan Lunu’nun hareketiyle değişti. Konuştuğunda sesi artık biraz aceleciydi. Arm acaba Lunu’yu uyandırsam mı diye düşündü ama bir şey onu durdurdu. Adam buraya onunla konuşmaya gelmişti. En başından beri bu fırsatı arıyor gibiydi. Şimdi de Lunu uyanmasın diye sesini iyice alçaltmıştı.

“Ne düşünürsen düşün. Ama laflarımı iyi dinle. Kızı korumak istiyorsan dediklerimi yapacaksın. Kaptan seni görmek istiyor. Ona istediği bilgileri vereceksin. Sonra da başka hiçbir şey demeyeceksin. Gezgin Şehre döndüğümüzde iş birliğiniz için sığınma almanızı sağlayacağım. İşte böyle olacak.” dedi çarçabuk.

Arm hala başka bir alemde gezen Lunu’ya kaçamak bir bakış attı.

“Kardeşim bunu kabul etmez. Fark etmemiş olabilirsin ama onun kendi planları var.” diye itiraz etti Arm sesindeki hoşnutsuzluğu saklamadan.

“Bu yüzden seninle konuşuyorum ya oğlum. Kaptan kardeşinle konuşmayacak. O bir kadınla konuşmaz. Hele kardeşin gibi ufak tefek bir martı yavrusuyla hiç konuşmaz. Ama seninle konuşacak. Kardeşin ağzını daha fazla açmayacak. Hele bana söylediği o cümleyi Kaptan’a hiç söylemeyecek. Kellesi yerinde kalsın istiyorsan lafımı dinle.”

“Bu onun hoşuna gitmeyecek.”

“Mutlu bir ceset olmasını mı tercih edersin yoksa, mutsuz bir Gezgin mi?”

Arm adamın sözlerindeki telaşı hayra yordu. Lunu nasıl bir oyun oynuyorsa bu belli ki tehlikeliydi ama onlara bir koz da veriyordu. Kardeşini tanıyordu. Bir kozu son ana kadar kullanmadan geri çekilmezdi. Risk almayı oldum olası sevmişti kız. Ama bu sefer hayatları ortadayken risk alamazlardı. Uzlaşmak şu an en iyi seçenekleriydi. Lunu onunla aynı fikirde olmayacak olsa bile. Adamın dediklerini yapacaktı, en azından şimdilik. Ve sonra en az hasarla bundan kurtulmalarını sağlayacaktı.

Adam onu usulca hücreden çıkarırken Arm dönüp Lunu’ya tekrar bakarsa vazgeçeceğini biliyordu. Orada tek başına uyuduğunu düşünmek bile karnına bir tekme yemiş gibi hissetmesine neden oluyordu. Kaptanlarını işe yarar olduklarına ikna edip sonra hemen onun yanına dönmeliydi. Lunu’ya artık birer Gezgin olduklarını söylediğinde ne düşünecekti acaba. Alçak iç güvertede ilerlerlerken bu ihtimalle heyecanlanmasına engel olamadı. Harıl harıl çalışan tayfa onların geldiğini görünce bir anlığına duruyor ve Ringo’ya saygıyla selam veriyor onu ise eğlenerek süzüyorlardı. Arm çenesini sıktı.

Tek elli oğlana gülün tabi.

Normal değil mi? dedi kafasında yankılanan babasının gür sesi.

Yarım bir insanı neden ciddiye alsınlar?

Her zamanki sakin ve küstah tavrıyla böyle sordu ona babası.

Yarım bir insanı neden aralarında istesinler?

Ben yarım değilim!

Ama aklının içindeki hayali babasına haykırırken Arm umutsuzlukla dolmuştu bile. Tek yumruğunu sıkarak kendine gelmeye çalıştı ama bu hali babasının sesini sadece güldürdü. Arm tüm kızgınlığı bir yana, utançla yandığını hissetti. Boynu yüzüne doğru ısınırken yanlarından geçtiği korsanların yüzlerine bakamadı. Gözlerini ahşap menteşelerden ayırmadan önündeki adamı takip etti.

Kaptanın kamarası geminin salaşlığına inat şekilde görkemliydi. Ahşap duvarlarda parlak çerçeveli, yıpranmış tablolar asılıydı ve yere ipliklerle örülmüş kocaman bir bez serilmişti. Mumlarla aydınlanan loş odanın büyük bir kısmını kaplayan koyu mavi, kalın bezin üzerinde çeşitli desenler vardı. Ringo çekinmeden üzerine basınca Arm irkildi.

Bu korsanlar kafayı yemiş olmalıydı.

Üzerinde uyumayacakları bir bezi yere sermek en hafif tabiriyle ahmaklıktı.

Yine de Arm Ringo’ya ayak uydurdu ve o da çekinerek de olsa bezin üzerine çıktı. Üzerinden atılmayı beklermiş gibi tekrar beze baktı. Başını kaldırınca Ringo’nun ona doğru komik bir bakış attığını gördü;

“Hiç halı görmedin mi çocuk?” dedi keyifle.

“Kayalılar nimetleri üstüne basarak heba etmezler. Halkım kumaşları sadece sırtımızı soğuktan korumak için kullanır.”

“Öyle bön bön bakmana şaşmamalı o zaman. Eh eğer zengin ya da güçlü bir Gezginsen, üzerine basacak böyle güzel halıların olur. Birinci Dünya’dan kalmış kadim bir gelenektir bu. Hatta dinle bak, büyük dedem bana ta çocukken anlatırdı, o da kendi dedesinden duymuş, eskilerde tavanlardan koca koca altınlar sarkarmış, uçları camlarla örülü olurmuş ve camların içinden de altının sahibi her dileğinde güneş doğarmış.” dedi hevesle Ringo. Arm gözlerini kırpıştırarak heyecanla onunla konuşan adama baktı ama adamın onunla dalga geçip geçmediğine emin olamadı. Bir insan nasıl güneş doğdurtabilirdi ki. Olsa olsa bir tanrının işi olabilirdi bu.

“O dediğin şeye lamba denir sersem ve tarih dersin bittiyse çocuğu bana yaklaştır.” diye tersledi bir erkek sesi. Arm’ın adamın odadaki varlığını ancak sesini duyunca fark etti.

“Emrin olur Madrabaz.” dedi Ringo ve Arm’ı gömleğinin ucundan tutup yavaşça öne itti. Hülyalı karanlığın içinden çıkıp masasındaki şamdanlardan yayılan loş ışığa doğru ilerleyen Arm adamı görünce nefesini tuttu.

Kaptan Madrabaz en fazla kırklı yaşların ortalarında gibi görünen uzun boylu bir adamdı. Güçlü bir burna ve bir avcının keskin bakışlarına sahipti. Ayrıca tehlikeli bir şekilde yakışlıydı da. Kahverengi gür saçları kafasının arkasında sıkıca bağlıydı ve sivri bir de sakalı vardı. Rahat adımlarla yürüyüp kendini sandalyesine bırakan adam bu haliyle tahtına konan bir kral gibiydi. Başını yana eğerek gece karası gözlerini Arm’a dikti ve ayaklarını masasının üzerine doğru uzattı.

“Ark piçi sensin ha?” dedi genizden gelen davetkar bir sesle.

“Adım Arm.” diye mırıldandı Arm. Bu kadar yoğun bir ilgiyle izleniyor olması onu huzursuz etmiş olsa da sesini sakin tutmaya çalıştı.

Ama Madrabaz’ın koca kahkahası onun için beklenmedikti. Adamın haykıran gülüşüne afallayan Arm, yan gözle Ringo’ya bakmaya çalıştı ama yaşlı adamın suratı ifadesizdi.

Bunların hepsi kaçık. İşini bitir ve Lunu’nun yanına dön.

Madrabaz dermansızca kahkahasını bitirirken gözlerinden akan yaşları dövmeli elinin tersiyle sildi. Oturduğu yerde soluk soluğa kalmıştı. Parmağıyla onu işaret ederken yüzündeki eğlencenin izi ise geldiği gibi bir hızla kayboldu.

“Kolsuz bir piçe Arm adını koyduğuna göre baban senden cidden nefret ediyor olmalı.” dedi ciddi bir edayla.

Onunla uğraşılmasını bekleyen Arm’ın yine de sakin kalmak için kendini zorlaması gerekti. Ama daha cevap veremeden adamın bakışlarında yine bir şeyler değişmişti. Şimdi gözlerinde neredeyse şefkate benzeyen bir şey vardı.

“Bak genç Arm, beni sakın yanlış anlama. Ben diğer yobaz Gezgin’lerin aksine Kayalı’lara oldum olası hayranlık duymuşumdur. Siz zor şartlarda yaşayan çetin insanlarsınız. Kim ne derse desin size saygı duyulmasını hak ediyorsunuz. Bu sözümü sakın unutma. Adının ne olduğu seni tanımlamaz. Sen kimsen osundur ve eğer baban ne kadar güçlü bir oğlu olduğunu göremeyecek kadar aptaldıysa Derin Deniz onu sikebilir.” dedi.

Ayaklarını masadan indirdi ve öne doğru eğilerek samimiyetle Arm’a baktı. Ellerini kavuşturmuş şimdi tüm ciddiyetini ona vermişti.

Arm o bunları söyleyene kadar bunu başka birinden duymaya ne kadar ihtiyacı olduğunu hiç fark etmemişti. Madrabaz konuştukça içindeki öfke ve utancın yanına hafif bir gurur geldi. Karşısındaki adamın bakışları altında, hep içinde bir yerlerde olan ama ne kadar uğraşsa da yok edemediği o parçasını gördü ve sevmediği bu parçasının üstüne bir örtü gibi gururunu örttü.

Madrabaz da onun duruşundaki değişimi fark etmiş olacak ki konuşmaya devam etti ve: “Gemim Sessiz Gece’ye hoş geldin Arm. Şimdi seni dinliyorum, yaşlı kuşum Ringo benim için önemli bilgilerin olduğundan bahsetti.” dedi. Arm aslında Ringo’nun kendisinden kuş olarak bahsedilmesine ne tepki verdiğine bakmak istedi. Ama önce teyit etmesi gereken önemli bir şey vardı.

“Sığınma alacağız değil mi? Kardeşim ve ben?” diye sorarken sesindeki çaresizliğin adamların kulaklarına varmadığını umdu. Ama Madrabaz’ın yüzünde oluşan gülümseme midesindeki krampları hafifletti. Adam onunla konuşurken sesinden etrafa yayılan cismani bir yoğunluk vardı.

Doğduğu gece okyanus ruhları tarafından kutsanmış gibi.

O yüzden Madrabaz; “Faydalı olduğunuz sürece şehrimizde yeriniz hazır.” dediğinde Arm ona güvendi.

Uzun zamandır birine her şeyini anlatmak ve yüklerinden kurtulmak istiyordu zaten. Lunu olsa ona devam etmesini, geçmişi geçmişte bırakmasını söylerdi. Çünkü kendisi öyle yapmıştı. Annesini, boktan çocukluğunu, tüm geçmişini silmiş ve devam etmişti. Sanki bu çok kolaymış gibi. Ama Arm onun gibi değildi. Onun hisleri öylece gitmezdi. İçine yerleşir, orada büyür ve onu yiyip bitirerek sonsuza kadar yaşardı. O yüzden her şeyi anlatıp içinden atmalıydı. Ona annesinden, babasından, terketmek zorunda kaldığı evinden ve hatta Lazlo’dan bahsetmeliydi. Ve işte böylece kararını vermişti. Arm anlatmaya başladığında, adam hiç sözünü kesmeden onu dinledi. Arm konuştukça tüm yaraları tekrar tekrar açıldı, unutmak istediği her acısı sızlayarak kanadı ve sözleri bittiğinde aynı anda hepsi kabuk bağladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.