İçeriğe geç

GÜZELLİK

Bölüm 1 · 23 dk okuma

GÜZELLİK

Bölüm 1

1.BÖLÜM

Yağmur, bulutların ardına sakladığı bu şehre her zamankinden daha haşin yağıyordu. Devasa damlalar asfalta delercesine düşüyor, çarptığı yerden sekip etrafa sıçrıyordu. Tüm şehir bu kızgın yağmura teslim olmuş, şaşkındı sanki. Gökler, adeta yeryüzüne yüksek sesle indirilen yeni kaderlerin fısıltılarını bastırmak için bu sağanağı göndermişti. Sokaklarda kimsecikler yoktu; insanlar bu gazaptan korunmak adına köşe bucak saklanmış gibiydi.

Bu acımasız sağanağa yakalanan tek kişi Yağmur’du. Ancak bu durumdan hiç de şikâyetçi görünmüyordu. Severdi yağmuru; adı Yağmur olduğu için değil, değdiği her yeri arındırıp temizlediği için severdi. Baksana, şu sokakları bile insan kalabalığından temizlemişti. Bundan kendine bir pay çıkarmazdı elbette, çıkaramazdı da; fakat insanların kalplerini temizlemeyi hep çok istemişti.

Tam da bu yüzden Türk Dili ve Edebiyatı okuyordu. Şiiri ve yazıyı çok sever; insanın gönlünü arındırmanın en zarif yolu olarak görürdü kelimeleri. Kur’an da bir kitaptı nihayetinde ve müminlerin yüreklerini temizlerdi. Öyleyse insanın kalbine dokunan her hakikatli kelam, ruhları da paklayabilirdi. İşte tam da bu gayelerle kurduğu üniversitedeki edebiyat kulübüne doğru koşar adım ilerliyordu. Edebiyat kulübü onun için çok kıymetliydi. Orada gönüller bir olurdu, ruhlar bir… Kitap tahlilleri yapar, okudukları eserleri derinlemesine incelerlerdi. Ancak Yağmur’un en sevdiği şey, kitabın anlattığı olaylardan ziyade hissettirdiği duyguları kavramaktı. “Söylediklerine değil, hissettirdiklerine bakın kitabın,” derdi hep.

Kolundaki saate baktı. Biraz daha hızlanmazsa geç kalacağını anlayınca adımlarını sıklaştırdı. Turnikelerden geçip fakültenin ana kapısına doğru ilerledi. Bugün fakülte de en az sokaklar kadar sakindi. Merdivenleri tırmanıp otomatik kapının önüne geldiğinde şemsiyesini kapattı; üzerindeki sular süzülsün diye hafifçe salladı. Fakültenin içi derin bir sessizliğe gömülmüştü; anlaşılan çoğu kişi yağmur yüzünden okulu asmıştı.

Asansörün önüne gelip çağırma düğmesine bastı. Kabin -1’de, yani kapalı otopark katındaydı. Asansör yukarı doğru tırmanırken Yağmur’un bedenini ani bir ürperti sardı. “Yağmurdan üşüdüm herhalde,” diye düşündü; tüylerinin diken diken olduğunu hissetse de üzerinde durmadı. Bunun bir işaret, bir altıncı his olabileceği aklının ucundan bile geçmedi. Oysa bu, kaderin kurduğu görünmez bir bağın ilk sızısıydı. İnsan, türlü şekillerde bağlanırdı başkalarına; bunun hayır mı şer mi getireceğini ise asla bilemezdi. Bu bağ kimi zaman boğucu bir urgan, kimi zaman da can alıcı bir kırmızı kurdele olurdu. Hangisiyle bağlandığını ise yalnızca zaman ve kader gösterirdi.

Kabin zemin kata ulaşıp kapılar iki yana açıldığında, kaçınılmaz olarak içeridekilerle dışarıdaki göz göze geldi.

İçerideki üçlünün gördüğü manzara; yer yer ıslanmış, zayıf ve narin bir genç kızdı. İnce, oval yüzüne birkaç yağmur damlası tutunmuştu. Gözleri açık maviydi ve hafif çekikti; öyle berrak bir maviydi ki, gözbebeğindeki siyah nokta olmasa insan saydam sanabilirdi. Teni açık renk, hatta biraz solgundu. Başında, doğal duru güzelliğine tezat düşen eski siyah bir şal vardı. Yine de hiçbir şey onun buram buram yayılan narinliğini, naifliğini ve duruluğunu gölgeleyemiyordu.

Yağmur’un gördüğü manzarada ise ikisi erkek, biri kız üç kişi vardı. Ancak o tek kişi olduğundan, yalnızca biriyle tam anlamıyla göz göze gelmişti: Simsiyah saçlı bir gençle. Saçları ve gözleri zifiri siyah olan bu gencin teni, tezat oluşturacak biçimde bembeyazdı. Yanındaki diğer erkekten biraz daha kısa olsa da uzun boylu ve yapılıydı; spor yaptığı ilk bakışta anlaşılan diri bir vücudu vardı. Gözleri neredeyse akını bile örtecek kadar büyük, kömür karası ve badem biçimliydi. Kirpikleri uzun ve dümdüzdü.

Yağmur, üzerindeki üç çift meraklı bakış eşliğinde kabine bindi.

Diğer erkek kumraldı; açık kahve saçları, esmer teni ve en az yanındaki arkadaşı kadar yapılı, kaslı bir fiziği vardı. Kız ise esmerdi. Yanındaki adamlara göre daha minyon kalsa da kendi standartlarında uzun boyluydu. Mankenleri andıran kusursuz bir fiziği vardı ve tam da bunu sergileyecek tarzda şık giyinmişti. Kirpiklerinde yoğun maskara ve belirgin bir göz kalemi vardı; sürdüğü kahverengi far, irislerinin kahvesini daha da derinleştirmişti. Bunlar, Yağmur’un birkaç saniyelik dikkatli bakışlarıyla zihnine kazıdığı detaylardı. Dikkatli kızdı Yağmur; bir gördüğünü bir daha kolay kolay unutmazdı.

Kumral genç umursamaz bir tavırla telefonunun ekranına gömülürken, diğer iki çift meraklı göz Yağmur’un üzerinden ayrılmıyordu. Yağmur ne yaparsa yapsın bu tarz insanlara karşı beslediği içsel önyargıyı kıramıyordu. Çok fazla böyle ortamların içinde bulunduğundan değil; sadece onları fazla havalı, kibirli ve dünyadan kopuk buluyordu. Hele ki kendi mütevazı hayatının yanına hiç yakıştıramıyordu böylesi profilleri. “Ayrı dünyalar, ayrı hayatlar…” diye geçirdi içinden. Ardından, nereden geldiğini anlayamadığı garip bir dürtüyle dua etti: “Umarım mutlu olurlar.” İnsanlara gıyaplarında dua etmek güzeldi elbette ama hiç tanımadığı, üstelik ısınamadığı bu yabancılara karşı bu duanın böylesine içten kopup gelmesine şaşırdı. Kalp işte, bazen akıl kavramadan önce hükmünü verirdi.

Esmer kız, yani Leyla ise pürdikkat Yağmur’u süzüyordu. “Ne güzel kız…” diye geçirdi içinden. İnsanın burnu, kaşı, gözü nasıl bu kadar kusursuz olabilirdi? Leyla zamanında burnuna estetik yaptırmıştı; o günden beri insanların yüz hatlarını kusur ararcasına incelemek onda bir tür alışkanlığa, adeta gizli bir oyuna dönüşmüştü. Ne kadar yanlış olduğunu bilse de kendini durduramıyordu: “Şunun şurası eğri, bunun burası orantısız…” Ama karşısındaki bu kızda tek bir yapaylık ya da kusur bulamıyordu. “Kesin estetik var,” diye düşündü, “ama nasıl bu kadar doğal durabilir? Doktorunun numarasını mutlaka almalıyım!” Aslında Leyla da son derece güzel bir kadındı; ancak hırs ve kusursuzluk kalıpları çoğu zaman fıtratın o eşsiz kar tanelerini eritmeye yetiyordu.

Yağmur, ikinci katın düğmesine basmak için elini uzattığında düğmenin zaten yanmakta olduğunu fark edip elini geri çekti. Fakat üzerindeki o iki çift meraklı bakış bir türlü çekilmiyordu: Siyah saçlı genç ile esmer kız. Asansörlerde insanlar genelde yabancılarla göz göze gelmemek için köşe bucak kaçardı; oysa Yağmur ilk defa kendisini böylesine açıktan inceleyen insanlarla karşılaşıyordu. “Kendilerine o kadar güveniyorlar ki,” diye düşündü, “asansörde bile hiç çekinmeden insanı dikizleyebiliyorlar.” Aslında somut olarak kaba bir hareket yapmamışlardı; fakat önyargılar bir kez zihnin ağına takılmaya görsün, oradan söküp atmak kolay olmuyordu. Bunu bildiği için zihnini dağıtmaya çalıştı.

Sonunda kabin durdu ve dördü birden koridora adım attı. Yağmur hiç oyalanmadan edebiyat kulübünün toplantı odasına doğru yöneldi.

Fakültenin kulüplere tahsis ettiği bu oda küçük ama oldukça sevimliydi. Yönetim, kulüplere arka cepheye bakan, penceresi kör bir duvara açılan en kuytu odayı reva görmüş olsa da öğrenciler burayı bir yuvaya dönüştürmüştü. Saksılarda rengârenk çiçekler açıyor; Güzel Sanatlar kulübü duvarlara açık renk zemin üzerine ay, güneş ve bulutlar çizmişti. Bu neşeli havaya Tezhip kulübünün duvara astığı el emeği tablolar ağırbaşlı bir olgunluk katıyor, aralarındaki tezatlığa rağmen içeriye huzurlu bir uyum hâkim oluyordu.

Yağmur içeri girdiğinde odada sadece iki kişi vardı. Kulübün en büyük derdi üye sayısının yetersizliğiydi; normalde dört kişiydiler ama Nurcan her zamanki gibi geç kalmıştı. Ortadaki uzun masanın sağında Furkan, solunda ise Lale oturuyordu.

— Günaydın, diyerek kısaca selamladı içeridekileri Yağmur.

Furkan yarım ağızla, isteksiz bir selam verdi. Lale ise yüzüne yayılan sıcacık bir tebessümle karşılık verdi.

— Nurcan nerelerde? diye sordu Yağmur, ikisine birden bakarak.

Lale telefonunun ekranını kontrol etti:

— “İki dakikaya oradayım,” yazmıştı ama en az on dakika oldu herhalde, dedi gülerek. Mimikleri, “Klasik Nurcan işte,” der gibiydi. — Gelir şimdi.

Yağmur, “Tamamdır,” manasında başını sallayıp yerine oturdu. Edebiyat kulübünü kendisi kurmuştu ama asla tek başına bir başkan gibi davranmak istemiyordu; her şeyi istişareyle, paylaşarak hallediyorlardı. Zaten katı bir hiyerarşiyi kaldıracak kalabalık bir kitleleri de yoktu.

Daha sandalyesine yeni yerleşmişti ki, koridordan kahkahalar ve konuşma sesleri yankılandı.

— Nurcan geldi işte, dedi Lale. — Yanında kimi getirdi acaba? Yine abuk sabuk insanları toplayıp gelmese bari… — Bakalım bu seferkileri nereden buldu, diye söylendi Furkan bıkkın bir tonla.

Tam o sırada kapı aralandı ve içeri dört kişi girdi. Biri elbette Nurcan’dı; ancak hemen arkasından içeri adım atanlar beklenmedik bir sürprizdi… Yoksa her şey kaderin bir cilvesi miydi?

Asansördeki üçlü içeri girmişti.

Önce odayı şöyle bir süzdüler, sonra içerideki insanlara baktılar ve en sonunda bakışları yeniden Yağmur’a kilitlendi. Erkekler tepkilerini belli etmemeye çalışsa da Leyla şaşkınlığını gizleyemeyip gözlerini hafifçe açtı. Hatta sevimli, sıcak bir sesle:

— Merhaba! dedi.

Yağmur başını hafifçe eğerek selamı aldı. Nurcan hemen atılıp misafirperver bir edayla yer gösterdi:

— Gelin, şöyle oturun. İşte yeni üyelerimiz, başkan! — Hoş geldiniz, dedi Lale sevecen tavrını bozmadan.

Furkan ise tek kelime etmedi; kuvvetle muhtemel bu gelenlerin de diğerleri gibi kalıcı olmayacağını düşünüyordu.

— Hoş geldiniz, buyurun, dedi Yağmur mesafeli bir nezaketle. — Öncelikle tanışalım. Ben Yağmur; Türk Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisiyim.

Lale hemen araya girdi:

— Ben de Lale, İlahiyat Fakültesi 2. sınıftayım.

Gözler masanın diğer ucundaki gence çevrilince Furkan hoşnutsuz bir tavırla kendini tanıtmak zorunda kaldı:

— Furkan. Edebiyat 3. sınıf.

Furkan ile Yağmur hem sınıf arkadaşı hem de uzaktan akrabaydılar; fakat Furkan nedendir bilinmez Yağmur’dan hep nefret etmişti. Bu öfkenin altındaki asıl sebep ise ileride patlak verecekti.

— Ben Leyla, dedi esmer kız neşeyle. — Pazarlama ve Reklamcılık okuyorum, yani aslında 2,5’uncu sınıftayım…

Leyla fakülteye babasının zoruyla dönmüştü. Aslında Ali ve Miraç’ın durumu da farklı sayılmazdı. Üçünün babası ortak bir kararla karşılarına dikilmiş; “Bu okul bitecek! Yoksa kredi kartlarınızı da altınızdaki arabaları da unutun, bitti sizin bu hovardalığınız!” restini çekmişti. Leyla için alışverişe çıkamadığı, vitrinlere bakamadığı tek bir gün bile kâbusken, parasız kalma fikrine tahammül edememiş ve yarım bıraktığı okuluna tıpış tıpış dönmüştü. Gerçi “yarım bıraktı” demek bile hafif kalırdı; alttan almadığı ders neredeyse yok gibiydi.

Ali ve Miraç ise başta dik başlılık etmiş, erkeklik gururuyla “Keserseniz kesin!” demişlerdi. Ancak annelerinin ve Leyla’nın uzun yalvarışları sonucu okula dönmeyi kabul etmişlerdi. Yine de bu inadın nereye kadar süreceğini kendileri de bilmiyordu.

Sorumluluk almak onlara göre değildi; zaten ikisi de babalarının şirketinde yönetime hazırlanıyorlardı. Bu anlamsız diploma arzusunu tamamen babalarının bir cezalandırma yöntemi olarak görüyorlardı. Ailelerin asıl öfkesi, son zamanlarda magazinde çıkan çapkınlık ve gece hayatı haberlerinden kaynaklanıyordu. Üçü de çok zengin, cemiyet hayatının gözü önündeki ailelerin çocuklarıydı. Attıkları her adım dedikodu sütunlarına düşüyor; zenginlikleri ve yakışıklılıkları yüzünden etraflarında pervane olan kızlar peşlerini bırakmıyordu. Nurcan da bu ilgiden pay kapmak isteyenlerden biriydi. Babalarının bir diğer şartı da “Üniversitede bir kulübe katılıp sosyal sorumluluk faaliyetlerinde bulunmaları” olunca, Nurcan bunu fırsat bilmiş ve onları edebiyat kulübüne davet etmişti.

— Ben Ali, dedi siyah saçlı olan. — İşletme 2. sınıf.

Odaya girdiğinden beri gözlerini Yağmur’dan bir an olsun ayırmamıştı. Bakışlarında hem yoğun bir merak hem de adını koyamadığı derin bir his vardı. Yağmur ona sadece bir saniyeliğine bakıp gözlerini hemen kaçırdı. Ali içinden, “Nasıl bir kız bu?” diye düşündü. Bakışları öylesine derindi ki, insanı içine çeken dipsiz bir kuyuyu andırıyordu.

— Miraç. İşletme 2, dedi kumral olan kısaca. Sesi kalın, tok ve pürüzsüzdü. Boyu posu gibi sesi de sert bir özgüven taşıyordu. Umursamaz bir tavırla sandalyelerden birine çöktü; böylesi ortamlardan ne kadar sıkıldığı her halinden belliydi. Ali’nin gözleri ise hâlâ Yağmur’un üzerindeydi.

— Size kulüp faaliyetlerimizden kısaca bahsedeyim, diyerek araya girdi Yağmur. — İki haftada bir düzenli kitap tahlili yapıyoruz. Bazen açık havada, doğa yürüyüşlerinde toplanıyoruz. Okulun edebiyat dergisine yazılar hazırlayıp gönderiyoruz; bireysel olarak yazı yazmak isterseniz seve seve yardımcı oluruz… Bu arada ayakta kalmayın, buyurun oturun lütfen.

Ali ve Leyla’nın hâlâ kapı ağzında dikildiğini fark edince eklemişti bunu. İkisi de sanki bir dalgınlıktan uyanırcasına kendilerine gelip boş döner sandalyelerden birer tane çektiler.

Yağmur mesafeli bir insandı. Yaşadığı ağır imtihanlar mı onu bu kabuğa hapsetmişti bilinmez ama yabancılara karşı her zaman soğuk bir zırhı vardı. Normalde kulüp kurucuları yeni üyeleri bağlamak için cana yakın davranırdı; fakat Yağmur rol yapmayı becerebilen biri değildi.

— Kitap okumayı sever misiniz? diye sordu yeni gelen üçlüye hitaben.

Bu soru üzerine üçü de gayriihtiyari birbirine baktı. Derin bir sessizlik oldu. Cevap aslında son derece açıktı.

— Önemli olan baştan çok sevmeniz değil, dedi Yağmur sesini biraz yumuşatarak. — Neticede herkesin ilgi alanı farklıdır. Ancak belki de burada onlara bir şans verirseniz sevebilirsiniz.

Leyla hemen söze atıldı:

— Aynen öyle! Zaten ne kadar zor olabilir ki, okuma yazmamız olduğuna göre…

Ortamı neşelendirmek için patlattığı bu espriye yalnızca kendisi ve Nurcan katıla katıla güldü. Ancak odadaki ağırbaşlı sessizliği fark edince ikisi de mahcup bir şekilde sustu. Miraç, “Yine rezil ettin bizi,” dercesine alaycı bir bakış fırlattı Leyla’ya. Miraç ve Ali, Leyla’yı bu çocuksu halleri yüzünden tiye almaktan her zaman büyük keyif alırlardı. Beraber büyüdükleri için kardeş gibiydiler; hatta Leyla küçükken onlara zorla “Süper Üçlü” adını takmıştı ve bu yaşta bile bunun dalgasını geçerlerdi. Leyla onlara çoğu zaman gıcık olsa da ikisini de canından çok severdi. Ali ise bu kez dalga geçme fırsatını şaşırtıcı şekilde es geçmişti; adeta büyülenmiş gibi sadece Yağmur’a bakıyordu.

— Pekâlâ, dedi Yağmur toparlayıcı bir sesle. — O halde biz bugünkü tahlilimize başlayalım, siz de kulübün işleyişini görmüş olursunuz. Evet arkadaşlar, Yeraltından Notlar bize ne hissettirdi, ne anladık?

Kısa bir sessizliğin ardından kendi fikrini paylaştı:

— Ben açıkçası kendimden çok pay çıkardım ve ana karaktere kendimi oldukça yakın hissettim. Hayatı boyunca ne kadar yanlış kararlar verse de kendi zaviyesinden haklı sebepleri vardı ve bu inancından asla sapmadı. Karaktere özellikle katıldığım bir nokta var: Asaletin kanda, soyda ya da parada değil; zihinde ve ahlakta olduğunu kendine ispatlamaya çalışıyor. Belki bunu pratikte başaramıyor ama inatla savunuyor. Bence bu çok kıymetli bir duruş.

Yeni gelen üçlü şaşkınlıkla birbirine baktı. “Acaba geleceğimizi biliyorlar mıydı?” diye geçirdiler içlerinden. Daha dün Nurcan’dan duymuşlardı, kulübe adım atıp atmayacakları bile belli değildi. Konu sanki doğrudan onların şımarık, zengin hayatlarını hedef alıyor gibiydi. Tesadüf müydü? Bilmedikleri şey, hayatta tesadüf diye bir şeyin olmadığıydı; kader tevafuk ettirirdi yalnızca.

— Aynen katılıyorum, dedi Furkan alaycı bir tebessümle araya girerek. — Karakter gerçekten de sana çok benziyor. Hem huysuz ve inatçı, hem de içinde bulunduğu aciz durumun farkında bile değil.

Odayı bıçak gibi keskin bir sessizlik sardı. Herkesin gözü anında Furkan’a dikildi. Yeni gelenler ne olduğunu anlayamazken, Nurcan dişlerinin arasından, “Yine başladık…” diye homurdandı.

Yağmur başını ağır ağır çevirip Furkan’ın gözlerindeki gizli nefrete baktı. İstifini bozmadan, son derece sakin bir sesle cevap verdi:

— Haklısın. Ben de kendimden pay çıkardım dedim zaten. Keşke sen de biraz kendine pay biçebilseydin Furkan. Neticede marifet, karşındaki insanın kusurlarını saymak değil; önündeki satırlardan kendi nefsine bir pay çıkarıp terbiye olabilmektir. Olgunluk deniyor genelde buna. — Aynen öyle, dedi Furkan altta kalmamaya çalışarak. — Ben de insanlara ve kitaplara bakıp ders çıkarıyorum zaten. Ne hatalar yapmışlar iyice görüyorum ki aynı zavallı durumlara ben düşmeyeyim, değil mi? — Bu niyetin çok takdire şayan, dedi Yağmur gözlerini kısmadan. — Ama emin ol, insan kendi hatalarından öğrendiği kadarını başkalarından öğrenemez. Hata yapmaktan bu kadar korkup kibirlenirsen, etrafında hata yapan binlerce insan görsen de bir arpa boyu yol alamazsın. Sonuçta kusursuz kul yoktur ama kendini kusursuz sanan gafiller çoktur. En büyük günah kibirdir ve kibir, insanın kendini mükemmel görmesinden doğar.

Odadakilerin başı bir tenis maçındaymış gibi Yağmur ile Furkan arasında gidip geliyordu.

Ali’nin kaşları çatılmıştı; bu Furkan denen çocuktan ilk saniyede nefret etmişti. “Bir erkeğin, bir kadına karşı böyle laf sokma çabası da neyin nesi?” diye geçirdi içinden öfkeyle. “Sana ne ulan kızın hatasından, eksiğinden!” Ancak tam o anda göğsünün ortasına ağır bir taş oturdu. “Aralarında geçmişe dayalı bir şey mi var acaba?” diye düşündü. Sonra kendi kendine kızdı: “Sana ne oğlum, tanımıyorsun bile insanları!”

— Benim de dikkatimi, başkahramanın kendini ezdirmeme çabası ama en sonunda yaşadığı derin aşağılık kompleksi yüzünden sevdiği kadını bile ezmesi çekti, diyerek Lale hızla söze girdi. Her zamanki gibi bir kalkan gibi araya girerek gerginliği dağıtmayı başarmıştı. — Dostoyevski karakterlerini genelde böyle kuruyor. Öteki kitabındaki adam da benzer bir buhranın içindeydi…

Lale’nin müdahalesiyle tahlil rayına oturdu.

Leyla, Ali ve Miraç konuşulan terimlerin çoğunu tam olarak kavrayamasalar da büyülenmiş gibi dinlediler. Masadakilerin diksiyonu, kurdukları edebi cümleler ve kendilerini ifade edişlerindeki duruluk insanı cezbediyordu. Kitap okumak insana böyle muazzam bir ifade kudreti veriyordu demek ki… Hele ki Yağmur konuştuğunda; az önceki o soğuk, mesafeli kız tamamen yok oluyor, yerine kelimelerin ahenginde kaybolmuş tutkulu bir edebiyatçı geliyordu. Kitapları ne kadar derinden sevdiği her bir mimiğinden okunuyordu.

Toplantının sonuna geldiklerinde Yağmur toparlayıcı bir tonda konuştu:

— Lütfen herkes bu kitapla ilgili aldığı şahsi notları Word dosyasına döküp bana göndersin. Yeraltından Notlar mühim bir eser, dergiye göndermek için güzelce derleyelim. Kaç zamandır aksatıyoruz, yayın kurulundan da özel bir rica geldi zaten.

Ciddiyetle konuşurken bir anda yeni üyelere döndü:

— Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz, umarım ilk toplantıdan sıkılmamışsınızdır. — Kesinlikle hayır! dedi Leyla heyecanla söze atılarak. — İlk defa bir kitap tahliline katılıyorum ama inanılmaz keyif aldım. Hatta keşke ben de okumuş olsaydım da bir şeyler söyleseydim dedim.

Kıza karşı öyle içten ve hayranlıkla gülümsedi ki, onunla bir an önce samimi bir bağ kurmak istediği her halinden belliydi.

— Bir dahaki sefere sen de yorum yaparsın inşallah, dedi Yağmur sesindeki mesafeli zırhı yeniden kuşanarak.

Leyla bir an için yine o görünmez duvara toslamıştı. Fakat hayatı boyunca her istediğini elde etmeye alışmış biri olarak bu soğuk tavır onu yıldırmadı; aksine içindeki kazanma hırsını daha da biledi.

— Sıradaki kitabımız Halil Cibran’dan Ermiş arkadaşlar, diye duyurdu Yağmur. — İnşallah iki hafta sonra yine perşembe günü aynı saatte buluşuyoruz. Daha önce okumuş olanlar da lütfen tekrar gözden geçirsin; ben öyle yapacağım. Çünkü bazı kitaplar her okuyuşta bambaşka kapılar aralar insana. Derslerinize, işlerinize geç kalmayın. Hepiniz Allah’a emanet olun.

Leyla hızla telefonuna kitabın adını not etti; bu toplantıları kaçırmaya hiç niyeti yoktu. Masadakiler yavaş yavaş toparlanıp çıkarken Miraç da kalkmak için hamle yaptı. Fakat Ali ve Leyla yerlerinden kıpırdamadan, masadaki defterlerini toplayan Yağmur’u izlemeye devam ettiler. Yağmur başını kaldırıp onlara baktı; “Hâlâ ne bekliyorsunuz?” der gibiydi bakışları.

Leyla tatlı bir ses tonuyla konuştu:

— Şey… Bugün fakültedeki ilk günümüz de, epeydir ara verdiğimiz için buraları unutmuşuz. Bize kampüsü gezdirmeye ne dersin? Hem biraz laflarız, kahve içeriz.

Soğuk bakışlara karşı masum yavru kedi ifadesini takınmıştı.

— Üzgünüm, işim var, dedi Yağmur kestirip atarak.

Tam çantasını omzuna asıp kapıya yöneliyordu ki, arkasından gelen kalın bir erkek sesi onu durdurdu. Konuşan Ali’ydi:

— Bu kitapları nereden temin edebiliriz? Senin aldığın, önerdiğin belirli bir kitapçı var mı?

Leyla içinden, “Helal olsun be Ali!” diye geçirdi; oltayı tam on ikiden vurmuştu.

— Yani biz pek kitap kurdu sayılmayız, dedi Ali adımlarını ona yaklaştırarak. — Ama bize aldığın yeri gösterirsen, belki biz de müptelası oluruz bu işin. Ne dersin?

Yağmur’u en zayıf noktasından yakalamışlardı: İnsanların kalbine kitap sevgisini aşılamak… Yağmur önce duraksadı, üçünün de yüzüne tek tek baktı. Masada kalan son defterini haki renkli bez heybe çantasına koyup çaprazlama taktı. Ali ve Leyla merakla onun ağzından çıkacak cevabı bekliyordu.

— Benimle gelin, dedi Yağmur kısaca.

Şaşkınlıkla hemen peşine takıldılar. Miraç arkadan kısık sesle söylendi:

— Ne oluyor oğlum, nereye gidiyoruz biz?

Leyla işaret parmağını dudağına götürüp fısıldadı:

— Sus duyacak! İnşallah arkadaş oluruz ya… Belki de güzel bir kafeye götürüyordur. — He ya, kesin kafeye götürüyordur, dedi Miraç alayla. — Kız sabahtan beri buz dağı gibi, bekle sen arkadaş olursun. Umarım tenha bir yere çekip bizi kesmeye falan kalkmaz.

Ali güldü:

— Ne o lan, bir buçuk metrelik kızdan mı tırstın? Korkma, ben seni korurum. — Hadi lan oradan! Asıl ben seni korurum. Küçücük kızdan niye korkacakmışım, dalga geçiyorum işte!

Miraç’ı gaza getirmek her zaman çocuk oyuncağıydı; özellikle cesaretine laf edildiğinde anında diklenirdi. Hızlanıp Yağmur’un yanına vardı:

— Nereye gidiyoruz tam olarak?

Bu sırada asansörü pas geçip doğrudan merdivenlere yönelmişlerdi; daha doğrusu Yağmur yönelmiş, onlar da peşinden sürüklenmişti.

— Kitapçıya, dedi Yağmur önüne bakarak. — E hani senin acil işin vardı? diye sordu Miraç.

Leyla arkadan Miraç’ın sırtına sert bir çimdik atıp susmasını işaret etti.

— Evet, öyle zaten, dedi Yağmur sadece.

Üçü de bir şey anlamadan birbirine baktı. Yağmur ana giriş kapısı yerine fakültenin arka yangın çıkışına yöneldi; onlar da annesini takip eden yavru ördekler gibi sessizce peşinden yürüdüler.

Dışarı çıktıklarında yağmur şiddetini kaybetmiş, yerini hafif bir çisentiye bırakmıştı. Havanın biraz açmasıyla birlikte kampüs bahçesinde tek tük öğrenciler belirmeye başlamıştı. Ancak ortada garip bir durum vardı: Yanlarından geçtikleri neredeyse herkes durup onlara bakıyor, ardından kendi aralarında fısıldaşıyordu. Bu ilgiye fazlasıyla alışkın olan üçlü durumu zerre umursamadı; fakat Yağmur bu bakışlardan fena halde rahatsız oldu.

“Tam da tahmin ettiğim gibi,” diye geçirdi içinden. “Girdikleri her yerde aşırı dikkat çeken tipler bunlar. Kesinlikle uzak durmalıyım.”

Dikkat çekmekten oldum olası nefret ederdi. Bazen duru güzelliği yüzünden kendisi de bakışların hedefi olurdu ama bundan hiç hoşlanmazdı. Zaten Ali ile Leyla da ilk andan beri onu göz hapsine almıştı. Ortamın bu tuhaf gerginliği canını sıktı.

Ali araya girdi:

— Eğer gideceğimiz yer uzaksa arabalarla geçelim, istersen bırakabiliriz.

“Arabalar demek…” diye düşündü Yağmur. Aslında şaşıracak bir durum yoktu; burası vakıf üniversitesiydi ve kampüste lüks arabalar görmek sıradan bir manzaraydı. “Demek bunlar da o zengin tayfadan…”

— Gerek yok, yakın zaten, diyerek adımlarını hızlandırdı Yağmur.

Otomatik kapıdan bahçeye çıktılar. Gökyüzü hâlâ gri bulutlarla kaplıydı, serin bir çisenti vardı. Şemsiyesini açma gereği duymadı; hafifçe ıslanmanın kimseye bir zararı olmazdı. Yürürken nemli, taze toprak kokusunu derin bir nefesle ciğerlerine çekti. Bu sırada arkadaki adım seslerinin seyreldiğini fark edip başını geriye çevirdi.

Leyla, yağmurdan dolayı kayganlaşan ıslak mermer merdivenlerden bilmem kaç santimlik ince topuklularıyla inmeye çalışıyor; düşmemek için panikle Miraç’ın koluna yapışmış, sendeliyordu. “İnsan bu havada neden kendine böyle bir işkence eder ki?” diye düşündü Yağmur hayretle.

Tam o anda arkada kalmamış, hemen yanı başında yürüyen Ali’yle göz göze geldi. Çocuk ona muzip bir ifadeyle gülümsüyordu. Yağmur, “Bu çocuğun derdi ne?” dercesine onu baştan ayağa süzdü.

— Aklından ne geçtiğini çok iyi biliyorum, dedi Ali gülümsemesini bozmadan.

Yağmur sorgulayıcı bir edayla baktı:

— Neymiş o? — “Bu yağmurda bu kız deli mi de topuklu ayakkabı giymiş?” Dıııt, doğru cevap! O kız harbiden azıcık delidir.

Yağmur anlam veremeyerek baktı yüzüne. Bu yabancının gereksiz neşesi ve laubaliliği tuhafına gitmişti.

— Anladım, dedi soğukça.

Bu sırada diğer ikisi de güç bela yanlarına yetişti. Yolculuğun geri kalanı sessiz geçti. Leyla ve Ali’nin havadan sudan sohbet açma çabaları, Yağmur’un tek kelimelik mesafeli cevaplarıyla duvara tosluyordu; kızın kapılarını aralamak imkânsız gibiydi. Leyla ise topukluları yüzünden içinden feryat ediyordu. “Yakın dediği bu muydu yani? On dakikadır yürüyoruz, ayaklarım koptu!” diye içinden saydırıyor, acıdan çığlık atmamak için dudaklarını ısırıyordu.

Sonunda dar bir ara sokağa saptılar. Yan yana dizilmiş birkaç kırtasiye, sevimli küçük kafeler, bir mahalle bakkalı ve salaş bir ev yemekleri lokantası vardı. Burası dış dünyadan kopuk, nostaljik bir ara sokaktı. Daha önce hiçbirinin yolu buralara düşmediği için etrafı merakla incelediler. Kafeler o kadar küçüktü ki dışarıya birkaç ahşap masa sandalye atmışlardı; bu da zaten dar olan sokağı iyice sıkıştırmıştı. Zemin ise tamamen tarihi Arnavut kaldırımıydı. Dakikalardır ayakkabılarıyla savaş veren Leyla, bu taşları görünce yeni bir cepheye düşmüş gibi hissetti; neredeyse oracığa çöküp ağlayacaktı.

Fakat Yağmur’un o naif ama mesafeli sesi duyulunca dikkat kesildi:

— Geldik, şurası.

Köşedeki küçük, eski bir sahafı işaret etti. Hep birlikte içeri girdiler.

İçerisi tavana kadar uzanan ahşap raflarla ve binlerce kitapla doluydu. Havaya sinmiş o tanıdık eski kâğıt kokusu, hafif bir kavun esansıyla harmanlanmıştı. Girişin sağında kasa vazifesi gören küçük, ahşap bir masa duruyordu. Üzerinde eskitme defterler, rengârenk ayraçlar ve çeşitli dolma kalemler vardı. Masanın hemen arkasında ise depoya açıldığı belli olan yıpranmış bir kapı yer alıyordu. Leyla’nın gözü masanın kenarındaki rengârenk tüylü kalemlere takıldı; çocukken başka hiçbir kalemle yazı yazmazdı. Bu dükkân, üçüne de tarif edilmez bir nostalji ve huzur hissettirmişti.

— Cengiz abi, ben geldim! diye seslendi Yağmur çantasını omzundan indirirken.

İçerideki depodan kırklı yaşlarında, kısa boylu, gözlüklü bir adam çıktı. Şakaklarındaki saçlar dökülmeye başlamış, saçına sakalına yer yer kırlar düşmüştü. İpi boynundan sarkan gözlüğü burnunun ucuna doğru kaymıştı ve bu detay onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu.

— Hah, geldin mi kızım? dedi Cengiz abi babacan bir sesle. — Biz de az önce yeni kolileri indirdik. Geçen gün boşalttığımız raflara dizilecekler, hepsi yerde duruyor. Kalabalık yapmasın, el atıver hemen.

O zaman yerde duran koli koli kitapları fark ettiler. Yağmur hızla çantasını depoya bırakıp geri geldi.

— Hemen başlıyorum abi, dedi tezgâhın üzerinden maket bıçağını alırken.

Tam o sırada dükkânın ortasında şaşkınca dikilen üçlüyü fark etti Cengiz abi.

— Buyurun gençler, bir şeye mi bakmıştınız?

Yağmur yere çömelip kolilerin koli bandını keserken araya girdi:

— Abi, arkadaşlar bizim kulübe yeni katıldılar. Tahlil kitabını almaya geldiler.

Leyla adama samimi bir tebessümle, “Merhaba,” dedi, ardından hızla Yağmur’a döndü:

— Sen burada mı çalışıyorsun? — Evet, dedi Yağmur başını kaldırmadan. — Nereden kitap alacağınızı bilmiyordunuz ya, buradan temin edebilirsiniz. Fakülteye de yakın zaten, sizin için kolaylık olur. — Demek sonunda kulübüne yeni üyeler buldun! dedi Cengiz abi sevinçle. — Ee, hangi kitabı okuyacaksınız bu hafta? Bekletmeyelim arkadaşları. — Ermiş.

Kısa cevabının ardından koliden çıkardığı kitapları kucağına alıp raflara yöneldi Yağmur.

— Abi, dünya klasiklerini bu tarafa diziyorum? — Aynen kızım, üst rafa da devamını yerleştirirsin.

Cengiz abi raflardan birine uzanıp elinde üç adet Ermiş kitabıyla gençlerin yanına geldi:

— Bir tane mi alacaksınız, yoksa ayrı ayrı mı?

Üçü de anlamaz gözlerle adama baktı. Leyla atıldı:

— Üç kişiyiz, neden bir tane alalım ki? — Bazen öğrenci arkadaşlar tek kitap alıp sırayla okuyorlar, daha ekonomik oluyor, dedi adam gülümseyerek. — İsterseniz kiralayabilirsiniz de; yıpratmadan getirirseniz sembolik bir ücrete geri alırım. — Kitap kiralanabiliyor mu cidden? Çok iyiymiş, dedi Leyla şaşırarak. — Ama biz üç tane satın alalım lütfen, ben bunlarla ortak kitap okuyamam, sayfalarını falan yırtarlar.

Adam barkodu okutup ekrana baktı:

— Yüz lira tanesi.

Üçü de afalladı. Kitap zaten oldukça inceydi ama uzun zamandır kitap alışverişi yapmadıkları ve bir de “kiralama” lafını duydukları için çok daha pahalı bir şey beklemişlerdi. Miraç hemen cüzdanını çıkardı:

— Abi sen bize üç tane ver, kart geçiyor mu? — Geçer evladım, tek mi çekeceksin? — Aynen abi, hepsini buradan al, diyerek kartını uzattı Miraç.

Leyla ise tezgâhtaki tüylü kalemlerden birini kaptığı gibi kitapların üzerine bıraktı:

— Bir de şu kalemi ekleyelim lütfen!

Ali ise tüm bu konuşmalar boyunca kenarda sessizce durmuş, Yağmur’un kitapları raflara dizme telaşını izliyordu. Genç kız her bir kitabı sanki kırılacak paha biçilmez bir kristalmiş gibi narin, özenli ve şefkatli hareketlerle yerleştiriyordu. Ali bu naifliği büyülenmişçesine seyretti; içine tarif edemediği bir hayranlık dolmuştu. Saatlerce hiç konuşmadan izlenebilecek huzurlu bir tabloya bakar gibiydi.

— Ali! Hadi oğlum, aldık kitapları, gidiyoruz!

Miraç’ın seslenmesiyle Ali sanki derin bir rüyadan uyanırcasına irkildi. Gözlerini kırpıştırdı. “Nasıl bu kadar hızlı çekebildi beni bu kız içine?” diye düşündü; ardından kendi kendine hafifçe alay etti: “Büyücü müdür nedir…”

Leyla, Yağmur’un yanına adımladı:

— Yağmur, seninle tanıştığıma gerçekten çok sevindim. İnşallah fakültede bol bol karşılaşır, sohbet ederiz. Görüşmek üzere!

Ardından elini uzattı. Bu kıza içi fena halde kaynamıştı; mesafeli ve soğuk da davransa onda garip bir çekim, temiz bir hava buluyordu.

Yağmur önce tereddütle kıza uzatılan ele baktı. Sonra yine aynı çekingenlikle, damarları ve kemikleri belirgin olan incecik elini uzattı. Elleri yapı gereği hep hafifçe titrerdi; yine öyle oldu. Leyla’nın sıcacık, yumuşak elini sıktı. Kendi buz gibi parmaklarına tezat bu sıcak temas, Yağmur’un da içini bir anlığına garip bir huzurla doldurdu.

— Ellerin buz gibiymiş! dedi Leyla şaşkınlıkla.

Hava o kadar da soğuk sayılmazdı. “Kansızlıktandır herhalde,” diye geçirdi içinden; ellerinde neredeyse hiç et yoktu, fazlasıyla çelimsizdi. Kız gerçekten çok zayıftı. Üzerindeki salaş, bol kıyafetler saklasa da hem fazlasıyla minyon hem de zayıftı. “Kaç kilodur ki bu kız? Kırk beş ancak vardır…” Kendisi fit kalabilmek için kırk takla atarken, karşısındaki kızın bu duru zarafeti Leyla’nın ona olan sempatisini bir kat daha artırdı.

Yağmur elini yavaşça geri çekti:

— Görüşürüz, diyerek işine geri döndü.

Üçü de Yağmur’a son bir kez bakıp sahaftan ayrıldılar. Yağmur tamamen raflara odaklanırken, Leylalar biraz soluklanmak ve sohbet etmek için sokağın başındaki küçük kafelerden birine geçtiler.

Leyla her zamanki gibi latte, Ali sert bir americano, Miraç ise tavşan kanı bir çay söylemişti. Çay, Miraç için vazgeçilmez bir hayat felsefesi gibiydi; hangi lüks mekâna giderse gitsin çay içer, içmediği zamanlarda ise tahammülsüz ve asabi bir adama dönüşürdü.

— Of ya! dedi Leyla elindeki ince kitaba oflayarak bakarken. — İncecik diye sevinmiştim ama açtım baktım, hiçbir şey anlamıyorum! Ne konuşacağım ben toplantıda?

Ali sigarasından derin bir nefes çekip dumanını havaya üfledi:

— Söylersin bir şeyler işte. Hem sen fazla zorlama kendini; maazallah yıllardır çalışmayan beyin hücrelerin isyan bayrağını falan çeker!

Leyla kızgın bakışlarını geniş geniş sırıtan ikiliye çevirdi:

— Siz sanki edebiyat profesörüsünüz! Çok okuyordunuz ya… Asıl siz dikkat edin de o ölü hücreleriniz yüzünden benim kadar bile konuşamamazlık etmeyin. — Hiç de bile, dedi Miraç gururla göğsünü kabartarak. — Ben ortaokuldayken macera kitapları okurdum bir kere, anlarım yani. — Aferin sana! dedi Leyla göz devirerek. — Sen macera kitabı okusan ne yazar, yine aynı kalassın, yine aynı kalas! — Bana bak kızım, düzgün konuş benimle! Sensin kalas. En son ilkokulda Cin Ali okumuşsun; ben en azından denemişim, asıl sen umutsuz vakasın. — Ben senin kızın değilim! Hem benimle didişmeyi bırakın da ne yapacağız onu düşünelim. — Büyütecek bir şey yok, dedi Ali ciddileşerek. — Okuyacağız, ne anladıysak fikrimizi söyleyeceğiz. Bu kadar kasmaya gerek yok. — Ya rezil olursak? Baksanıza odadakilere, nasıl akıcı, nasıl derin konuşuyorlardı…

O sırada Ali’nin aklına yine kulüpte Yağmur’la laf dalaşına giren o ukala tip geldi: Furkan. Çocuğa fena halde bilenmişti. “Kim lan bu herif, kim olduğunu bir araştırsam mı?” diye düşündü gayriihtiyari. Sonra saçmaladığını fark edip bu fikri kafasından savuşturdu. Ama bir dahaki toplantıda o çocuğu çok daha dikkatli izleyecekti; orası kesindi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.