Güzel buğday tarlalarının renk tonları, güneşin ışıltısını yansıtarak sanki güzel çiçeklermiş gibi bir görüntü yaratıyordu. Güneş tarlanın önünde ki taş yoldan geçen insanların yanaklarını öpüp onlara kırmızı izler bırakıyordu. Erkekler el arabaları ile geziyor, kadınlar nehire çamaşır yıkamak için yol alıyor ve çocuklardan bağızıları tarlalarda saklambaç oynuyordu. Uçsuz bucaksız gibi görünen bir kocaman tarlanın ortasında genç bir hanım vardı. Bu hanım Rosewood. Ailesinin biricik kızlarıydı. Saçları ipek kadar yumuşak, hatları güneş kadar sıcak ve sesi herhangi bir cıvıltıdan daha hoştu. Rosewood tarlaların arasında kendisine bir süre insanlardan uzaklaşmak için müsait bir alan ararken uzaktan birisinin ona yetişmeye çalıştığını işitti:
"Mary! Beni bekle lütfen..." Bu kız Eleanor. O da Everly ailesinin en büyük kızı. Kendisi çoğu erkeğin hoşuna gitmediği, biraz serseri tipli bir kız. Elbiseyi andıran kıyafetler giymez ve saçlarını asla omuzlarından bir kere olsun sarkıtmaz. Hayat ona her zaman güçlü olmayı öğretti.
Mary öncelikle omzunun üzerinden, ona doğru koşan kıza baktı ve sonra tamamen ön görünümünü ona doğru dönüp selamlar şekilde gülümsedi. Mary ellerini beyaz elbisesinin alt kısmını tutmaya indirdi. Elbisesinin eteğini biraz olsun kaldırdı ve etekleri ayak bileğinin biraz üstüne çıktı. Bu demek oluyor ki beraber bir süre yürüyecekler:
"Eleanor. Sonunda geldin. Bir an olsun gelmeyeceğini düşündüm. Seni bu kadar geç kalmayı sağlayan neydi?" Dedi Mary. Diğer kız o sırada öne doğru çökmüş, nefesini toparlıyordu.
Eleanor, dizlerinden destek alarak dogrulmayı başardı ve son bir iç çekerek Marye baktı:
"Kusurumu tek seferlik münferit olarak gör sevgili Mary'im. Buraya gelmek için cani babamı nasıl iknalara boğduğumu bilemezsin..." Eleanor babasının varlığı konuşmada geçtiğinde burnundan nefes verdi ama yine de Marry'in güzel gülümsemesi hattına neşesini yitirmedi.
Mary, başını yana eğip gülümsedi. Sonrasında yeniden doğruldu ve eteklerini tek eliyle kavrayıp, diğer elini Eleanora uzattı. Eleanor kendisine uzatılan ele karşı biraz olsun ne yapacağını bilemez oldu. Mary elini daha da ileriye uzattı ve konuştu:
"Hadisene Eleanor. Bir an önce yola çıkalım!" Dedi Mary. Neşeli tonu, Eleanora yeterli güvenceyi veriyordu.
Eleanor, Mary'in davet ettiği elini kabul etti ve elini tuttu. Mary önden ilerlemek üzere, beraber tarladan çıkmak üzere ilerlediler.
Beraber koca ağaçların ardından geçtiler. Bir kaç küçük başlı hayvan ile karşılaştılar ve sonra 'özel bölgelerine' vardılar. Bir ağacın altında bir çalı dolusu yabanmersinin olduğu, ağaçlar ile uzaktan görünmesi zor olan, özellikle ikisinin geldiklerinde vakit geçirmek için yere serdikleri dokuma örtü duruyordu. (Taşlar ile her bir yanını sabitlenmişti.) İkili beraber yabanmersinlerinin olduğu çalılara yaklaştılar. Eleanor artık Mary'in elini bıraktı ve sırtını ağaca yaslayarak dinlenicek bir yer buldu. Mary ise yerde ki uzun bir zamandır orada duran halının üzerine oturdu. Eleanor etrafa bir kez baktı ve başında ki gevşek örtüyü zamamen çıkarıp bir kenara attı. O şeyi takmaktan tamamen rahatsızdı. Mary bir şey demeden örtünün üzerinde oturmaya devam ediyordu. Elanor kollarını göğüs altında birbirine dolayıp, Maryi süzer şekilde baktı:
"O dediklerinde ciddi miydin? Uçmak çok absürt bir hayal." Eleanor kendi dediği şeye kıkırdadı.
Mary, 'uçmak' ifadesi geçtiğinde gözleri refleks olarak gökyüzüne kaydı ve sonra yeniden Eleanora baktı. Mary yorgun bir gülümseme verdi ama bir o kadar da samimi bir ifadeydi:
"Uçmak sadece kuş olup uçmak ile ilgili değil, sevgili Eleanor. Uçup gitmek, bazen olmak istemediğin yerden kaçmaktır. Gökkuşağının ardı ya da bulutların üstünde buralardan daha güzel bir hayat olup olmadığını merak etmek ile ilgili bu hayal. Yani sadece uçmak ile ilgili değil..." Kendini anlatan Mary, konuşmasında tutkuluydu.
Bu hayal ne kadar imkansız olması, aslında bu hayatın bir hayal dışında bir görüş olduğunu gösteriyordu.
'Buralardan daha güzel bir hayat olup olmadığını merak etmek ile ilgili bu hayal.' Eleanor bu söz karşısında üçüncü gözü ile Marye bakar gibi ciddi bir şekilde onu dinledi. O anda Mary başka bir yöne bakıyor olsa bile ona bakmaya devam etti. Eleanor dudağının tek bir köşesini kıvırttı ve somurtur bir halde göründü:
"Seni bulutların ardında kaybetmek istemezdim. Seni buralarda ararken, bulutlarda nasıl bulabilirim?"
"Seni terk etmezdim. Seninle yepyeni bir hayat isterdim."
Bu cümle Eleanora biraz olsun ağır geldi. Kasvete benzemeyen, yerine daha yoğun bir duyguydu. Eleanor başını başka bir tarafa çevirdi. O sıra da yerde oturan Mary, Eleonaraya bir yaban mersini uzattı:
"Yaban mersini?" Dedi Mary. Bu soru bir ikramdan daha çok birer dikkat çabasıydi. Eleanor başını aşağıya doğru eğdi ve sonra düşünmeden Mary'in elinden aldı.
"Yaban mersini."
Doğanın belki de en ilginç olan, gece kadar güzel görünen, nadir meyvelerinden birisidir yabanmersini. Yabani olsa da kendince zarifliği, onu vahşi ormanın süsü yapar.