Sırtımdaki yükün ağırlığı sadece sepetimdeki kağıt parçaları ve hurdalar değildi. Her adımımda omuzlarımda yer edinen yükün ta kendisi yaşama çabasıydı. Hastane odasında nefes almak ve kendi hayatına devam etmek için çabalayan; yardım bekleyen ve benden başka kimsesi olmayan annemdi. Karnımdaki bebek için yemek yemesi zorunlu olan ama kocası tarafından önce aldatılıp sonra terk edilen ve sokağa atılan, yiyecek bir şey bulamayan da bendim. Neye üzülecektim ben böyle? Ölüm döşeğinde yatan benden medet uman anneme mi ? Kendimin bulunduğu bu duruma mı? Yoksa henüz daha doğmamış ve hiçbir suçu olmayan masum bebeğime mi üzülecektim? Kalbim delicesine çarpıyor ve ağrıyordu. Elimden hiçbir şeyin gelmemesi beni daha da şaşkınlığa uğratırken gözümden süzülen yaşların farkında değildim. Kolumun tersiyle gözyaşlarımı silerken omuzumdaki sepeti taşıyamayacağımı sonradan fark ettim ve bir anlığına düşürdüm. Gözlerim yerdeki sepetten ayaklarıma kaydığında istemsizce kendimden utandım. Kendi kendimi soktuğum bu durumdan utandım. Parçalanmış ve işlevinin hakkını vermeyen ayakkabılarım ise gülünç bir durumdaydı. Biraz yukarı baktığımda çamurdan ve kirden rengini kaybeden; pantolon demeye bin şahit, dizleri yırtılmış kumaş gözlerime değindi. Artık üşümüyordum.
Yerdeki sepete bakarken, dağılan kağıtların rüzgarda savruluşunu izledim. Sanki savrulan onlar değil de benim haysiyetimdi. O kağıtlar da öğrencilerime okuduğum umut dolu mısralardı. Ben bir Edebiyat öğretmeniydim. Kelimelerimle, cümlelerimle çocukların hayatlarına birer parıltı katmak için vardım. Mesleğimi de çok seviyordum. Ayrıca Erolla lisede, okulun arka bahçesinde tanışmıştık. Hayatın henüz toz pembe olduğu sıralar, her şey öyle güzel geliyordu ki çocuk kalbimize. Sonradan onun da bir öğretmen olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Liseden sonraki hayatlarımızda yoktuk fakat Atamamın geldiği zamanlarda yeniden bir parkta karşılaştık.
Ve benim onu görünce gözlerim parıldar, ışık saçardı etrafa. Lisedeki gibi komikti hala. Gülünce yanaklarında oluşan kırışıklıklar nedensizce hoşuma giderdi. Resmen ona takılı kalmıştım. 27 yaşımdayken beklemediğim bir an evlilik teklifi etmişti. Birbirimizi severek, zorlukların üstesinden gelerek imza atmıştık o kağıda.
Ama o masum lise aşkı; zamanla yerini leş gibi, alkol kokan bir kabusa bıraktı. Erol değiştikçe benim ona olan sabrım tükeniyordu. Sevgi, yerini nefret ve kine bırakırken ona olan aşkım bitmişti. Ama onu her gördüğümde yine gözlerim dolar istemsizce ağlardım. İçindeki o merhametli, sevecen adam ölüp, yerine; kaba, şiddete meyilli bir adam gelmişti. Maaşını barlarda, meyhanelerde yerken evin yolunu bulamaz oldu. Bazen günlerce eve dahi gelmezdi, telefonlarımı açmazdı. Yükler tamamen benim üzerime çuval misali çökmüşken, karakollardan Erol'u topladığım oldu. Evin bütün sorumluluğu benim üzerime kalmışken işin içinden tek başıma çıkamadım. Bir yandan ev bir yandan da okul, annem derken neye uğradığımı şaşırdım. Tek bir maaşla evi geçindiremedim. Erol'unsa kumarda yediği paraların haddi hesabı yoktu. En son evi de kaybettik. Ben okulda çocuklarıma "iyiliği" anlatırken, evde sabahın 5inde kapıyı yumruklayan "kötülükle" savaşıyordum.
Sonra "Ebru" hayatımın her yerinden fırlayıverdi. Önce Erolla bitmek bilmeyen gece hayatlarını; barlarda içtiklerini ve beraber sabahladıklarını öğrendim. O Erol'un parasını yedi. Sonra Erol onun parası için beni terk etti. E bir de evime kadar gelip utanmadan Erol'u soruşturması yok muydu bu kadının... İşte o an onunla nihayetinde yüz yüze gelebildim.
Yaşı annemden gençken benden yaşça büyüktü. Tahminimce 50lili yaşlarındaydı ve yaşının zıttına iddialı giyiniyordu. Parasının kokusunu 50 metre öteden alabilirdiniz. Zenginlik içinde yokluk çekiyor gibiydi adeta. Erolla ne işi olabilirdi ki? Bilemiyordum. Üstelik ondan (Eroldan) bir parçayı taşırken gece yarısı icralık evimizden beni kapı dışarı ederken söylediği laf da şuydu:
"Ebru bana hayatı vadediyor peki ya sen? Sen bir hiçsin! Bana yük olmaktan başka hiçbir işe yaradığın yok. Şimdi al o karnındaki bebeğini de defol git buradan, daha fazla seninle olup zaman kaybedemem..!"
Şimdi ise gerçekten sefaletin tam ortasındayım. Bir zamanlar şiir yazan ellerim şimdi annemin ilaç parası ve bebeğimin sağlığı için çöplükleri karıştırıyor ve hurda topluyordu. Onları ise satıp para kazanıyordum. Üstelik parklardaki banklarda gecelerimi geçiriyor ve bir nebze olsun dinlenmeyi umut ediyordum. Halime acıyan 3-5 insansa gelip yemek bırakıyordu baş ucuma. Ben onlardan dahi utanıyordum.
Hayat beni bir kitabın son sayfası gibi koparıp bir kenara atmıştı; ama unuttukları bir şey vardı: kendi hikayemi hala ben yazıyordum ve yazmaya devam edecektim.
