İçeriğe geç

Güneşi beklerken~

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Güneşi beklerken~

Bölüm 1

Barut Kokulu Vedalar

Tarih atalım...

Savaş ne için var? Toprak için mi? Yoksa eğlencesine mi? Liderlerin korunması için o kadar askerin ölmesi, geride kalan ailelerin yıkılması gerek miydi? Belki şuan bunun angst olduğunu düşünüyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Bu geri dönüş gibi birşey aslında hafif kurgu. Bazen savaş zor olur iki taraf içinde. Askerlerin ve sivillerin hiç bir suçu yokken neden olan onlara oluyor? Bu dediklerim şuanki savaş içinde geçerli. Nedeni olmayan şeyler ardından neden bırakır hemde herkesin kafasında soru işareti bırakır ve bunlar bir savaşın izine benzer. Silinmez. Yas tutulur. Unutulmaz. Bazen ise sadece insanı öldürür.

Hem fiziksel olarak hemde zihinsel olarak öldürür.

BÖLÜM 1-Vedalar bazen sonsuzdur

Vedaları sonsuz yapan tek şey ölümdür...

Han Jisung'dan,

Önümde duran adama baktım, üzgündü aynı benim gibi. Çünkü o benimdi. Minho... Savaşa gitmesi gerekti. Geride sadece beni değil büyük bir boşluk bırakacaktı hayır... Bir de bebek... 8 aylık daha doğmamış bebeği... Bebeğini... Bebeğimizi..

Ben Han Jisung kısaca Jisung diyebilirsiniz. Bazen hayat kolay olmaz değil mi? Hele ki bu yüzyılda... Savaşlar... Bombalar... Şehitler...

Gözümden yaş geldi. Sesim beklediğimden titrek çıktı.

"Lütfen... Lütfen... Gitme kal.... Yalnız kalmak istemiyorum.... Birde sensiz..."

Siyah saçlı, gözleri sevgi dolu adam bana baktı. Yüzümü avuçladı, burnumun ucunu öptü. Sesi onunda titrekti, kendi isteği ile gitmiyordu

"Merak etme... Geri geleceğim... Yani umarım"

Dışarıdan onu bekleyen askerlerin sesi geldi

"Hadi artık! Bizi bekletiyorsun"

Gitmeden önce beni öptü sanki hiç olmayacakmış gibi. Kapıdan çıkarken bana bakmadı, o da biliyordu bakarsa bu işi zorlaştıracaktı. Elim karnıma gitti. Bebek tekme attı hafifçe. O da babasının gittiğini biliyordu. O küçücük can.. Günahsız daha...

Saatler gün, dakikalar saat, saniyeler dakika gibi geçiyordu. Yemek boğazımdan geçmez oldu. Su bile ama bebeğimiz içün kendimi zorluyorum. Güneş gittikçe alçalıyor, kendini karanlığa veriyordu. Aynı bizim gibi... Zorunda kaldığı için.

Yazardan

Karanlığın ve düşman askerlerinin hakim olduğu bir gece başladı. 2.dünya savaşı... Ölümler... Şehitler... Vatanlar... Zordu... Jisung o gece zor uyudu, kabuslar onu bırakmadı. Bazen karnı bulandı. Hamilelikte normaldi. Gece dışarıda huzur yoktu, hayvan yoktu, korkunç bir sessizlik vardı. Güneş ortalığı aydınlantsa da dinmedi. Sabah olduğu zaman Jisung uyandı ilk şafak ışıkları ile. 1 gün olmuştu bile. Üzgündü, yalnızdı. Nasıl ulaşabilir ki? Ulaşım ve iletişim kısa süreliğine gitmişti. Peki... Mektup? Jisung hemen kağıt kalem aldı ve yazmaya başladı. Hem eli hemde gözyaşları ile

"Tarih: Dışarıda bombaların susmadığı, kalbimin ise sadece senin için attığı o gün.

​"Sevgilim, Minho..."

​Bu kağıda dökülen her kelime, aslında senin gidişinle beraber içimde kopan o sessiz fırtınanın bir parçası. Ev o kadar sessiz ki Minho, bazen saatin tik takları bile canımı yakıyor. Her saniye, seni benden biraz daha uzaklaştırıyormuş gibi geliyor.

​Giriş kapısına bakamıyorum. Çıkarken bana bakmadığın o kapı, şimdi evimizin en karanlık yeri. Oysa sen benim güneşimdin. Şimdi güneşsiz bir dünyada, sadece senin "umarım" diyerek bıraktığın o incecik umuda tutunuyorum.

​Biliyor musun, bugün yine aynı şeyi düşündüm: Neden? Toprak için mi? Sınırlar için mi? Sırf birileri öyle istiyor diye, senin o sevgi dolu gözlerini benden, daha kokusunu bile içine çekemediğin bebeğimizden ayırmaya ne hakları vardı? Liderlerin güvenliği için binlerce canın feda edilmesi, hangi vicdana sığar? Bir bebeğin babasız kalma ihtimali, hangi zaferin bedeli olabilir ki?

​Küçüğümüz bugün çok hareketliydi. Sanki senin gidişinle o da erkenden büyümek zorunda kaldı. Elim karnımdayken ona hep seni anlatıyorum. "Baban bir kahraman," diyemiyorum ona Minho. Çünkü benim için kahramanlık, hayatta kalıp evine dönebilmektir. Savaşmak değil, sevdiklerini sarabilmektir.

​Lütfen, o gri gökyüzünün altında kendine dikkat et. Oradaki herkesin birer insan olduğunu, hepsinin senin gibi bekleyeni olduğunu unutma. Savaş seni sadece fiziksel olarak değil, ruhunla da öldürmesin. Zihnini diri tut, bizi düşün.

​Seni ve o bitmek bilmeyen umudumuzu bekliyorum.

​Senin Jisung'un."

Karşı komşumuza verdim mektubu bırakması için. Umarım kısa zamanda geri dönüş yapardı.

(Zaman ilerlemesi)

Minho gideli üç hafta olmuştu. 21 gün, 504 saat... Jisung için zaman artık akmıyordu; sadece ağırlaşıyordu. Yazdığı ilk mektubu göndereli çok olmuştu ama posta kutusu her sabah olduğu gibi yine sadece rüzgarla doluydu.

​Jisung, elini karnındaki belirginleşen sertliğin üzerine koydu. Bebeği artık daha güçlü tekmeler atıyordu, sanki o da dışarıdaki bu sağır edici sessizliğe isyan ediyordu.

​"Baban bizi unutmadı küçüğüm," diye fısıldadı boş odaya. Sesi, rutubetli duvarlarda yankılanıp geri döndü. "Sadece... Sadece postalar bazen yavaşlar, değil mi? Savaş varken yollar kapanır..."

​Kendi yalanına inanmak istiyordu ama zihni ona Victor Hugo’nun o karanlık satırlarını hatırlatıyordu: Savaşın olduğu yerde zaman, bir celladın ipi kadar gergin ve insafsızdır.

​Her sabah sokağın başındaki postacı göründüğünde nefesini tutuyordu. Postacı yaklaşıyor, yan komşunun kapısına bir kağıt bırakıyor ve Jisung’un kapısının önünden, sanki orada kimse yaşamıyormuş gibi geçip gidiyordu. O anlarda Jisung, fiziksel bir kurşun yemiş gibi sarsılıyordu. Cevapsız kalan her mektup, zihninde Minho’yu biraz daha "öldürüyordu."

​"Eğer hayattaysa neden yazmıyor? Eğer yazıyorsa, mektupları nerede ölüyor?"

​Toprak için savaşanlar, bir kağıt parçasının bir insan için ne kadar hayati olduğunu asla anlamayacaklardı. Çok süre geçmeden kulakları geberten bir siren çaldı. Acil durum sireni. Dışarıda sirenler acı acı çalarken Jisung, cevap gelmemiş mektuplarının üzerinde duran kalemini bıraktı. Herkes kaçışıyordu. O ise ağırlaşmış bedeniyle, her adımda canı yanarak merdivenlere yöneldi. Sığınak soğuktu, rutubet kokuyordu ve en kötüsü de korku kokuyordu.

​Yanındaki yaşlı bir kadın ağlıyordu. Karşıda küçük bir çocuk, babasının nerede olduğunu soruyordu. Jisung elini karnına, bebeğinin üzerine siper etti. O an şunu fark etti:

​"Buradaki hiç kimse o kararları vermedi. Buradaki hiç kimse bu savaşı istemedi. Ama şimdi hepimiz yerin altında, sanki suçluymuşuz gibi gün ışığından saklanıyoruz."

​O meşhur "Bir İdam Mahkumunun Son Günü"ndeki o dar hücre hissi gibi... Sığınak da aslında masumların hücresi olmuştu. Jisung tam o anda, cebindeki boş kağıda Minho'ya gelmeyecek olan o ikinci mektubun ilk cümlesini karaladı:

​"Minho, bugün bizi yerin altına gömdüler. Henüz ölmedik ama güneşin nerede olduğunu unuttuk."

Sığınağın o boğucu havasında, bir köşeden cızırtılı bir radyo sesi yükseldi. Spikerin sesi mekanik ve soğuktu; barış görüşmelerinden, "belki" yakında bitecek olan operasyonlardan bahsediyordu. Sığınaktaki herkes bir anlığına nefesini tuttu. "Bitiyor mu?" fısıltıları rutubetli duvarlarda dolaşmaya başladı.

​Jisung, elini karnına koyup gözlerini kapattı. Lütfen, diye geçirdi içinden. Sadece bir gün daha dayan Minho, sadece bir gün... Güneş doğana kadar hayatta kal.

​Ancak umut, bu yüzyılda camdan bir oyuncak kadar kırılgandı.

​Spiker tam barış ihtimalinden bahsederken, sığınağın tavanı öyle bir gürültüyle sarsıldı ki, sanki gökyüzü yere inmişti. Yakınlara düşen dev bir bombanın basıncı, sığınaktaki tek tük yanan lambaları patlattı. Birkaç saniye süren zifiri karanlık, yerini toz bulutuna ve kulak tırmalayan çığlıklara bıraktı.

​Jisung, sarsıntıyla beraber dizlerinin üzerine düştü. İki büklüm oldu, kollarını karnının üzerine bir kalkan gibi sardı. Etrafındaki insanlar panikle çıkışa koşarken, o sadece kendi bedenine hapsolmuş gibiydi.

​"Korkma..." diye fısıldadı karanlığa doğru. Sesi kendi kulağına bile ulaşmıyordu. "Korkma küçüğüm, ben buradayım. Baban da orada... Bir yerlerde..."

​Tam o sırada, belinden karnına doğru keskin, bıçak gibi bir sancı saplandı. Jisung’un gözleri fal taşı gibi açıldı. Savaşın gürültüsü bir anda uzaklaştı, sadece kendi kalp atışını ve o korkutucu sancıyı duymaya başladı.

​Vakit geliyordu. Ama ne Minho vardı, ne de güneş...

Beklenen Haber mi, Bitmeyen Yas mı?

​Sığınaktaki toz bulutu yavaş yavaş dağılırken, Jisung tutunacak bir duvar aradı. Belindeki o sarsıcı sancı, bebeğin "ben geliyorum" deme şekliydi; ama yanlış zamandı, çok yanlış bir mekandı. Tam o esnada, sığınağın kapısında elinde bir listeyle duran, üniforması toz içinde kalmış genç bir asker belirdi.

​"İsim listesi geldi!" diye bağırdı asker, sesi titriyordu. "3. Piyade Birliği'nden haber var!"

​Jisung’un kalbi boğazında atmaya başladı. Minho’nun birliği... Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama elini duvara sertçe bastırarak ayakta kalmaya çalıştı. Kalabalık askerin etrafına doluştu; feryatlar, dualar, hıçkırıklar birbirine karıştı. Jisung ise sadece sustu. Victor Hugo’nun o idam mahkumu gibi, kendi infaz kararını bekleyen bir sessizliğe büründü.

​"Lee Minho!" diye bağırdı asker.

​Jisung nefesini tuttu. Dünya o an durdu. Bombalar sustu, sirenler kesildi, sadece o askerin ağzından çıkacak olan o tek kelimeye odaklandı.

​"Lee Minho... Birliği pusuya düşürüldü. Bölge ağır ateş altında, iletişim tamamen kesildi. Kayıp olarak kayda geçildi."

​Kayıp.

​Ölümden daha ağır bir kelimeydi bu. Bir veda bile edememek, nerede olduğunu bilememek... Jisung o an ne sancısını hissetti ne de çevresindeki toz bulutunu. Zihni, Minho’nun giderkenki o "Umarım" diyen titrek sesine takılıp kaldı.

​Gözyaşları, yüzündeki tozlara karışarak süzüldü. Eli karnına gitti. Bebeği içeriden bir kez daha tekmeledi; sanki babasının adını duymuş, o da "nerede?" diye soruyordu.

1.bölümün sonu

(beğendim bennn sizz)

-Leblebi

Bölüm sonu

17 yorum