Kasabaya girdiğim ilk anda fark ettiğim şey sıcaklıktı. Camı biraz araladığım halde arabanın içindeki klima havasıyla dışarıdaki sıcak hava arasında büyük bir fark vardı. Dışarıdan içeriye dolan tuz, yosun, deniz ve güneş-evet güneşin resmen kokusunu alıyordum- kokusu bir yandan hoşuma giderken bir yandan da rahatsız ediyordu. Eskiden yaşadığım kasabada hep kış mevsimini yaşardık. Burada hep yaz olacaktı. Burnuma yanmış asfalt kokusu gelince içime çektim. Benzin, ıslak toprak, deniz taşları ve muhabbetkuşu tüyleri sevdiğim en garip kokulara sahipti. Parfüm veya esans kokularını hiç sevmezdim.
Nornalde bu kadar sıcak havadan nefret ederdim. Ama burası farklıydı. Hissiyatı çok ilginç bir uğursuzlukla doluydu. Nasıl tarif edeceğimden emin olamadığım bu his beni heyecanlandırmıştı.
Yolun iki tarafında palmiyeler, yemyeşil ağaçlar ve rengarenk çiçeklerle çevrili pastel renkli evler vardı. Bazılarının önünde bisikletler, bazılarında ise sallanan sandalyeler duruyordu. Uzakta denizi görmüştüm ama şuan henüz manzarama dahil olmamıştı. Güneşin altında öyle bir parlıyordu ki gözlerimi kısarak zar zor bakabilmiştim.
Anna Maria'nın internetteki fotoğraflardan bile daha güzel olduğunu itiraf etmeliydim. En güzel kış kartpostallarını geride bırakacak türden olan Silverton bile mevsimini bu kadar iyi yansıtamazdı.
Sorun da fazla güzel olmasıydı. Bir yerin bu kadar güzel olması bana fazla şüpheli geliyordu.
Arabamız yavaşlayıp sahile yakın, sakin bir sokağa girdi. Denize ne kadar yakın olduğumuzu görünce sevinçten havaya uçacaktım neredeyse. Evler birbirine yakın ve benzerdi ama olabilecek en güzel şekli seçtikleri için bunun önemi yoktu. Evimin önünde durduğumuzda arabadan inip sürücüye kartımı verdim ve okutup geri aldım. Çok güler yüzlü hoş bir kadındı. Yolda sevgilisiyle konuştuğu anlara şahit olmuştum ve çok tatlılardı.
Kadın gidip arkamı döner dönmez eve baktım. "Vay canına." Bunu istemeden söylemiştim. Ev gerçekten çok güzeldi. Beyaz dış cephe, geniş ön veranda ve denize bakan büyük pencereler. Bahöenin etrafında birkaç palmiye ve rengarenk çiçek vardı. Arka taraftan denizin sesi bile duyuluyordu. Eşyalarım az olduğu için ebeveyn yatak odasını seçip yerleşmek zor olmamıştı. İki yatak odası daha vardı ve evin tamamı eşyalıydı. Mutfak hariç, mutfak için alışveriş yapmam gerekiyordu ve ben geliş yolunda nerdeyse hiç market görmediğimi hatırladım. Salon çok büyüktü ve bir televizyonu vardı. Açık renkli koltuklar, ahşap zemin, bohem tarzını en ufak ayrıntısına kadar gösteriyordu resmen. Mutfağa girip orayı da bir inceledim ve cam kapıdan dışarı çıktım. Arka bahçeden deniz görünüyordu. Bir süre öylece durdum.
"Burada yaşayacağım." Bu cümleyi kendi kendime söyleyince ilk defa garip hissetmemiştim. Daha dün eski evimdeydim. Bugün ise bambaşka bir eyalette, bambaşka bir evdeydim. Üstelik yarın okul vardı. Yarım gün gidecektim. Harika, yani yeni bir kasaba, yeni ve harika bir ev, yeni okul, yeni arkadaşlar falan, çok iyiydi ya. Aslında eski yerde hiç arkadaşım yoktu. Yani burada arkadaş edinirsem eğer yeni arkadaş değil sadece arkadaş olurlardı. On altı yaşında olup yeni bir okula başlamanın daha güzel bir versiyonu var mıydı bilmiyorum.
Valizimi boşaltmayı bitirip katladım ve yatağımın altına ittirdim. Her yerin temiz olması ayrı güzeldi. Tekrar aşağı indim. Güneş öyle bir tepeme vuruyordu ki denizden gelen ferah kokular ve serin hava dahi sıcaklığı azaltmıyordu. Sahile doğru yürüdüm. Kasabanın en güzel yanı her şey birbirine yok yakın olsa da şehirdeki gibi gürültü ve kalabalık yoktu. Bisiklet süren insanlar, köpeklerini gezdirenler, dondurma yiyen çocuklar. Herkes birbirini tanıyor gibiydi ki herhalde öyle olacaktı. Kimse bana yabancı olduğumu belli edercesine dik dik bakmadığı için şanslıydım. Ben de küçük bir kasabada büyümüştüm ve yerlilerle zıtlaşmamam, kendimi sevdirmem gerektiğini biliyordum. Tanıdığım, bildiğim insanların olduğu bir yerde yaşarken aniden yabancılarla dolu bir yere tek başıma gelince az da olsa kötü hissetmiştim ama düşündüğüm kadar olmadığı için sorun değildi.
"Sen yeni misin?" Dönüp iki kızın bana baktığını gördüm. Biri açık kahverengi uzun ve kıvırcık ile dalgalı arasında bir saç modeli olan uzun boylu bir kızdı. Diğeriyse koyu kumral, hafif buğday tenli ve siyah uzun kirpikliydi. Kıvırcık olanın gamzeleri gözüme takılınca gülümsedim ve "Ah evet, daha yeni geldim evim hemen şurada. Siz buralısınız herhalde değil mi?" dedim. Çok güzel bir gülümsemesi vardı. Umarım iyi anlaşır ve arkadaş oluruz yoksa ağlayacağım bu fırsatı kaçırdığım için. "Ben Jasmine." dedi gamzeli bu sefer. Diğer kız da gülümsedi ve "Ben de Payton." dedi elini kaldırarak. Gülümsemeye devam ettim ve "Adım Ophelia, memnun oldum kızlar."
"Ophelia..." dedi Jasmine duraksayarak. "İsmin güzelmiş." "Teşekkürler, seninki de güzel, Yasemin çiçeği demekti sanırım." "Ah evet, nerden bildin? Dicem ama normaldir evet." "Yeni geldiğin çok belli. Bembeyazsın hala." dedi Payton araya girerek. "Burada yabancı birini görünce hemen tanırız. Kasaba harika bir tatil cennetidir ama yine de fazla turist gelmiyor." dedi Jasmine. Kafamı salladım. "Sizin için çok iyi. Buralarda hiç misafirhane veya otel yok. Turistler geliyor olsa etrafta kalabalık yapıp sorun çıkarmaktan başka bir işe yaramazdı."
İkisi birbirine bakıp onay veren sesler çıkardılar. "Haklısın gerçekten. Az insan olması çok daha rahat ve huzurlu." dedi Jasmine. "Okula da yarın başlıyorsun değil mi?" dedi Payton gözlerini kısarak. Rüzgar durduğu yönden yüzüne vurduğu için rahatsız olmuştu. Önünü kapatmak için sırtımı rüzgara vererek yana geçtim ve rahatlamıştı. Yüzünde beklenmedik jestime karşılık bir minnet ifadesi belirdi. "Evet, yarım gün oluyormuş burada." dedim ve Jasmine arkama odaklanıp tekrar bana dönerken cevapladı. "Evet, derslikler çok az ve eğlencelidir. Okul binası senin evine uzak ama." Uzak dediği sadece kasabanın doğu tarafıydı ve iki kilometre bile değildi. Silverton buranın yanında bildiğimiz şehir gibiydi.
Arkamdan birinin yaklaştığını hissedip arkamı döndüm ve bir başka gamzeli, kıvırcık kumral saçlı ve Jasmine'den daha uzun oğlan bana doğru geliyordu.
"James!" dedi Jasmine ve ikilinin ifadesi gelenin tanıdık ve alışıldık biri olduğunu hissettirdi. "Kardeşin mi?" dedim ve Jasmine başını salladı. "Evet, ikiziz." "Çok benziyorsunuz." dedim ve Payton araya girerek "Sen birde Jasmine'in ablasını gör. Bir ablası daha var ama Peach ve Jasmine ikiz değil klon gibiler." dedi. Demek iki ablası daha var ve birinin adı Peach. Ve bu abla Jasmine'e çok benziyor. James bir kaç adımlık mesafe kalınca durdu. Çok yavaş yürüyordu. Kızlara bir şey diyecekken bir anda durdu. Gözleri doğrudan bana kitlendi. Daha ilk saniyeden durumun garipliği üstüne de kızların susması beni rahatsız etmişti. İstemsizce bende ona baktım ve bir süre sonra kendine gelmiş gibi gözlerini başka tarafa çevirdi. Jasmine ve Payton'ın bakışları ona kaydı. Sonra birbirlerine baktılar. Aralarında sessiz, garip bir şey geçmiş gibiydi. Ben kaşlarımı hafifçe çattım ve "Bir sorun mu var?" dedim. "Hayır, hayır bir şey yok, sadece, şey, bir mesele varda aramızda seninle ilgili değil. James hadi sen eve git." dedi Jasmine aniden. Umarım aynı dediği gibi benle alakalı değildir ki hiç öyle zannetmiyorum çünkü bayağı rahatsız ediciydi. Payton rahatsız olmuş bir gülümsemeyle "James bazen tuhaf davranır." dedi. "Hey!" dedi James birden ve dikkatim dağınık olduğu içib çok yüksek olmayan sesi yüzünden yerimde sıçradım. "Ne?" dedim çünkü bana bakıyordu. "Ben gayet normalim." dedi bu sefer düz bir tonda. "Bu pek iyi bir ilk karşılaşma değildi. Başka zaman tekrar konuşup düzeltiriz ne dersin?" dedim ve üçünün yüzü de birden parladı. En iyi yaptığım şey insanları rahatlatmak ve kriz anlarında çözüm bulmaktır. "Evet, lütfen, yarın okuldan sonra akşamüstü sahilde ateş yakacağız. Sen de gel, hepimizle tanışırsın." dedi James ve kafamı salladım. "Çok isterim, ben hep buralarda olacağım. Şimdi eve gitsem iyi olur güneş kafamı yakıyor." dedim çünkü cidden kafam cayır cayır yanıyordu.
"Şimdiden tekrar deneyelim. Ben James." "Ophelia. Memnun oldum James." dedim ve içten yanağımı ısırdım çünkü ismini garip bir imayla söylemiştim. "İsimleriniz benzermiş ama sanki seninki için pek çabalamamışlar." dedim bu sefer de isminin kötü olduğunu ima etmiştim. Ama bozulmuş gibi durmadı. "Annemizin hayal gücü kızlarda sınırlı kalmıştı." dedi gülerek. "Ya babanız?" Hayır hayır hayır konuştukça batıyorum susmam lazım! "Ah hayır üzgünüm, ben, sormamam lazımdı." diyerek toparlamaya çalışırken Jasmine gülerek araya girdi. "Ah sakin ol canım merak etme babamız da annemiz de gayet iyi. İsimlerimizi annem koymuş o yüzden öyle dedi." Büyük bir rahatlama ile nefes verip zorla gülümsedim. "Ah tamam o halde." Payton kahkaha attı ve bende gülmeye başladım. Garipliklere rağmen ortam kısa sürede normale döndü.
Bir süre sahil, okul ve masabadaki yerler hakkında konuştuk. Marketin yolunu tarif ettiler. Denize girmeye karar verince gidip üstümü değiştirdim ve geri geldiğinde herkes oradaydı. Ayağımı ilk soktuğum anda gülümsedim. "Güzelmiş." "Demiştik." dedi Payton ve koşarak derin taraflara gitti. Jasmine bana yakın duruyordu. Bir süre yüzdük, sohbet ettik ve su savaşı yaptık. James de bize katıldı ama hiç konuşmadı. Diğerleri kadar konuşkan olmasa da bana garip garip bakmadığı için sorun yoktu. Ya da ben onun bakışlarını fark etmemeye çalışıyordum. Güneş yavaş yavaş açılmaya başladığında sudan çıktık. Kumlara oturup bir süre denizi izledik. Anna Maria gerçekten güzeldi. Belki de burada yaşamayı sevebilirdim. Tam bunu düşünürken içime bir ürperti geldi. Biri beni izliyormuş hissi. Arkama baktım, kimseler yoktu. Sadece evler, ağaçlar ve kumsal. "Ne oldu?" dedi Jasmine ve lna bakmadan cevapladım. "Hiç." Ayağa kalktım ve benimle beraber kalktı. "Ben eve dönüyorum size iyi eğlenceler." dedim ve yerine geri otururkdn cevap verdi. "Yarın okulda görüşürüz."
Eve doğru kısa bir yürüyüşe başladım. Güneş batmak üzereydi. Sokaklar turuncu bir ışığa bürünmüştü. Her şey sakin, güzel ve huzurlu görünüyordu. Ama içimdeki takip edilme hissi hiç geçmiyordu. Sanki yüzünü göstermeyi bekleyen bir tehlikenin varlığını seziyordum. Daha ilk günümden hiç hoş olaylar yaşamamıştım ama yapacak bir şey yoktu.